Taksiden otopark alanında inip, çınar, atkestanesi, erguvan, manolya ağaçları arasından köşke doğru yürüyorum, hava kararmak üzere, daha sağlı sollu lambalar yanmamış, ağaçlar arası loş ve karanlık. Bir büyük karga yanımdan hızla uçarak ilerdeki mermer kadın heykeline konup, dikkatli bir şekilde beni izliyor.

 “Ne işin var senin bu davette,” der gibi.

Hakikaten ne işim var benim bu davette, hem de iftar daveti ve oruçlu bile değilim. Merak mı? Bunca sene sonra eski defterleri tekrar karıştırmak niye?

Üç katlı beyaz ahşap köşk’e sevgiyle bakıyorum; işli cumbaları, sol tarafındaki büyük kulesi ile hep zarif bulmuşumdur. Kapıyı çalmadan rüzgârın dağıttığı saçlarımı alelacele düzeltiyorum, elbisemin de eteklerini çekiştiriyorum. Diz üstü vişneçürüğü renginde sade, klasik bir elbise üstümdeki, daveti alır almaz alışverişe çıktım, kaç elbise denedim bunu bulana kadar.

El şeklindeki metal kapı koluna dokunduğum anda üniformalı bir hizmetçi açıyor, tam içeri girerken aniden dönüp heykele bakıyorum, karga hâlâ heykelin üstünde ve onaylamaz bakışlarında hâlâ üzerimde.

Antre 18. yüzyıldan kalma duvar resimleri, yer döşemesi ile kristal büyük avizelerin altında adeta parıldıyor. Köşkün o eski yıkık dökük halini hatırlıyorum. Restorasyon sonrası bu aşırı parıltısını da biraz yadırgıyorum.

Merdivenlerden inip, şark odası gibi sedirler köşe minderleri ve çok nadide halılarla döşenmiş odada sedirlerden birine oturuyorum. Yirmi kişi kadarız. Bir iki önemli gazeteci, siyasetçi, işadamı, işkadını gözüme çarpıyor. Yanıma oturan avukat olduğunu söyleyen otuz yaşlarında sarışın, sade giyimli, ciddi, kibar bir hanımla biraz konuşuyorum, sonra odaya o giriyor. Atakan Işıktutan… Uzun boylu, incecik, esmer, yakışıklı bir adam. Yıllar onu fazla değiştirmemiş, sadece duruşu değişmiş. Daha bir kendine güvenli, omuzları daha dik. Büyük bir teknoloji firmasının başkanı, saygın, zengin, biraz egzantrik bir işadamı olarak biliyor herkes onu. Bense yıllar önceki Atakan’dan bir iz bulur muyum diye dikkatle bakıyorum. Salondaki herkesin elini sıkıyor, bana geldiğinde ellerimi ellerine alıyor.

“Davetimi kabul etmene çok sevindim” diyor ama gözlerinde o sevinci göremiyorum.

İftar saati yaklaştığından yemek odasına buyur ediliyoruz. Çok uzun, antika bir yemek masası salonun en egemen parçası, korunun manzarasını, bahçedeki havuzu en iyi görecek şekilde yerleştirilmiş. Ney ve kanun çalan sanatçılar, duvarlarda yağlı boya tablolar, geçenlerde bir açık arttırmada Şeker Ahmet Paşa’nın tablosunu inanılmaz bir bedele aldığını okuduğumdan tabloyu arıyor gözlerim, iki Natürmort arasında görüyorum o tabloyu. Natürmortlardan biri de sanki Süleyman Seyid’in. Nurbanu Hanım bu tabloyu satmak zorunda kaldığında ne çok üzülmüştü, Atakan geri almış demek ki. Sofrada da yok yok… Binbir Gece masallarından bir sahne gibi her şey. Masanın başında oturan Atakan’dan uzakta masanın öbür ucunda bir sandalyeye oturtuyor davet hostesi beni. Karşımda Dior eşarbı, altın, pırlanta takıları, bol makyajı ile türbanlı meşhur bir TV sunucusu Dilara Dikmen oturuyor. Avukat kadın otursaydı keşke diye düşünüyorum, masaya söyle bir baktığımda onun Atakan’ın sağ yanında oturduğunu görüyorum.

Dualarla yemeğe başlıyoruz. Yanımda oturan kumral, 40’lı yaşlarında, neşeli, konuşkan adamla Dilara Hanım selamlaşıp, hâl hatır soruyorlar, öteki yanımda oturan orta yaşlı gözlüklü adam da sessizce çorbasını içiyor. O sırada gözüm pencereye takılıyor, karga sessizce içeri bakıyor.

