Ameliyat robotlarının tombul elleri yoktur, ince çubukları vardır ve bunlar asla titremez.

Pier Giu­lianotti

Herdaimmüreffeh ülkesinde doktorlar, hemşireler, işçiler, çöpçüler kısacası tüm çalışanlar insansı, pozitronik beyinlere sahip robotlardı. İnsanlar sayıca azdılar. Refah içinde, sadece strateji, bilgi gerektiren işlerde çalışır, yönetimsel kararlar verirlerdi. Herkes çok güzeldi, uzun yaşarlardı. Organik robotik parçalarla da eskiyen organlarını değiştirir, yeni göz, ayak, cilt dokusu derken yüz yaşlarına yaklaştıklarında kalp ve beyinleri dışında neredeyse her organlarında robotik parçalar olurdu ve iki yüz elliden önce de bu dünyayı terk ettikleri pek nadirdi.

Üreme de çok kısıtlıydı, çocuk, ergen sayısı git gide düşmekte olduğundan okullar kapatılmış, çocuklara bilgisayarla evde eğitim verilmekte, sokaklardaki çocuk parkları bir bir sökülmekte, oyuncakçı dükkânları kapanmaktaydı.

Bu ülkenin kraliçesi muktedir Tomris yüzeli yaşındaydı ama otuz zor görülüyordu, çok güzel, çok akıllı, çok kudretliydi. Her şeyden çok bir çocuk istiyordu, hamile kalamadığı için iki kocasını da boşamış, çok genç, henüz hiç organ nakli olmayan bir prensle evlenmişti. Ülkedeki tüm robot doktorlar bir türlü döllenmeyi başarılı yapamayınca, Şangrilla’nın efsanevi insan doktorlarından yardım istedi. Bu doktorlar aynı zamanda büyücü ve keşiştiler. Yedi doktor herdaimmüreffeh ülkesinin sarayının yakınında ormanlık alanda kendileri için inşa edilen büyük hastane/tapınakta çalışmaya başladılar ve kısa süre içinde Kraliçe Tomris hamile kaldı.

Nur topu gibi bir kız bebeğin doğumunu gerçekleştirmişlerdi. Tomris onlara minnettardı, “dileyin benden ne dilersiniz,” dedi.

Siyah uzun saç ve sakallarının gizlediği ucube yüzü, altın rengi kötürüm vücudu, delici kum saati şeklindeki mavi gözleri ile görende bir ürpermeye neden olan Büyücü lideri Raistlin muktedir Tomris’e baktı.

“18 yaşına gelince kızını bana eş vereceksin, benim tohumumla döllenecek, yeni bir insan ırkı oluşturacağız” dedi.

Kraliçe sinirden köpürdü, bir büyücü-doktor parçası nasıl böyle bir şey isterdi, bu adama kızını ölür de vermezdi. Zaten karışamazdı ki kızının kimi seçeceğine. Herdaimmüreffeh ülkesinde tüm kadınlar seçimlerinde özgürdü. Büyücüleri ülkesinden kovdu. “Pişman olacaksın,” diye bağırdı Raistlin.

Raistlin’in ikiz kardeşi Caramon, aracı koyup Kraliçenin huzuruna çıktı. Kardeşim çok güçlü bir büyücü ve istediğini alır ama belki ben kaderi değiştiririm dedi. Raistlin’in çocuğu olsun istemiyordu, Şangrilla’yı kendisi ve soyu yönetmeliydi. Tomris çözümü çok sevmedi ama kabul etmekten başka şansı yoktu.

Prenses altın sarısı saçlı, güleç yüzlü, çok akıllı, çok güzel bir kızdı, o büyüdükçe annesi, hatta robot dadıları bile hüzünleniyordu, bu hüzne hiç anlam veremez, neşe içinde sarayın çevresindeki ormanda oyunlar oynardı.

On sekiz yaşına bastığı gün Raistlin Herdaimmüreffeh ülkesine doğru yola çıkmıştı ki, Caramon’un planı devreye girdi ve sarayın etrafı cam bir fanusla kapandı ve içindeki tüm insanlar derin bir uykuya daldı. Kraliçe Tomris uzaktan kederle izledi olanları. Kızını bir daha göremeyecekti ama ölmesinden de iyidir diye düşündü. 

Yıllar, yıllar geçti. Cam fanusun üstü çeşitli bitkilerle kaplandı. İçeriye güneş ışığı girmediğinden robotlar da enerji sağlayamayarak sustular ve tüm saray derin bir suskunluğa boğuldu. Herdaimnüreffeh ülkesinin halkı da bu ormana girmedi bir daha. Doğumda olmadığından yavaş yavaş yaşlanıp, öldüler. Kalan bir avuç insan başka yerlere göç etti. Orman zamana terk edildi.

Prenses uyuyor! Ah, bırakın uyusun
Kutsal sığınağında Tanrı’nın, derin derin
Bir kez daha kutsal kılınsın bu oda
Bu yatak, melankolik, bir kez daha!
Yalvarırım Tanrım, gözleri açılmadan
Gömütüne hayaletler uğramadan
Uyusun prensesim!

Uyudu, uyudu Prenses. Tüm saray uyudu.

Caramon’un torunu, kendi büyük torunu Mete’ye 20. yaş gününde anlattı bu sarayı ve hikâyesini. Prensesle evlenip yeni insan soyunu oluşturmak onun göreviydi. Mete adamlarını topladı, uyuyan saraya bir keşif gezisi düzenledi.

Cam Fanusu büyük inşaat robot vinçleri ile kaldırıp, saraya girdi. Güneş girince içeri, önce robotlar uyandı. Sonra dedesinin verdiği uyandırıcı solüsyonla saray erkânını tek tek uyandırdı, en sonra da prensesi.

Mete prensesi o kadar da güzel bulmamıştı. Onca sene uykudan sonra zaten sağlığı da çok iyi değildi prensesin. O neşeli güzel kız, kurumuş kâğıt gibi bir cilt, dökülmüş saçlar, ağrılarla uyanmıştı yeniden yaşama.

Eskisi kadar güzel olsa da büyücü prensle evlenmek ister miydi? İstemezdi herhalde yeni uyanmıştı ve özgürce yaşamak istiyordu.

Mete saraydaki tüm robotları şarj edip, saray tebaasına veda etti. Şehir gelişip, ülke tekrar canlandığında vergi toplamaya gelecekti elbet. Belki prenseste sağlığına kavuşurdu o zaman.

Prenses yavaş yavaş orman yürüyüşlerine geri başladı. Ormanı tanımaya, tüm otları öğrenmeye gayret ediyordu. Terk edilmiş hastane/tapınakta bulduğu notları da okuyordu. Çağlar sonra Herdaimmüreffeh ülkesinin robot olmayan ilk doktoru olmayı kafasına koymuştu. Mete ise hiç ne aklında ne de kalbinde yer almıyordu.