– Hep bu siyah yırtık jean ve siyah t-shirt! Dolabın ağzına kadar dolu. Bari bugün bir etek, bluz falan giyseydin?

– Rahat ediyorum böyle anneciğim, hem sadece kahve içeceğiz.

– Makyaj da yapmamışsın, artık hiç bakmıyorsun kendine…

Viyana’dan döndükten sonra dememişti annem ama kelimeler dudaklarının ucundaydı. Dünyanın tepesinden düşmek, belki de en can acıtıcısı buydu. Emir’in hastane odasına gözlerini ellerimden kaçırması ya da artık piyano çalamıyor oluşum değil.

– Gitmesem mi bu buluşmaya? Tanımadığım biriyle ne konuşacağım ben?

Annem telaşlandı;

“Kâmuran Hanım çok eski ahbabımız, o uygun gördüyse itiraz etme. Hem davete icabet etmemek şık olmaz.”

Annem yıllar sonra eski komşusu Kâmuran Hanım’la yeniden görüşmeye başlamıştı. Beraber eski arkadaşlarını da bulmuşlardı ve kendi tabiriyle “cemiyet hayatına” yeniden dönmüştü, çok mutlu olduğu için itiraz da edemiyordum.

“Bir paşa torunu varmış, Kâmuran Hanımın tanıdığı, kibar, görgülü. Sizi birbirinize çok yakıştırmış” demişti, arkadaşlarıyla yediği bir yemekten eve döndüğünde.

“Fotoğrafını verdi Kâmuran Hanım, o seni bulacak,”

Hangi fotoğrafımı? Uzun süredir aynalardan kaçtığım gibi aile fotoğraflarından, arkadaşlarla kafelerde selfilerden… Hepsinden kaçıyordum, üstelik geçen ay saçımı kısacık kestirmiş ve kâküllerimi yeşile boyatmıştım. Yeni resmim yok ki…

Annemin kıyafetimi değiştirmek istediği her halinden belliydi ve erken olmasına rağmen kendimi dışarı attım. Gece neredeyse hiç uyumamıştım, gözlerimi acıttı güneş. Kara, yuvarlak güneş gözlüklerimi taktım hemen. İstemesem de gözüm bir mağaza vitrinindeki yansımama takıldı. Gotik kızlar gibi görünüyordum.

Buluşma noktamıza da çok önce gelip, oturdum tabi. Rumeli Caddesi üstünde yeni açılmış bir kafeydi. Işıl ışıl, fazla süslü bir mekândı, yavruağzı sandalyeler, limon yeşili masalar, renk renk yastıklar. Kara kıyafetim, kara gözlüklerimle bu mekâna o kadar yabancıydım ki. Kim seçmişti burayı buluşmamız için acaba, paşa torunu mu? Paşa da kaldı sanki bu devirde. Ya randevuya erken gelmiş olmama ne demeli? Umutsuz bir durumdu.

– Nilgün Hanım iyi günler.

Ses tonunu etkileyiciydi. Başımı kaldırdım. Alnı biraz açık, kumral, uzun zayıf bir adam. Ütülü keten pantolonu, beyaz gömleği, gümüş saplı bastonu ile tam bir paşa torunu. Elinde tuttuğu bir demet sümbülü uzatırken baştan aşağıya süzüyor beni. Ela gözleri soğuk mu bakıyor?

– Mehmet Fuat Bey?

Rengârenk minderlere çevrili koltuğa oturup, ne içersiniz diye soruyor.

Amerikano söylüyorum, o da cappucino.

“Değişik bir mekân, sizin seçebileceğiniz bir yere pek benzemiyor doğrusu” diyor kahvesini yudumlarken…

Cıvıl cıvıl, rengârenk, kokoş bir mekânı seçmem tabi, aklımın ucundan bile geçmez ama onun bu lafı da sinirime dokunuyor.

“Niye? Hep kahvemi burada içerim ben. Bayılıyorum dekora…”

Kaşını hafif kaldırıyor, kahvesini içerken beni tekrar süzüyor. Burası çok mu sıcak oldu birden bire?

Kibar ama mesafeli birkaç nezaket cümlesiyle havadan sudan bir konuşma tutuk da olsa devam ediyor aramızda. Kahveler bitince “dersim var” deyip aceleyle çıkıyorum kafeden.

Annemi arayıp, kötü bir randevu geçirdiğimi, o fazla kibar, suratsız adamla beni nasıl yakıştırdıklarını anlayamadığımı söylüyorum ve Maçka parkında uzun bir yürüyüş sonrası sakinleşip eve döndüğümde Kâmuran Hanımla annemin konuşmasına kulak misafiri oluyorum.

 – Kızım beyefendiyi pek beklediği gibi bulamamış Kâmuran Hanımcığım. Fazla kibar. Bir de af buyurun, suratsız dedi. O da Nilgün’ü mü beğenmemiş. Zor tanımış diyorsunuz, hâlbuki sadece iki senelik o fotoğraf.

