Şark Ekspresi 1

Mahinur hanım, o gece neredeyse hiç uyumadı.  Yatakta sürekli dönüp durdu, şafak vakti kalkıp, çayını demledi, sigarasını da yakıp cumbaya çıktı.  İki katlı bu ahşap Rum evinin cumbalı odasında kiracı olduğu için şanslı olduğunu düşünürdü.  Bahçede bülbüller ötmeye başlamıştı.

“Güzel bir gün olacak, aksilik çıkmayacak, tüm siparişlerim gelecek” diye mırıldandı.

İçi kıpır kıpırdı, hepsini katalogtan tek tek özenle seçmişti, renkleri, kumaşları, fiyonkları, eşarpları, tüyleri…herşeyi tek tek sormuştu. Kaç mektup yazmış, kaç telgraf çekmişti. Aslında parayı denkleştirip Paris’e gidebilseydi ve onları alıp gelebilseydi…

Şark Ekspresi ile İstanbul’dan Paris’e seyahat ettiğini, elinde bir şampanya kadehi yemek vagonunda oturduğunu, tren camından manzarayı seyrettiğini düşledi ve bir ahh…çekti.

Erkenden hazırlandı, bej rengi döpiyesinin içine şarap rengi ipek bluz giymişti. Döpiyesi ile aynı renk geniş kenarlı şapkasını da şarap rengi bir eşarp süslüyordu. Kısmetleri çoktu ama o işini düşünürdü öncelikle, eve kapanıp, çocuk yapmak ona göre değildi.

Sirkeci istasyonuna çok önceden geldi, İstasyon lokantasında oturup, sade bir kahve içti…

Şark Ekspresi olanca azametiyle perona yaklaştı. Yolcular ne zariftiler, hanımların şapkalarına, tayyörlerine takıldı gözleri, ayrıntıları not etti. Yakışıklı bir genç adam ona doğru çapkınca bir bakış attı, Mahinur hanım kızardı. Bu trende olmak vardı diye düşündü. Tüm yolcular perondan ayrılınca kargo bölümünün yolunu tuttu.

Büyük  ahşap bir konteyner dolusu şapka gelmişti Paris’ten. Hamallara dikkatle taşımalarını söyledi, at arabasına yüklendi konteyner, kendi de bir taksiye atladı. Beyoğlu’ndaki şapkacının önünde şık hanımlar heyecanla yeni Paris esintili şapkalarını bekliyorlardı.

Önemli Yolcu – Şark Ekspresi 2

1922 yılında Paris’ten yola çıkan lüks tren Alp Dağları’nı geçerek, Budapeşte ve Bükreş üzerinden seksen saatlik bir yolculuğun ardından İstanbul’a vardı. Uzun boylu,yakışıklı, esmer genç adamın kırışmış haki seyahat elbisesi, üç günlük sakalı, ağzından düşürmediği sigarası ile elegan yolculardan farklı biri olduğunu düşündü hamal Cemalletin. Genç adam uzun uzun istasyona baktı.  Fazla bagajı yoktu ama faytona taşıdığında Cemalettin’e yüklü bahşiş verdi.  Pera Palas’a doğru yola çıktı.

Bu genç savaş muhabiri Ernest Hemingway’di.

İstanbul’da kaç kişinin yaşadığını kimse doğru dürüst bilmiyor. Şimdiye kadar sayım mayım yapılmamış. Bu kentte 1.5 milyon insanın yaşadığı sanılıyor. Yağmur yağmadığı zaman İstanbul’da o kadar çok toz oluyor ki, Pera’ya (Beyoğlu) paralel tepelerin üzerindeki sokaklardan geçen köpeklerin ayaklarından sanki havaya bir toz bulutu yükseliyor. İnsanlar da ayak bileklerine kadar toza batıyorlar ve rüzgar esti mi, arada tam ve yoğun bir bulut oluşuyor.

