Dumanı tüten sütlü çayımı içerken, şömineye biraz daha yaklaşmaya çalışıyorum. Oda buz gibi. Aralık’ta Londra’ya gidersen tabi donarsın diyorum kendi kendime… Şömine, geçen yüzyıldan kalma bembeyaz zarif mermerleri, iç tarafında oymalı döküm siperliği ile Ikea tipi mobilyalarla döşenmiş odaya uymayan, odanın geçmişini, o görkemli devirleri hatırlatan estetik bir eşya; evin yenilemesi sırasında doğalgaz sobasına dönüştürülmüş, odunların isini, gürül gürül yanmasını, ateşi özlediği her halinden belli ve doğalgazı ekonomik nedenlerle açamayan ev sahiplerine küsmüş gibi. Tüm odayı eskisi gibi ısıtabilse keşke.

Benden başka kimse üşümüyor herhalde. 30’lu yaşların başında incecik, kızıl saçlı, çocuksu tavırlı Şebnem üstünde tek bir oduncu gömleği, ince bir pantolonla hiç üşümüş görünmüyor ve geldiğinden beri -ki iki saati geçti- hiç es vermeden sürekli konuşuyor. Kesik kesik, ondan, bundan, şundan her şeyden konuşuyor, takip etmekte zorlanıyorum, artık neredeyse ortam gürültüsü gibi algılamaya başlıyorum. Şömine, soğuk ve arkada kopuk kopuk, anlamsız cümleler, sesler…

Kırklarına yakın hemşire Nalan yün hırkasına sarılmış, divanda oturup pür dikkat Şebnem’i dinliyor, başı ile onaylıyor, evet, ya… bak sen… gibi cesaretlendirici küçük cevaplar veriyor. Neyi anladı, nasıl takip ediyor bu konuşmayı hem de iki saattir, kavrayamıyorum.

Bankadan eski arkadaşım, Londra’ya ziyaretine geldiğim, Emine ve kardeşi Kadriye bulaşıkları yıkamış, yeniden çay demleme hazırlığındalar, Nalan ile Şebnem’le ilgilenmiyorlar bile.

Şebnem birden bana dönüyor,

– Çok mu konuşuyorum, kafanı mı şişirdim. Yol da yorgunusun. Ama tüm hafta kimseyle konuşamadığımdan cuma akşamları susamıyorum… Kusura bakma…

– Neden kimseyle konuşmuyorsun? Nasıl yani?

– Küçük bir odam var tek kalıyorum, işte de tek başımayım, her şey otomatik ofiste… tek personelim. Robotlar konuşmuyor.

– Telefon falan çalmıyor mu, yolda biriyle konuşmuyor musun?

– Tüm işlemler bilgisayarla yapılır, bazen mesaj geliyor ama telefon hiç çalmaz. Ofiste telefon da yok sanırım. Buranın insanı öyle yolda konuşmaz seninle. Bazen konuşmayı unutacağımı, artık kelimelerin dudaklarımdan çıkmayacağını düşünüyorum…

“İş çıkışı gidebileceğin bir etkinlik, kurs falan bulmalısın, oralarda arkadaş edinirsin. Ben Londra’ya geldiğimde hiç kimseyi tanımıyordum, bir başımaydım ve ücretsiz hangi kursu bulduysam yazıldım, tüm vaktimi doldurdum. Yalnızlıktan kurtuldum. Hem İngilizcem gelişti hem de bir çok arkadaşım oldu,” diyor Nalan.

– Aslında hoşuma da gitmiyor değildi yalnızlık, çok konuşamam ben insanlarla, kendi başıma olmak ne iyi diyordum ama tüm hafta hiç konuşamamak bu da uymadı bana… Yalnız başına olmak ile yalnızlık arasındaki o uçurumu kavradım. Yalnız olmak istemiyorum. Aslında keman çalmak isterim hep, community center’da kurs var mı acaba?