“Atakan Bey, maşallah ne güzel restore etmiş konağı, çok metruktu” diyor yanımdaki neşeli adam. Kendini tanıtıyor,

“Barbaros Denizel ben.”

“Reyhan Güler, ben de diyorum ve ekliyorum

“Yazar Barbaros Denizel mi?

Başıyla onaylıyor,

“Hürrem Sultan hakkında yazdığınız romanı soluksuz okumuştum!”

Çok satan tarihi roman yazarı ile yan yana oturmak birden hoşuma gidiyor, gece ilerlerken bir selfie çektirebilir miyim acaba diye de düşünmeye başlıyorum.

“Ben çok seviyorum romanlarınızı, tarihi gerçekler ve kurguyu çok iyi harmanlıyorsunuz” diyor Dilara Hanım.

“Çok akıcı ayrıca” diyorum. Aramız da hoş bir sohbet başlıyor,

Ara sıcaklara geçerken orta yaşlı gözlüklü bey de konuşmalara katılmaya başlıyor. Mimar olduğunu öğreniyoruz, Oktay Öner diye kendini tanıtıyor. Dilara Hanım SeaDream’leri yapan mimar olduğunu söylüyor. O beton gökdelenleri sevmiyorum ama bir şey demiyorum. Atakan’la büyük bir projeleri olduğunu söylüyor Oktay Bey.

Ben de bilgisayar mühendisi olduğumu Atakan’la fakülteden arkadaş olduğumuzu, IBM’de de beraber çalıştığımızı, yıllardır görmediğimi söylüyorum. Barbaros Beyin anlattığı bir şeye gülerken Atakan’ın sert sert bana baktığını görüyorum, fakültede ona sırılsıklam aşık olduğumda bile beni fazla önemsemeyen adamın bu kızgın bakışlarına anlam veremiyorum.

Yemek bitiminde davetlilerin bir kısmı ayrılıyor, altı yedi kişi kalıyoruz. Aslında kalkmam bir taksi çağırmam gerekti ama Atakan’la belki konuşabilirim diye düşünüyorum, Barbaros Beyin de sohbeti hoşuma gidiyor. Beraber selfimizi de çektirip Face’e atmışım. Keyifliyim.

Bahçede birer kahve daha alalım diyor Atakan, hep beraber bahçeye çıkıyoruz. Mumlarla aydınlatılmış havuzun yanında koltuklara oturmuş kahvelerimizi içiyoruz. Atakan Oktay Beyle köşkün renövesi konusunda konuşuyorken, aniden bana dönüyor,

“Ne dersin Reyhan o eski püskü konağın, böyle pırıl pırıl olacağını düşünür müydün?”

“O hâli de güzeldi. Geçmiş yaşananları hissediyordu insan” diyorum.

Konak Atakan’ın annesine aitti. Okuldayken beraber bahçede ders çalışırdık. Aile serveti yanlış yatırımlar, harcamalar, babasının kumar alışkanlığı nedeniyle uçup gitmiş, zor şartlar içinde yaşıyorlardı ama Nurbanu Hanım aile yadigârı konağı satmaya razı olmazdı. Bahçede bir köşede ağlarken ne sık görürdüm onu. Yaşasaydı, konağın bu halini görebilseydi keşke.

Atakan’ın arada parlamasını, öfke nöbetlerini ailenin sorunlarına bağlardım. O kazadan sonra ise dayanılmaz olmuştu. Şirketten istifa edip, kendi firmasını kurduğunda, onunla gitmemiştim. Beni bağışlamamış, yıllarca konuşmamıştı, bunca zaman sonra niye aramıştı?

Sarmaşıklarla sarılı bir binanın kapısını açıyor,

“Bizans döneminden kalma bir sarnıç, gizli tünelleri de var, gelin bir Barbaros Denizel romanına yolculuk edelim.” diyor

Yanımda oturan Barbaros Bey şaşırıyor ama kibarca daveti kabul ediyor.

Taş merdivenlerden topuklu ayakkabılarımla inerken de bana yardım ediyor, sarnıç gaz lambalarıyla aydınlanmış, loş, ürpertici ve rutubetli.

“Büyük bir sarnıç, Şerefiye sarnıcı gibi sergi ve konser salonu mu yapsam?” diyor Atakan. Oktay Beyle biraz bu konuda sohbet ediyorlar, sonra heyecanla bize dönüyor;

“Aşağıya yola çıkan gizli bir geçit var, Bizans’tan kalma, görmek ister misiniz?”