Yağmur yağınca da her taraf çamur içinde. Kaldırımlar öylesine dar ki, herkes sokakta yürüyor; sokaklarsa dereden farksız. Gidiş geliş kuralı diye birşey yok. Motorlu araçlar, atlı arabalar, tramvaylar, sırtlarında ağır yükleriyle hamallar hep birlikte gidip geliyorlar. Yalnızca iki anayol var, geri kalanların hepsi ara sokak. Anayollar da ara sokaklardan daha ahış şahım değil..

Türkler günün her saatinde dar yolların kenarlarındaki kahvelerde oturup nargilelerini fokurdatıyorlar, bir yandan da insanların midesini yakup kavuran rakılarıyla yudum yudum demleniyorlar. Bu içki o kadar sert ki, yanında meze olmadan içmek olanaksız gibi birşey…

diye yazacaktı Toronto Daily Star gazetesine.

Yıllar sonra Pera Palas’ta kaldığı otel Ernest Hemingway suit’i diye adlandırılacak, kitapları kütüphanede gururla sergilenecek ama bu yazıdan kimse fazla bahsetmeyecekti.

Yeni Türkiye’nin yeni Sirkeci Garı…

-Tövbe estağfurullah yerin kaç kaç dibindeyiz, çık çık bitmiyor…

-Anneanne, asansörle çıkalım dedim istemedin, yürüyen merdivenle çıkalım dedin…

-Bu kadar dipte olduğumuzu nereden bileyim. Ne biçim tren bu.. Üstelik Samatya’dan,  Kumkapı’dan geçmedi…

-Kazlıçeşme’de tunele girdik anneanne

-Tuneli batsın… Hiç beğenmedim. Nerede eski trenler! Samatya İstasyonundaki o ahşap evleri seyrederdik, mor salkımları, nakış gibi oymalı cumbaları vardı. Bazen de Bakırköy’den biner Samatya’da Annemin arkadaşı şapkacı Mahinur Hanım’a giderdik. Aşı boyalı, cumbalı bir ahşap konakta otururdu. Önceleri cumbalı odada kiracıymış, sonra almıştı tüm ahşap konağı.. Paris’ten şapkalar getirip, çok zengin olmuş..

-Bayılıyorum şu hikayelerine anneanne, bak geldik sayılır…

-Ah..ah..Sirkeci garı ne değişmiş, Gar lokantası yerinde ama… yorulduk gel bir kahve içelim.

Birer orta şekerli kahve söylerler,

-Sonra ne olmuş Mahinur Hanım’a

-Şapkaları çok satınca,  Şark Ekspresi ile Paris’e gidip şapkalarını alıp kendisi getirmeye başladı.  Ne maceralar yaşardı o şark ekspresinde… İçerisi çok şık dekore edilmiş, yemek vagonunda piyano vardı diye anlatırdı. Barında ünlü bir yazarla içki içmiş bir seferinde. Amerikalı yazar Graham Green, daktilosu ile bir köşede oturuyormuş.  Bir daha karşılaşır mıyım diye kitaplarını okuduydu yazarın. Sonra Parisli bir işadamı ile tanıştı o gezilerden birinde, aşık oldu. Adam bir iki kere İstanbul’a geldi ama sonra savaş çıktı, haber kesildi adamdan.  Mahinur Teyze hiç evlenmedi, her sene Şark Ekspresi ile Paris’e gidip şapka almaya devam etti çok uzun yıllar.  

Yaşlı hanım ballandırarak anlatırken, arka masada “Kilimanjaro’nun Karlarını” konuşmak üzere toplanmış kitap kulübü üyeleri de konuşmalarına ara verip, dinlemeye başladılar. Hepsi hayalinde Şark Ekspresi’nde yolculuk yapıyordu o an.   Mahinur ve Parisli adamı düşünüyorlardı. Kulüpten bir hanım “gelecek ay da Graham Green’den İstanbul Trenini okusak,” dedi. “Pera Palas’ta buluşalım ama…”

Işın Güner Tuzcular