“Boş ver kemanı… Gıy gıy insanın içini bayar… Erkek arkadaş bulabileceğin bir kursa yazıl sen,” diyor Kadriye çayımı uzatırken. Yaşıt sayılırız, dil okuluna devam ediyor, üniversiteyi bitireli 2-3 sene anca olmuş. Cıvıl cıvıl. Göz göze gelip gülüşüyoruz, yalnızlık, konuşacak kimse olmaması bizim için o kadar uzak kavramlar ki…

Bol sütlü sıcacık çay ile üşümem biraz azalıyor, artık sürekli hangi kursa girebileceğini sesli düşünen Şebnem’e bakıyorum. Yolda niye kimseyle konuşamıyor ya da markette… Ne tuhaf diye düşünüyorum. Okuduğum kitaplarda, izlediğim dizilerinde hep kibar, zarif ve konuşkan insanlar İngilizler. Konuşurlar Şebnem’le neden konuşmasınlar? Üstelik hiç mi başka iş yoktu? Tek iş arkadaşımın robot olduğu bir iş yerinde çalışamam ben doğrusu.

“Kurslarda da hep kadınlar ya da gayler oluyor, hiç düzgün bir erkeğe rastlamadım,” diyor Emine. Bankadan ayrılıp, doktora yapmaya Londra’ya tek kelime İngilizce bilmeden gelen gözü kara bir kadın. Geçen yıl kararını söylediğinde şaşmış onun adına korkmuştum ama yalnız başına hayata kalmayı başarmış, gelecek yıl da doktoraya başlayacak zayıf, otuzlu yaşların başlarında hep neşeli, enerjik havasıyla soruyor,

– Şu annesinden dolma getirdiğin çocuk Mert yakışıklı mı bari. Tanışalım bir. Doktora öğrencisi değil mi?

– Ya, Şükran Teyze Londra’ya gideceğimi duyunca bir tencere sarma, bir tencere de kuru patlıcan dolması yaptı. Bavulumda dolmalar x-ray’de falan acaip rahatsız oldum… Ne o öyle?

– Bize de yapsaydı keşke… Ne özledim kuru patlıcan dolmasını.

– Şöyle nar ekşili… Çağıralım şu Mert’i beraber yeriz.

Telefon ediyorum ama açmıyor.

Biraz daha evde oturuyoruz, Londra’da ilk gecem ve üşüyüp, yalnızlık üzerine konuşuyorum. Böyle hayal etmemiştim. Dalgın dalgın şöminede ellerimi ısıtmaya çalışıyorum.

“Kızlar Merve’nin Londra’da ilk gecesi, üstelik cuma hadi pub’a gidelim, evde kukumav kuşları gibi oturmayalım” diyor Kadriye…

İşaret bekliyormuşuz demek ki hepimiz montlarımızı giyip fırlıyoruz dışarı… Viktorya döneminin orta halli bir semti burası, eski evler restore edilmiş, stüdyo dairelere bölünmüş, bizim kaldığımız ev dört daire haline getirilmiş. Çıkarken yaşlı komşu köpeğini gezdirdikten dönüyor, neşeyle selam veriyoruz, hoşnutsuzlukla bizi süzüp başıyla hafif selam verip uzaklaşıyor.

“Soğuk nevale ne olacak” diyor Emine.

Caddede grafitiler, boş birçok dükkân, indirim dükkânları. İstasyonun önünde, parkın içine evsizler, alkolikler… Bambaşka bir Londra’dayım.

Hafif yağmur yağıyor, ama sanki tüm mahalle kendini dışarı atmış, özellikle her yerde gençler var. Punklar, Gothicler, Rockerlar envai çeşit insan var. Tek üşüyen kesin benim, mini etekli, yaka bağır açık kızlar publara giriyor, çıkıyor, incecik ceketlerle sokakta sigara içenler…

Pub’ta Kadriye ile bar sandalyelerine yerleşiyoruz, diğer kızlar bir masaya gidip oturuyor. Bira söyleyip, gülüşüyoruz. Sarışın iki genç adamın bize baktığını fark ediyoruz. Üstleri başları boya içinde.

– Boyacı herhalde bunlar

– Ressamdırlar belki…

Bakışmalar, gülüşmeler sürüyor, eğleniyoruz. Yakınımızda masada oturan Emine, Nalan ve Şebnem ise daha ciddi bir şeyler konuşuyorlar…

Mert arıyor o sırada. Adresi veriyorum, “sabah kahvaltıya gel, geç kalkarız zaten, On gibi iyi olur,” diyorum.

Akşam eve dönerken konu boyacı mı ressam mı bardaki iki adam, eğlenceli bir muhabbet içindeyiz. Gelip geçenin şaşkın şaşkın baktığını görünce Emine’ye “niye insanlar bize bakıyor,” diyorum.

