Sıraselviler’den hızla yürüdüm, eski Alman Hastanesi olan binanın köşesine geldim, bu binalarda ben çocukken Alman rahibeler hemşirelik yaparlardı. O uzun siyah cübbeleriyle yaşlı rahibe kadınlara bu sokakta rastlardım. Sakin, yavaş adımlarla yürürlerdi, yüzlerinde bir gülümseme, bu dünyada olmama hali… Alman Protestan Kiliseleri topluluğunun çabalarıyla 1846 yılına kurulmuş Alman Hastanesi, önceleri İstanbul’a gelen Alman denizcileri, yoksul Almanları tedavi ederken, İstanbul halkı da tedavi için gelmeye başlamış, Kırım Savaşı’nda hasta sayısı artınca şimdiki yerine taşınmış hastane. 1874’de at nalı şeklinde dizilmiş üç binadan oluşuyormuş. I.Dünya Savaşı sırasında (1914-1918) Almanya’dan hekimler getirilmiş, Türk ve Alman askerler tedavi edilmiş.

I.Dünya Savaşının bitiminde imzalanan mütarekename uyarınca bütün Alman ve Avusturyalılar İstanbul’u terk etmişler ve hastanede İngiliz hekim ve hemşireler çalışmaya başlamış, 1925-1928 yıllarında da hastaneyi Amerikalılar kullanmıştır. Kaiserwerth rahibe hemşireleri ancak 1931’de Alman Hastanesine geri gelmişler. Güvenilir hastaneydi, teyzem oğlu Can’ı burada doğurmuştu, Kayınpederim kalp ameliyatı olmuştu. Avlusunda çok oturmuşluğum vardır.

Sonra bir gün aniden koskoca hastane boşaltıldı, uzun süre hayalet binaydı. Şimdilerde üniversite merkezi olmuş.

Tıpkı anneannemle yaptığımız gibi sokaktan düz gidip sola sapacağım, yaşlı Rum madamlar, rahibeler gibi bir gün aniden çekip gittiler, Ya Hofmann… Kumrulu Sokak’a giden merdivenlerin başında bizim için bir hazine dükkânıdır.

“Yine mi lastik istiyorsunuz?”

Düğmeler, kolonyalar, çoraplar, danteller, mendiller arasında şişman tuhafiyeci zorlukla üst rafta ki yassı lastiklerde çıkarken hep söylenirdi. Dudaklarını büzünce incecik bıyığının daha da komik olduğunu düşünür ama kızdırmamak için ciddiyetimizi korumaya çalışırdık.

Ankara’da bizim mahallede lastikle oynanan bu oyuna “çin çan” derdik, Cihangir’de sadece “lastik” diyorlardı. Anneannem kapıcının kızı ve arkadaşları ile dışarıda lastik oynamamı pek uygun bulmaz. Üst kattaki; benden büyük, sıkıcı kızla evde oynamamı isterdi ama ben bir yolunu bulup sokağa atardım kendimi.

12 Mart sonrası babam devlet memuriyetinden istifa edip İstanbul’da özel sektörde çalışmaya başlayacak diye senenin ortasında aniden okul değiştirmiştim. Annem İstanbul’a geri dönmeye can attığından önce benim okul sorunum çözülmüştü.

Yeni emekli olan anneannemin Cihangir’de Kumrulu Sokak’taki evine çok yakın Cihangir İlkokuluna 2. sınıfa nakledilmiştim. Yeni okul bizim sokağın sonunda deniz manzaralı, sokaktaki kâgir ve ahşap binalarla hiç uyumlu olmayan, hantal, beton bir okul binasıydı. Bizim apartmandaki hanımlar bu okul yapıldığından beri Beyazıt Kulesini evden göremedikleri için şikâyet ederlerdi. O dönem çok önemli Beyazıt Kulesi, ışıklarına bakıp hava durumu öğreniliyordu. Mavi ise hava açık, yeşil yağmur, sarı sis, kırmızı kar demekti.

