Aslında Postmodern edebiyat akımı sonrası 1980’lerde 2000’lerde oluşan Post-postmodernismcosmodernism, digimodernism, automodernism, altermodernism, metamodernism … Yeni edebiyat akımları üzerine bir yazı yazmak için okumalar yapıyordum ki yaz atölyesinde Flannery O’connor okumaya karar verdik. Yeni akımları ve yazarları düşünürken birden 19. Yüzyıl’da çıkan gotik edebiyat akımının bir varyasyonu olan Güney Gotiği’nin labirentleri arasındayım ve büyülü bir kaybolmuşluk yaşıyorum.

Gotik kitapları genelde çok severim, Edgar Allan Poe izinden giden korku ve gizem kitapları okurum ama daha çok İngiliz Gotiği beni cezbeder. Yalnız kadınlar, gizemli şatolar, eksantrik şato sahipleri…. Beyazlı kadında bütün dünya, gerçek yüzün yerine maskeyi kabul etmek için sözbirliği vermişken ben maskeyi kaldırıp aşağıdaki iskeleyi göstermek istiyorum yazan Wilkie Collins’i 13-14 yaşlarında okumuştum daha sonra da Charlotte Bronte’nin Jane Eyre’sini. O gün bugün gotik kitaplara karşı sevgim artarak devam etti. 

İsmini vandallık ve yıkıcılığı ile bilinen Got’lardan alan bu akım aslında mimari ile yaşamımıza girmiş. Orta Çağ’ın karanlık günlerinde Babilvari yapılar hayal edilmiş, mimari ile tanrının görkemini göstermek için. Olabildiğince yüksek, heybetli ve korkutucu yapılar inşa edilmiş, böylelikle gotik mimari doğmuş Notre Dame Katedrali bu tarzın en iyi örneklerinden, şatolar, kiliseler derken Aydınlanma Çağı’nın getirdiği değişimler Avrupa’yı sarsmaya başlamış.

Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır Sapere Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster.  Aydınlanmanın önemli ismi Kant’ın bu sözleri ve bu tarz felsefeye karşı olanlar eleştiriler farklı fikirler, farklı sanatlar oluşturmaya başlamış.

1764’te Horace Walpole Orlando Şatosunda Orta Çağ’ın o karanlık, batıl inançlarla dolu, korku dolu günlerine de atıfta bulunan karanlık atmosferini yaratarak aydınlanmacı tüm görüşlerin aksine bir rota çizmiş, kötücül atmosfer, eski şatolar, gizli tüneller, unutulmuş bir lanet katmanlarını oluşturmuştur. Bu romanın ardından, Ann Radcliffe’in romanı Udolpho’nun Esrarları (1794) bu türdeki ilk çok satan olarak tarihe geçti. Mary Shelley’nin Frankenstein‘ı, Bram Stoker’ın Dracula’sı ve Edgar Allan Poe gotik edebiyatta çok ön plana çıksa da Emily Bronte’nin Uğultulu Tepeleri, Wilkie Collins’in Beyazlı Kadını da psikolojik, esrarlı gotik örnekleridir.

Gerek psikolojik gerekse fiziksel boyutta yaşanan korkunun, gizemin, doğaüstü olanın, terk edilmiş mekanların, kaleler, zindanlar ve bunun gibi kasvetli yerlerin, gizli geçitlerin, ormanların, vahşi doğanın, harabe olmuş manastırların, işkence odalarının, karanlığın, gerilemenin, deliliğin, kehanetlerin ve etkileri süregelen lanetlerin yer aldığı Gotik romanlarda, karakterler de sıra dışıdır. Zalim kimseler, haydutlar, manyaklar, acı çeken kadınlar, ölümcül cazibelerini kullanan kadınlar, büyücüler, vampirler, kurt adamlar, canavarlar, şeytanlar, hayaletler, hortlaklar ve ortalıkta gezinen iskeletler Gotik romanlarda karşılaşılması olası roman kişileridir. Gotik romanların asıl dikkat çeken yönü ise Orta Çağ’ı ve Orta Çağ Avrupa’sına şekil veren bütün unsurları romantik bir bakış açısıyla yeniden değerlendirmeleri ve onlara sempatiyle yaklaşmalarıdır. Gotik romanlar geçmişin şimdi üzerindeki etkilerini göstermeye çalışırken, onu silip atmanın olası olmadığını daha doğrusu herhangi bir yarar sağlamadığını, geçmişin sürekli bizimle yaşadığını savunmaktaydı. Bu tür yapıtların pek çoğunda geçmişte yapılan hataların bir gün adeta hesap sormak üzere geri dönmesinin nedeni de budur.

