İpeksu:

Alışveriş merkezinde kuyumcuya girmeye hazırlanıyoruz.

“Efet, sista… yapıyos değil mi?

“walla bilmiyorum.”

“Ay dont, minnoş, çok güzel olacak her şey…”

En yakın arkadaşım Leyla ile ufak tefek vukuatlarımız var aslında. Markette otomatik ödemenin oradaki müsli barları aldığımız kolalarla beraber çantaya atıvermiştik, kitapçıdan yürüttüğümüz defterleri kimsenin ruhu duymamıştı. Geçenlerde de o beğendiğim t-shirt’leri soyunma kabininde giymiş, üstüne de kendi gömleğimizi ve kot ceketlerimizi geçirmiştik. Leyla ile kalabalık mağazadan çok paketli bir kadınla çıkınca, uyarı biplerini ona sanmıştı görevliler, onun ürünleri gözden geçirilirken biz arazi olmuştuk çoktan…

Heyecan işte, bir de marka t-shirt, iyi hava atmıştım bizim kızlara…

Daha büyük bir hedefimiz vardı bugün. Alışveriş merkezindeki kuyumcudan değerli bir şey yürütecektik.

Arap turist kafilesi mağazayı doldurmuştu, tek bir satıcı vardı.

Tansu:

Çok yoğun bir gün ve tek başıma tüm mağazayı çekip çevirmeye çalışıyorum. Patrona bir eleman daha almasını söyledim ama ekonomik kriz var dedi.

Araplar doldurmuş mağazayı, dolarlar havada uçuyor, kriz bahane tabi. Cimri adam.

İki kadın neredeyse tüm yüzükleri çıkardılar, hepsine tek tek bakıyorlar. Bir kadın da altın zincirlerle gerdanlıkları inceliyor, her ürünü tartıyor, çarpıp fiyatını İngilizce söylemeye çalışıyorum.

O sırada iki genç kız girdi mağazaya. Arap kafilesi ile ilgilenirken onlarla da ilgilenmeye çalışıyorum. Şimdilik vitrinlere bakıyorlar.

İpeksu:

O bileziği çıkarıyor, bu yüzüğe bakıyor, öteki küpeye yöneliyorlardı. Gürültü, karmaşa arasında tezgâhta bir sürü ürün vardı.

Künyelere bakıyor gibi yapıp, şapkamı büyük altın, taşlı bir yüzüğün üstüne koydum ve hop şapka ile birlikte yüzükte bendeydi. Renk vermedim. Büyük çantamın içine attım şapkayı hemen. Sonra vitrine bakıp,

“minnoş, bak bu bilezik olaay.”

“Sista ateş ediyo resmen.”

Bilekliği çıkarttık, koluma taktım. Satıcı o sırada Arap bir hanımla yarı İngilizce yarı tarzanca dert anlatma peşinde… Takıldık biz biraz daha…

“Ay, sakin bir an gelip bakalım,” dedik ve yavaş yavaş çıktık.

Tansu:

Yaşlı Arap bir kadın pırlanta-altın çok pahalı yüzüklerle ilgileniyor, tek tek çıkarıp, takıyor… Ben de kendi yüzüğümü çıkarıp, sağ yüzük parmağıma en beğendiğim yüzüğü takıyorum. Ona parmağımda gösteriyorum bu yüzüğü. Koleksiyonun en pahalı parçası, alırsa patron bana komisyon bile verebilir.

Kızlarda künye fiyatları soruyor o ara, bir bilekliğe bakıyorlar… Bir de gerdanlık tartıyorum başka bir Arap Hanım için.

Kızlar bir şey almadan çıktılar. Yaşlı Arap Hanım yüzüklerden birini alıyor, en pahalı olanı değil ama yine de patronun yüzünü güldürecek bir satış. Bir künye, iki bilezik, bir de gerdanlık satıyorum gruba mutluyum.

İpeksu:

Alışveriş Merkezinden çıktığımıza hemen pasaja girdik. Okutacağız yüzüğü…

Pasajdaki kuyumcu

“Gümüş üzerine altın kaplama bu, taş ta zirkon, pek bir şey etmez” deyince ay ben şok resmen…

Tansu:

Etrafı toplayıp, her şeyi yerine koyuyorum. O anda o pahalı yüzüğün hâlâ parmağımda olduğunu fark ediyorum. Elime bakıyorum, ne güzel. Bir gün sattığım bu yüzüklerden benim de olabilecek mi acaba?

Yüzüğü vitrindeki yerine koyup, kendi yüzüğümü arıyorum. Yok… Tezgâhta bulamıyorum, yere mi düştü diye bakıyorum yok. Taşı sahte, gümüş üzerine altın kaplama bir yüzük, fazla değeri de yok ama Tahsin sevgililer gününe almıştı. Kaybettiğimi duyarsa kızacak. Nerede bu yüzük?

Araplar yanlışlıkla mı aldılar… Yoksa o iki kız mı aldı? Nerede benim yüzüğüm… Tahsin de iş çıkışı almaya gelecek beni…

Işın Güner Tuzcular