Ah kalbim! Baharın geçtiğini biliyorum ve neşesinin de

Ama nasıl uçabilirim bu kırık kanatlarla?

Nadia Adjuman

Hızla geçti gitti yanımdan siyah devasa bir araba, korna çalarak hem de.  Büyük binalar diken bir müteahhit o, zengin, kibirli.  İhaleye başkente gidiyor, arkası da kalın, alacak ihaleyi belli zaten.

Dört şeritli yeni paralı yola da beni hiç yakıştıramadı. ‘A. koyduğumun köylüsü öğrenemedi bir türlü, eşekle yeni yola gidilir mi hiç,’ diye bağırdı.

Ah anın değerli adamı, ah zengin, mağrur adam… Sen de dönüşeceksin toza.  O diktiğin gökdelenler de yok olacak, toz, her şey toza dönüşecek… Bir mısran bile yok hayatta, yitip gideceksin sonsuzda.

Uzun kulak hiç olmadığı kadar huzursuz bu sabah, bu yeni yolu ve hızlı arabaları mı sevmedi acaba diyerek eski yola çevirdim rotamı. Sakin, sessiz eski yol, zaman yavaş akıyor ama uzun kulak hala huzursuz, durup, durup havayı kokluyor.

Kocamış eşeğin üzerinde bir yaşlı kadın olarak geziyorum bu bozkırda.  Zaman geçse de, insanlar artık Ay tanrıçasına inanmasa da, ulu İnnana tapınakları harabeye dönüşse de, dolara endeksli asfaltlar, hızlı arabalar, beton evler olsa da eşeğe binmiş yaşlı, yoksul köylü kadınlar da hep var olur bu bozkırda. Kimse bizi görmez, görse de yadırgamaz.  

Gün ağaracak birazdan, Dili çözülecek gecenin, gölgeler kaçışacak derine, her sabah tekrarlanan bu zamansız ayin, hiç bıkmadan, usanmadan, yüzyıllardır bir mucize gibi duyumsarım. Mısralar uçuşur benliğimde.

Doğan gün ne kadar ruha mutluluk veriyorsa da er geç gelecek gün batımının hüznünü de taşıyor.

Bu akşam bozkırın kalbinde o ışıklı şehirde gösteri düzenliyorlar kadınlar, ellerinde pankartlar, kafa tutmuş kadere, adaletsizliğe, sofrada öküzden sonra gelmeye…

Bertaraf edildim her yanda, ruhumdaki şiirli fısıltı öldü
içimde neşenin anlamını aramayın, bütün neşe öldü
eğer gözlerimde yıldızları arıyorsanız, 
onlar artık var olmayan bir masaldan ibarettir. 

Yaşamı seven, bir karıncayı incitmeyen, kelimeleri iyi seçen, olmadı yaratan, hayal gücü ve matematiği kuvvetli bir genç kadın şairdi. Kendime de benzetiyorum biraz onu. Güçlü ama naif, ruhunu yansıtan ama onu kaybetmekten de korkan. Ölümü şairin karanlıklardan, boşluktan çağırdı beni, yüzyılların tozunu atıp üzerimden, işte geldim.  Gösteride yürüyeceğim ben de kadınlarla omuz omuza.

Enheduanna

Ben Enheduanna,  yazdım her konuda siyaset, din inanç… Şiirde ‘ben’ kelimesini kullan kadın dediler bana, inanamadılar 4000 sene önce bir kadın şair olabileceğine.  İlahilerim, gazellerim yaşıyor bunca asırdır.

Kadın âşık olamaz, âşık olunur da dediler, kadın şair olmaz şiirdir kadın dediler, oysa yazardık eskiden çok eskiden, ne zaman sesimizi kestiler?  İçimizdeki şiiri yok etmeye kalktılar?  Niçin erkek duygularını gösterme özgürlüğüne sahipken kadın gösteremez oldu?

Sanayileşme, ilerleme, makineler, yollar artarken, her şey daha hızlı, daha büyük olurken kadının hakları neden küçüldü?  Asrılardır düşünürüm çözemem. Ben ki Saygon’un kızı Enheduanna şehirler yöneten, ay rahibesi Enheduanna anlayamam bunu hiç Sorarım Inanna’ya niye ciğeri beş para etmez adamlar öldürür kadın şairleri?

Duman her yer duman, çelik miğferli, gaz maskeli erkek polisler biber gazını aydınlık genç kızların, yaşlı kadınların, sokak kedilerinin, ağaçların, çocukların, umudun, direnişin, insan olmanın üzerine sıkıyorlar.

İnanna’ya yakarıyorum yardım et dünyaya ey ulu Tanrı…

Şiddetli bir rüzgâr esiyor bozkırdan kente doğru, ölü kertenkele, kurumuş ot, çürümüş saman kokusu bastırıyor biber gazını…. Ufukla bir karartı, bir kıpraşma …

Bir ejderha gibi saldın ülkenin her yerine
ağzından saçılan zehri,
şimşek gibi gürledin yeryüzünde
ağaçlar ve bitkiler ve bilcümle yaratık
secdeye vardı önünde
.

Asırlardır bu topraklardayım öylesine tuhaf bir bulut görmemiştim. Öfkeli rüzgârın ardına takılmış gelen o toz yuttu tepeyi, apartmanları…

Yıllar, yüzyıllar… Bu bozkırda ve toza dönüştü tüm yaşananlar, sadece mısralar kaldı, sadece şiir.  Şair öldü ama şiir kaldı.