Geçenlerde Selim İleri’nin anılarında okudum, 5 yaşından 17 yaşına kadar Kumrulu Sokakta oturmuş. Şöyle yazmış anılarına “Kumrulu Yokuş Sokağı’nda bir apartmanın gün ışığı pek görmeyen katında ünlü ressam Zeki Faik İzer otururdu. O evin önünden geçerken hep onun yaptığı resimler, tuvaller ve o yağlı boya kokusunu bütün hayatım boyunca düşündüm. Onları görmek, benim sanatla ilk karşılaşamam diyebilirim. Bir de karşımızda konservatuarda öğretim üyesi ve devlet korosunda şarkı söyleyen Nebahat Yedibaş diye bir hanım vardı. Ona Hamiyet Yüceses gibi devrin ünlü ses sanatçıları gelirdi. Hamiyet Yüceses’in beyaz Mercedes’i vardı. O zamanlar kimsede araba olmadığı için onun mahalleye gelişi çok büyük bir olay olurdu. Sanatla ilgili öyle bir dünyayı da gördüm.

Cihangir’den Sarayburnu Tablosunu gördüğümde Kumrulu Yokuşu’ndan bakılarak yapılmış bu resim demiştim, biraz araştırınca Zeki Faik İzler’in Nurullah Berk, Zühtü Müridoğlu, Elif Naci ile birlikte, D grubunu Kumrulu Sokak’ta Yavuz Apartmanı’nın 5 numaralı dairesinde kurmuş olduğunu bulmuştum. Yağlı boya ve tuvalleri ben hatırlamıyorum ama kaç kere geçmişimdir Yavuz Apartmanın önünden.

Anılara dalınca sokakları karıştırdığımı fark ediyorum, dönemeçte tereddüt ediyorum. Sol yana mı sapmalıyım? Sağa aşağıya yokuştan aşağıya mı inmeliyim?

Olmadı merdivenleri bulamadım. Bunca yıl sonra Hofmann tuhafiyeyi bulabileceğimi zaten ummuyordum bile.

Ve önüme çıkan ilk adama sordum,

“Cihangir Camii nerede?”

“Hangi camii?” dedi adam.

Soru beni şaşırtmıştı. Başka camii de mi vardı?

“Tarihi, denize yakın olanı,” dedim

“Düz devam et.”

Yani sağa aşağıya gidecektim.

Az bir yürüyüş sonrası camii olanca zerafetiyle belirdi.

Cihangir Camii’nin bulunduğu nokta tarih boyunca ibadet yeri olarak kullanılmış. Önceleri pagan tapınağı varmış, daha sonra Bizans manastırı kurulmuş. 1559′da Kanuni ölen oğlu Şehzade Cihangir için Mimar Sinan’a küçük, tek minareli, ahşap bir camiyi yaptırmış. Şehzade Cihangir Hürrem Sultan ve Kanuni Süleyman’ın oğlu. Hakkında çok bilgi yok, en iyi bilgi Venediklilerce yazılmış. Venedik baylosunun kayıtlarına göre doğuştan kambur ve çok kısa boylu olduğundan babası ve abileri gibi cengâver değil, tahta geçmeyi de yine sağlık sorunları nedeniyle hiç düşünmemiş, babasının Amasya Valisi olması isteğini de kabul etmemiş. Haremi de yok. Fiziki yapısı nedeniyle çok içine kapalı ve Zarifi mahlasıyla şiirler yazıyor. Kanuni ile düzenli ava gidiyor, onun sırdaşı, dert ortağı. Bir çok kaynak Cihangir’in çok sevdiği abisi Şehzade Mustafa’nın babası tarafından boğdurulmasına dayanamayıp bir süre sonra daha 24 yaşındayken Halep’te vefat ettiğini yazıyor. Kanuni Sultan Süleyman oğlunun ölümüne çok üzülüyor ve onun adına Cihangir mahallesini kuruyor. Bülent Ecevit asırlar sonra Şehzade Mustafa’nın ağzından şöyle seslenmiş Şehzade Cihangir’e,

iki büyük suçumuz var

seninle benim Cihangir

biri sevmek biri sevilmek

bunca büyük suçlarla

padişah olunmaz

biz insanız Cihangir

bizden tahtlara han olmaz

sıcağına bak yüreğimizin

aktıkça gözlerden gözlere

nasıl eritir birbirini

tahtların karlı doruğunda

Venedik kayıtları vebadan öldü dese de gönlümüzde o abisinin ölümüne dayanamayıp ölen şair Zarifi. Kaderinden herhalde Cihangir cami depremde yıkılmış, daha sonra yerine yapılan camilerde yangınlarda yanmış.

Şu andaki cami II. Abdülhamid tarafından yenilen cami olup, kubbeleri, kemerleri, üstü süslü yelpaze pencereleri ile çok zarif. Duvara bitişik süslü bir çeşmesi de var. Pencereler cami iç mekânını çok aydınlık hale getiriyor. Hazirede tekke şeyhi Hasan Cihangiri yatmakta. Doğu duvarında bir sarnıç ve kuzey duvarında bir mermer levha üzerinde kabartma işi yer alıyor.