“Burada iki kişi bile yan yana pek yürümez, herkes tek başına, yalnız. Biz beş kız yürüyünce dikkat çektik tabi…”

Eve dönüyoruz, Şebnem de geç oldu deyip biz de kalıyor, Şebnem’in biraz daha insan sesi duymak istediği, uyumaya niyeti olmadığı her halinden belli oluyor, Salondaki kanepeler bize yatak olarak hazırlanıyor. Neredeyse tüm gece konuşuyor Şebnem…

Sabah üşümüş, yorgun kahvaltı hazırlarken Mert geliyor. Uzun zaman olmuş görmeyeli, neredeyse tanımayacaktım. Saçlarını uzatmış arkadan bağlamış, sakal bırakmış, etnik bir gömlek, yırtık kot giymiş. Kılığı kıyafeti, gözlükleri Adana’da tanıdığım utangaç, kolej öğrencisi tipli delikanlı gitmiş yerine Bohem bir versiyonu gelmiş gibi. Bu Bohem Mert’i Şükran Teyze nasıl buluyordur acaba diye düşünmeden edemiyorum.

Kızlarla rahat tavırlarla tanışıp, bizimle kahvaltıya oturuyor.

– Nasıl memnun musun Londra’dan? Adana’yı özlüyor musun?”

– İyi her şey burada. Halimden memnunum.

– Soğuk ama değil mi, ben çok üşüdüm.

– Alışıyor insan soğuğa da…

Çayını içip, ekmeğine yağ sürüyor. Tuhaf buluyorum tepkisini, geçen yaz Adana’ya gelmedi, Şükran Teyze gözü yollarda bekledi durdu öyle, Londra’ya bir giden gözledi hep. Mert için yaprak sarma, kuru patlıcan dolma göndermek istedi. Gidiyorum dediğimde ne sevinmişti. Dolaba koymuştum onları, alıp getirmeli ve sahibine vermeli. Belki açıp bize de ikram eder. Mutfaktan döndüğümde, Emine ile doktora yapmaktan, derslerden konuşuyor. Daha doğrusu Emine soruyor, Mert sıkılmış bir eda ile kısa kısa cevaplar veriyor. Şebnem beklenmeyecek bir şekilde sessiz sessiz dinliyor.

“Şükran teyze dolmaları alınca beni skype’tan arayın, konuşalım demişti.”

Dolmaları alıyor, yanındaki boş sandalyeye koyuyor.

– Annem de sürekli yemekleri özledin mi? Halanla Çeçen Böreği yaptık, sensiz kursağımızdan geçmedi, senin sevdiğin kebapçıdayız, kebap yerken gözlerim doldu… hep yemek, hep yemek… afakanlar basıyor valla…

– Ne yapsın kadıncağız, seni çok özlüyor. Düşkündür sana, içli köfte de yapacaktı, soğuk yenmez o şimdi, Mert’te ısıtamaz dedim.

– İyi yapmışsın, Adana’dan içli köfte de gönderilmez ki… Hem ben burada istediğimde kebap falan yiyebiliyorum, bir sürü Adanalı var Londra’da.

– Adana’daki gibi olmaz ama…

– Hint yemeklerine merak sardım ben. Acılı olanlar bizim yemeklere de benziyor. Benim oturduğum mahallede çok Hintli var, sıcak insanlar, Doğulu ne de olsa.

Emine lafa girdi

– Bizim bu mahalle yaşlı, emekli İngiliz çok var, Doğu Avrupalı göçmenler gelmiş bir de. Onlar sosyal insanlar değil, komşu ile bile selamlaşamıyoruz.

– Londra’nın hiç bir mahallesi diğerine benzemiyor. O kadar çok kültürlü bir yer ki burası.

“Ben yalnızım konuşacak kimse bulamıyorum,” diyor Şebnem aniden.

Mert ona şaşırmış bir şekilde bakıyor,

Şebnem Mert’e dönüp

“Kursa yazıl diyor herkes, ama ne kursuna bilmiyorum?”

“Keman kursu olmasın ama illa da müzik olacaksa dans kursuna git” diyor Kadriye gülerek

“Hint dansı kursuna gitsene, benim bildiğim bir yer var, gel götüreyim seni” diyor kahvaltısını bitiren Mert.

Dolmaları da alıyor,

“Hadi iyi gezmeler sana Londra’da” diyor, Şebnem’de kalkmış paltosunu giymiş,

Arkalarından sesleniyorum,

– Anneni arayacaktık, Skype’tan.

– Ararım ben onu bir ara… Hadi Bye.

Işın Güner Tuzcular