“Ben yukarı çıksam çok rutubetli,” diyorum

“Herkes geliyor, muhteşem bir macera… Barbaros kitabında kullanırsın bu bölümü”

İtirazlarımız kabul görmüyor ve sarnıcın arka tarafında sütunun arkasındaki gizli geçide giriyoruz.

Dar, basık ve karanlık tünel. Rutubet ve toz kokusu öksürtüyor beni.

Yavaş ve temkinli adımlar atmaya çalışıyorum, benden önce bu tünelde yürüyenleri düşünmeden edemiyorum. Bir baskın, savaş, tekinsiz bir olay nedeniyle tünelde ilerleyen o insanların korkusunu hissediyorum. Bacaklarım titriyor, düşecek gibi oluyorum, duvar dayanmak istediğimde örümcek ağları parmaklarıma yapışıyor.

Birden bir şıngırtı duyunca da çığlık atıyorum.

“Feneri düşürdüm korkmayın” diyor Atakan ve zifiri karanlığa gömülüyoruz. Cep telefonlarını çıkarıyor bir iki kişi, onların ışığında tünelde ilerliyoruz.

“Yarasa, fare gibi kemirgenler var mı bu tünelde?“ diyor Barbaros Bey biraz da tiksintiyle.

“Tabi olmaz olur mu?” diyor Atakan

“Yeterince gördük bence Atakan Bey, artık dönsek,” diyor ağlamaklı bir halde Dürdane Hanım…

“Aşağıdan çıkacağız, deniz kenarından; hem size program yapacak malzeme Dürdane, egzantrik milyonerin tüneli… Ne rating alırsınız, geçen yaptığın gibi…”

“Ama Atakan Bey kötü niyetli bir haber değildi o.”

“Kötü demedim ki ben Dürdane… Aşk olsun.” Arkaya dönüp grubu bir süzüyor, cep telefonunun ışığı altında yüzündeki ifade daha da sertleşmiş görünüyor.

“Hadi, millet tarihi bir gizli geçitte olmak müthiş macera değil mi?” tekrardan daha hızlı adımlarla yürüyor. Duruyorum, ayaklarım yürümüyor. Barbaros Beyin de kolunu çekiştiriyorum.

Grup Atakan’ın arkasından hızla yürüyor, karanlıkta kalıyoruz. Gizli geçitte yürüyenlerin ayak sesleri yankılanıyor. Ne olduğunu anlamadığım bir kanatlı hayvan yanımdan geçip gidiyor zifiri karanlıkta. Barbaros Beyin elini kavrıyorum…

“Geri dönelim, kurtulalım buradan” diye fısıldıyorum.

El yordamıyla geriye, sarnıca doğru ilerliyoruz. Ayakkabılarımı da rahat yürümek için çıkarmış, parmak ucumda yol alıyorum.

Atakan’ın sesi kulağımda çınlıyor. Sesindeki o tını… Yıllar önce ormanda şirket oriantering’inde müdürümüz Nihat Beyle konuşurken duyduğum tını…

“Nihat Bey, şu mağaraya girmeliyiz, ipucu orada hissediyorum” demişti…

 Mağaradan akşam alacasında üstü başı yırtılmış, perişan halde çıktığında

“Mağarada kaybolduk, Nihat Bey karanlıkta derin bir kuyuya düştü,” demişti…

Sarnıçtan çıkınca hemen Barbaros Beyin arabası ile köşkten uzaklaşıyoruz.

Sabah kuruntu mu yaptım? Atakan’a ayıp mı oldu diye düşünürken televizyonu açıyorum, karşımda heyecanlı bir Dilara Dikmen

“Dehlizde ilerlerken o gizli kapıyı gördük, ben girmeye korktum ama Atakan Bey ikna etti, tozun, karanlığın içinde o Bizans kalıntılarını görmek ise her şeye değdi. Poe vari bir macera yaşadık iftar sonrası”

O sırada Barbaros Bey arıyor.

“Atakan’ın köşkü eski bir Bizans Manastırı üstüne yapılmış. Dehlizde de küçük şapeller varmış. Dün birini keşfetmişler” diyor.

“Üzgünüm panik yaptım, Şapeli görmek isterdin kuşkusuz.”

“Atakan sabah aradı beni, haftaya büyük keşif yapalım diyor, tüm dehlizi…”

Sesi heyecanlıydı, bu keşfe gitmek istediği de çok belliydi bense tereddüt ediyordum.

Telefonu kapattıktan sonra kahvemi alıp balkona çıktım. Atakan ne planlıyor? O sırada büyük bir karga gelip balkonun parmaklıklarına tünüyor.

Işın Güner Tuzcular