Gotik edebiyata tekinsizlik, belirsizlik duygusu, korku ve rahatsız edicilik hâkimdir. Bir kitabın gotik olmasını belirleyen şart olağanüstü, doğaüstü unsurlardan beslenmesi olarak kabul edilir. Ancak, gerçek hayattaki garip ve gizemli ögeler de bu edebiyatın kapsamına girmektedir. Gotik edebiyatın en çok kullandığı unsurlardan biri, ölümdür. Kadim, ölü ve gizli olanın gün yüzüne çıkması da bu edebiyatın unsurları arasındadır.

20. yüzyılda uzun bir süre sessizleşen gotik roman, Daphné du Maurier’nin Rebeka’sı ve Robert Bloch’un 1959 tarihli romanı Psycho ile kıpırdandıysa da ‘korku romanı’ formunu alarak ortalığı kırıp geçirmeye başlaması Stephen King’in 1974’te çıkan romanı Carrie ile olacaktır.  

Birçok akım gelip geçti, sadece edebiyat tarihinde okutuluyor ama gotik iki yüzyıldır hala var. Değişerek dönüşerek çeşitli coğrafyalarda farklı varyasyonlarıyla zenginleşerek varlığını sürdürüyor.  21. Yüzyılda Anne Rice gibi Vampir kitapları yazanlar şatolar ve gizem, korku ve eksantrik şato sahipleri geleneğini sürdürürken, Stephen King Karanlık Yarım’la Edgar Alan Poe’nun izinden gidiyor, Alice Munro’da runaway ile Güney Gotiği’ni temsil ediyor. Donna Tard, Margaret Atwood, Yoko Ogava gibi yazarlar da gotik edebi eserler vermeye devam ediyor.

Şu hayatta gerçekten zevkli olan tek bir şey yok.” “Geçmiş ile gelecek onun için aynı şeydi, biri unutulmuştu, diğeri de hatırlanmıyordu…” “Şu akıl sır ermez dünyada güvenilecek tek bir allahın kulu yok.” Her şeyin iç yüzünü dibine kadar, bir hiçten ibaret olduğunu anlayana kadar gören insanlardanım ben.” Diyen Flannery O’connor şatolar yerine güneyde banliyölerde sıradan insanların tekinsiz, ayarsız hayatlarını yazar.

Güney Gotiği 19. yüzyılda gotiğin bir alt türü olarak popüler hale gelen edebi bir tarzdır. Güney Gotiği hem İngiliz hem de Amerikan Gotik geleneği ile ilgili olsa da aslında Güney’in acımasız ve karanlık geçmişi, gerilimleri ve sapmaları ile ilgilenir.

Flannery O’Connor (1925–1964), Truman Capote (1924-1984), Tennessee Williams (1911–1983), Carson McCullers (1917–1967), Zora Neale Hurston (1891–1960), Harper Lee (1926 – 2016)’nın başı çektiği Güney Gotiği’nde grotesk ve ürkütücü gibi konulara gerilim veya korku yaratmaktan çok sosyal sorunları incelemek için kullanır. Güneyli Gotik yazarlar, Romantiklerin duygusal açıdan zengin üslubunu ve gotiğin kasvetli, çürüyen temalarını ödünç aldılar ve onları Amerikan Güney ortamına yerleştirdiler; böylece özgün bir edebi üslup geliştirdiler. Buna ek olarak, tür aynı zamanda klişeleşmiş güney unsurlarını ürkütücü, doğaüstü gotik unsurlarla birlikte kullanırlar.

Sıcak yaz günlerinde Flanner O’Connor’un İyi İnsan Bulmak Zor kitabını hayranlıkla ama ürpertiyle de okurken Türk Gotik’ini düşünüyorum. 

Hüseyin Rahmi ilk aklıma gelen yazar. Gulyabani(1911), Cadı(1912), Mezarından Kalkan Şehit(1928), Dirilen İskelet(1946), Ölüler yor mu?(1973) gibi eserleriyle gerçeküstü unsurlarıyla gotik etkiler taşıyan eserleri gerçekten ustaca yazılmış.

“Bu ev muamma ve güzellik dolu… Loş sofalara, alçak tavanlı geniş salonlara, sonra bu sofaları ve salonları dolduran eski yeni, büyük küçük bütün eşyaya sinmiş garip bir efsun var. Öyle bir şey ki asabı, mefkureyi, muhayyileyi sarhoş ediyor. Tatlı bir uyuşukluk içindeyim.”