Avluda denize nazır oturuyorum bir süre. Bence en iyi boğaz manzarası bu caminin avlusundan görünür. Evliya Çelebi eserlerinde o dönem İstanbulu’nun tamamının net görüldüğü bu camiye “Cihannüma’’ demiş.

Elimle koymuş gibi buluyorum Deniz Apartmanı, Kumru Apartmanı, Martı Apartmanı. Merdivenler de oradaydı. Evin karşısında pisi pisi otları topladığımız, otlardan düdük yaptığımız taş duvarlarla çevrili boş arsa, yanmış, yıkık ev bile yerli yerindeydi.

Eski evimize bakarken anneannemin sesi kulaklarımda, doğma büyüme Cihangirli anneannem. Bu sokakta Martı Apartmanı’nın yerine olan ahşap bir evde dünyaya gelmiş, sonra Kabataş Setüstü’nde üç katlı bir ahşap binaya taşınmışlar tüm aile. Babası Girit’e sürgün edilince o evden çıkıp Kazancı Yokuşu’na gelmiş aileden kalanlar.

Kazancı Yokuşu’nda yeni inşaatlar nedeniyle manzara kapanıp, kulüpçüler, gayler gelince daha yukarıya Kumrulu Sokak’a taşınmışlar. Dedem balkonda deniz ve Topkapı Sarayı’na karşı çilingir sofrasını kurar o çok sevdiği mısraları mırıldanırdı.

Git bu mevsimde, gurup vakti, Cihangir’den bak!

Bir zaman kendini karşındaki rü’yâya bırak!

Başkadır çünkü bu akşam bütün akşamlardan;

Güneşin vehmi saraylar yaratır camlardan;

Anneannemlerin zamanın da sanatçılar vardı, alt katlardan birinde Atıf Yılmaz otururdu. Hâkim emeklisi anneannem film seyretmeyi çok sevse de bu sinemacı komşuları, kalabalık davetlerini sevmezdi. Teyzem Türkan Şoray’ı görmüştü bir gün apartman girişinde, ben göremediğime çok üzülmüştüm.

Yavaş yavaş merdiveni tekrar çıkarak Taksim meydanına doğru yola koyuluyorum.

Babam son anda istifa etmekten vazgeçince annemin İstanbul’a yeniden gelme düşü de gerçekleşememiş, ben de ikinci yarıyı Cihangir İlkokulunda tamamlayıp, Ankara’ya bir sonraki sene dönmüştüm.

Anneannemde kaldığım o bahar Sıraselviler’den yürüyüp İstiklal’e çıkmayı çok severdik. Yeni Melek ve Emek sinemalarına gider, Vakko’nun, Bon Marşe’nin vitrinlerine bakardık. Eve dönerken de meydanda köşedeki hep Ankara Pazarı’na uğrardık. Şnitzel almasını istediğimi hatırlıyorum anneannemin en çok. Şnitzel şimdiki gibi hazır ve paketli değil, reyonda galeta ununa bulanmış, beklerdi müşterilerini. Biftek ve rostonun yanında.

Ne tuhaf Ankara’da Ankara Pazarı yoktu. Kızılay’da büyük Gima’ya giderdik. Yürüyen merdivenine hayrandım. Ankara’da çocuk hafızalarında hala Gima var mı?

Ankara Pazarı’nın yerinde yeller esiyor, Taksim o kadar çok değişti ki artık ne ne zaman yıkıldı, yerine ne yapıldı karıştırıyorum. İlk AKM yanarken İstanbul’daydım küçüktüm, alevleri bizim evden görmüştük. İkinci AKM yıkıldı, gitti anılarımız toz duman içinde. Emek yok. Narmanlı Han restorasyondan sonra kremalı pasta gibi bir şeye dönüştü. Mor Salkımlar, kedileri yok artık. Narmanlı Han’ın eski sakini, bu sene Atölyede tüm eserlerini okuduğumuz Ahmet Hamdi’nin şu cümleleri hep geçerli bu kent için sanırım:

İstanbul mahalleleri yirmi, otuz senede bir çehre değiştire değiştire yaşar ve günün birinde park, bulvar, yol, sadece yangın yeri, “hali arsa” geleceğe ait çok zengin ve iç açıcı bir proje olmak üzere birden bire kaybolurlardı.

Işın Güner Tuzcular