– O saçları evet tuhaf biraz, bir de daha hanım hanımcık, şık bir şeyler giymesini söylemiştim ama dinlemedi beni, pek bir bıraktı kendini bu aralar. İçine kapandı maalesef. Viyana’dan döndüğünden beri çok farklı. Endişe ediyorum onun için.

Beğenilmediğimi duymak sinirlendirmişti beni, ben de adamı beğenmemiştim ama beğenilmemek… Tam anneme görünmeden odama gidiyordum ki:

-Kazadan sonra strese gelemiyor diyorsunuz öyle mi. Haklısınız bizimki de öyle. Ne yapalım kısmet değilmiş. Sizi de yordum. Uğraştırdım şahsi işlerimle Kâmuran Hanımcığım. Ama Nilgün kız kurusu olmasın diye tüm çabam…

Odama kaçtım. Nebile abla geldi aklıma. Yokuşun başındaki apartmanda oturan o incecik, asabi kadın. Saçlarını hep kızıla boyatır, genç kız elbiseleri giyerdi. Arkasından hanımlar fısır fısır konuşurdu:

“Bir zamanlar çok kısmeti vardı ama beğenmedi hiç birini, oldu bir kız kurusu,”

Bilgisayarı açtım, e-postalara baktım, bir ümit messanger’a da baktım. Yoktu, hiç haber yoktu. Her yerde ilanları vardı, konsere gelmişti, İstanbul’a. En azından hatırımı sormak için arar sanıyordum. Konserine gitmeyi de düşünmüş ama sonra cesaret edememiştim. Dile kolay yirmi koca yıl, kemanına piyano ile eşlik etmiştim. Onun peşinden Viyana’ya gitmiştim. Ünlü müzisyen, güçlü yorumcu Emir Başaran olmadan da ben onunlaydım. Turnede kaza geçirdiğim o yağmurlu güne kadar bir masalın içine yaşıyordum sanki.

Böyle zamanlarda piyano çalabilmeyi özlüyorum, gönlümce ve saatlerce.

Ertesi hafta annemlerle Kâmuran Hanımın yalısına davetliydik, Mehmet Fuat fiyaskosundan sonra gitmek istemiyordum, başım da ağrıyordu.

– Ben gelmesem, keyifsizim biraz.

– Kâmuran Hanıma ayıp olur, bu davet için çok mesai harcadı, hem eski yalımızı görürüz, maziyi yâd ederiz.

– Anneciğim eski yalımız artık bir otel biliyorsun, içini tamamen yıkıp, yeniden yapmışlar, bir tek dış cephesi eskisi gibi.

– Olsun ben eski mahallemizi özledim. Yıllardır gitmedim…

Bu davete gitmeyi çok istediği belliydi, onu kıramadım. Yeşil, sade bir elbise bile giydim.

Kâmuran Hanımın yalısının denize bakan taraçasından bir zamanlar bizim olan binaya bakıyorum, eski bahçemizde bir resepsiyon var. Neşeli kahkahalar, kadeh tokuşturma sesleri beni daha da hüzünlendiriyor. Akşam serinliğinde titreyerek, eski yaşamımdan bölük pörçük anılar geliyor aklıma.

Yalının bahçesinde kitap okurken, her sabah neredeyse tam önümden geçen o kano ve kürekleri çeken sarışın, üniversiteli genci düşünüyorum. On beş yaşındaydım o yaz galiba, Kâmuran Hanımların misafiri Mehmet her sabah bizim yalının önünden kanosuyla geçerken yavaşlar, bana bakıp selam verirdi.

Sonra o sonbahar haciz memurları gelmişti yalıya. Babamın işlerinin iyi gitmediğini biliyorduk ama bu sona hiçbirimiz hazır değildik. Her şey tepetaklak olmuştu. Yalı, annemin mücevherleri, dededen kalma tablolar, antika koltuk takımları… Her şey bir anda borçlara karşılık satılmıştı. Annemin Teşvikiye’deki küçük dairesi kalmıştı sadece elimizde.

– Ne güzel bir yalıydı eskiden…

Mehmet Fuat Bey gözleri deniz yakamozları gibi pırıl pırıl, yalıya eski bir sevgiliye bakar gibi, gülümseyerek bakıyordu. Gülünce sempatik, hatta yakışıklı mı? Smokin de yakışmış, doğrusu.

– Eski halini nereden biliyorsunuz?

– Neredeyse yirmi küsur yıl önceki halini çok iyi hatırlıyorum. O zamanlar aşı boyalıydı, bence beyazdan daha iyi yakışıyordu o renk bu yalıya. Bir de güller vardı bahçesinde. Bizim dededen kalma taş evimizi müteahhide verince Kâmuran Hanım ısrar etmişti o yaz misafir olmamıza yalıda.

Aman tanrım! Olamaz değil mi?

– Kanonuz da var mıydı? Sabahları yalının önünden geçer miydiniz o yaz?

Şaşırma sırası ona gelmişti.

Gözlerini kısarak dikkatle yüzüme baktı

– Sen o Nilgün’sün değil mi?

Işın Güner Tuzcular