Yazmış Suat Derviş 1920’de yayınlanan Kara Kitap adlı novellasında.  Toplumcu gerçekçi eserleri daha çok bilinse de Suat Derviş’in dört kısa romanı Gotik akımın güzel örneklerinden. Emily Bronte’lerin izinden giden Derviş, Hüseyin Rahmi’den farklı olarak ne gerçeğin ne de gerçeküstünün yanında saf tutmuştur. Romanlar bu anlamda, tam bir belirsizlik içinde bitiyor ve yazar teşhis konusunda bizimle hemen hiç konuşmuyor. Yazarın sesini, döneminin yazarları aksine hemen hiç duymuyoruz. Yarattığı gotik atmosferi kesinlikle bozmuyor. İşte tam da bu yüzden çok şaşırtıcı, çok büyüleyicidir bu novellalar.

Selim Nüzhet Gerçek’in, 1922’de Fransız yazar Claude Farrere’den uyarladığı, metafizik unsurlarla bezeli Canvermezler Tekkesi de gerek mekân kullanımı gerek ele alınan konunun işlenişi gerekse yazarın ayrıntılı biçemiyle korku türünde bir öncü olarak karşımıza çıkıyor. Sabahattin Ali’de Birden Sönen Kandil’le gotik edebiyata bir selam çakıyor.

Bir Yarasa Kıza Aşık Oldu da metafizik gotik etkiler gösteren Kenan Hulusi Koray, ölüme bakışını Sazlık öyküsünde şiirsel bir şekilde ifade eder. Bu bakış öyküleri korkuya değil, merak ve gizeme daha çok yaklaştırır. Hayret ve inceden inceye duyurulan ürperme okura eşlik ediyor. Bence Kenan Hulusi önemli bir Türk Gotik yazarı.  

“Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken” isimli kitabındaki Unutulan da fantastik ve gotik ögeleri güçlü bir metin. “Ölü” ile bağlantılı olan bu hikâyenin başkişisi, ismini bilmediğimiz bir kadındır. Sevgilisiyle beraber kaldıkları evin tavan arasına çıkan ve oradaki kitapları karıştırırken, yıllar önce tavan arasında unuttuğu eski sevgilisinin ölüsüyle karşılaşan kadının durumu bize gotik edebiyatın unsurlarını hatırlatır.

‘Seni çok mu yalnız bıraktılar sevgilim?’ dedi. Aşağıdan, başka bir deliğin içinden sevgilisinin sesini duydu: ‘Bir şey mi söyledin canım?’ Elini telaşla kitap sandığına soktu, ‘Hiç’, diye karşılık verdi aceleyle. ‘Kendi kendime konuşuyordum.’

 Gotik edebiyatın unsurlarından biri de ‘ölü biriyle konuşma’dır. Bu paragrafta kadın, ölmüş eski sevgilisini muhatap alarak ona soru yöneltmekte ve konuşmaya çalışmaktadır. Kadının bu garip davranışı, hikâyenin gotik özelliklerine bir yenisini eklemektedir. “Unutulan” hikâyesi, yukarıdaki paragrafla son bulmaktadır; yani eserde olağanüstülüklere ve korkuya yer verilmekle beraber, herhangi bir açıklama yapılmamıştır.

Oğuz Atay bence bu öyküsünde Güney Gotiği’ne daha yakın bir atmosfer oluşturmuş.  Bu tarz yazan başka Türk yazarlar var mı ya da bir Türk Gotik’i var mı diye düşünürken üç sene önce Neyya’da okuduğumuz Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öyküleri geliyor aklıma. Abdullah Efendi tam bir Türk Gotiğ’i değil mi?

Derya Kılıçkaya, İki Abdullah’ın oynadığı köşe kapmaca veyahut Alicengiz oyununda Edgar Allan Poe İzleri adlı araştırmasında şöyle yazıyor:

Abdullah Efendi, bu hikâyede pek çok şeyle sınanır. Metinde, korku edebiyatı/gotik edebiyat dendiğinde akla gelen ilk isimlerden olan ve Tanpınar’ı bir hayli etkilemiş Edgar Allan Poe’nun ve hikâyelerinin izlerini görmek mümkündür. Bu edebiyat, en çok karanlık ve ölüm ile ilgilidir. Poe’nun ölümcül ve karanlık eserleri Tanpınar’a da tesir etmiştir. Tanpınar’ın hikâyesi de tıpkı Poe’nunkiler gibi yeterince karanlık ve gizemlidir. Korkutucu bir metin olan “Abdullah Efendi’nin Rüyaları”nda, Poe’nun metinlerinde de görülebilen pek çok gotik motifle karşılaşmak mümkündür. Hikâye boyunca “dehşet”e düşen Abdullah Efendi, kasvetli mekânlarda olağanüstü şeyler yaşar. İçinde bulunduğu durum ve verdiği tepkilerle Edgar Allan Poe’nun rahatsız edici ve rahatsız edilen kişilerini anımsatır. Kesik başlar, fanteziler, ifritler, mahluklar /yaratıklar, sıkıntı verici gotik yerler, esrarlı/ürpertici odalar, silik/belirsiz/gizemli kadınlar, dirilmeler, halüsinasyonlar, hayaller, gölgeler, hayaletler, kötü ruhlar, korkunç çocuklar, lanetler, tenha sokaklar, cesetler, ıssız evler, parçalanmış vücutlar, metafizik gizler, uğursuz nesneler, şeytanın büründüğü hayvanlar… Tüm bunlar, Poe’nun hikâyelerinde de rahatlıkla görülebilen gotik motif ve unsurlardır. Hikâyedeki en önemli korkutucu öge ise ölümdür. Ölüm merkezli korkulu hayallerin ve halüsinasyonların bir hikâyesi olan “Abdullah Efendi’nin Rüyaları”, iki Abdullah’tan hangisinin sahih hangisinin hayal ürünü olduğunun tam olarak anlaşılamadığı bir metindir.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yaz yağmuru, yaz gecesi öykülerinde de tekinsizlik, esrar, ölüm, eski köşkler, karanlık mekanlar, geçmiş gizemler, çekici, gizemli kadın karakterleri ile gotik ögeler taşıdığını düşünüyorum. Psikolojik ve Güney Gotiği’ne yakın metinler bence o hikayeler.

Boğaziçi Üniversitesinden Fuat Doğa Erten, Yusuf Atılgan’ın eseri Anayurt otelinin sinemaya bir gotik uyarlama olarak yansıtıldığını söylemektedir. 

Ömer Kavur’un Yusuf Atılgan’ın romanından uyarladığı 1986 tarihli filmde otelin mekânına hâkim olan karanlık, kasvet ve tekinsizlik; “Ne ölüyüm, ne sağım” diyen, çocukluk travmalarından ve “erkeklik” endişelerinden kurtulamamış̧ Zebercet’in sapkın cinselliği; gecikmeli Ankara treniyle otele gelen esrarengiz kadına olan saplantısı ve yetişkinliğe duyduğu özlem bizi temelde hep ‘gotik’ olan bir kurmaca dünyasına ve imgelemine götürmektedir.


Mine Söğüt Türk Gotiği’nin çağdaş bir temsilcisi olarak karşıma çıkıyor. Beş Sevim Apartmanı, Madam Arthur Bey ve hayatındaki her şey gibi romanlarıyla yazar, “olağanüstü- olağandışı”na duyduğu merak ve bu merakın korkuyla yarattığı hazzın penceresinden bakıyor. Onun anlatılarında gotik unsurlar “hâl” ve “haz”dır bu bakış açısıyla da post modern bir gotik anlatı kuruyor.

Barış Müstecaplıoğlu, Oktay Tiryakioğlu’nun romanları, Farah Yurdözü’nün Madrit’te Metafizik Aşk ve Yaşam Bir Korku Filmidir; Elif Karakaş’ın Lanetli Genler ve Ve Sonra Bir Gün ve Sadık Yemli’nin Muska adlı eseri de çağdaş Türk Gotiği’nde sayılmadır.

Oğuz Atay’ın tespitiyle dile getirirsek; modern dünya, korkuların yaşandığı bir dünya olmaktan çok, korkunun üretildiği ve en geniş anlamıyla “korkunun beklendiği” bir dünyadır. Bu dünyada Türkiye özellikle daha da belirsiz, güvensiz artık bence korkuyla yaşamayı öğrendik, karabasanları bekliyoruz. Bu nedenle gotiğin, edebiyatımızda yeni ve başarılı örneklerle serüvenini sürdüreceğini düşünerek yazımı tamamlıyor ve O’connor Lambertlerinde bu konuya kafa yormaya devam ediyorum. Dışarda da yağmur yağıyor, şimşekler çakıyor, gün gece gibi oldu, tekinsiz, gotik bir atmosfer…

Kaynaklar:

Gotik: Aşırılık, Dehşet, Kötülük ve Yıkımın Dört Yüz Yılı (H. Gür, Çev.). Ankara: Dost Kitabevi. Fiedler, L. A. (2003).

Dergipark makaleleri

KORKU EDEBİYATI (GOTİK EDEBİYAT) VE TÜRK ROMANINDAKİ ÖRNEKLERİ V. Özge YÜCESOY

ayrintidergi.com.tr/korkulan-hakikattir/

/nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/TEZ/42376.pdf

stringfixer.com/tr/Gothic_fiction

://www.novelheroes.com/tr/kahraman/doktor-samimi

://eskidergi.cumhuriyet.edu.tr/makale/1692.pdf

//www.24okur.com/turk-romani-icin-yeni-bir-tur-olan-gotik-edebiyatina-bir-bakis/