Pazartesi14.com e-dergi kalemleriyle söyleşi dizimizin 2025 yılının ilk konuğu sevgili Işık Demirtaş.
Kendisi 1954 İstanbul Süleymaniye doğumlu. Erenköy Kız lisesinde okurken 1967 Aralık ayında babasının kaybının ardından ailesiyle Ankara Bahçelievler’e taşındı. 1994’te tekrar İstanbul’a dönünceye dek Ankara’da yaşadı. Okudu, çalışma hayatına atıldı, evlendi, anne oldu. İktisat Fakültesi mezunu. Bankacılık sektöründe kambiyo, dış ticaret birimlerinde uzun yıllar çalıştıktan sonra 1997’de emekli oldu. Daha sonra bir arkadaşıyla kurdukları limited şirket üzerinden çalışma yaşamına 2010’a kadar devam etti. Nihayet hayat 2010 yılında, içinde ilkokul yıllarında kıvılcımken artık kora dönüşen edebiyat sevdasının peşinden gitmesine izin verdi.
İlk kitabı “Efeyiman” 2014 yılında Ceres Yayınları tarafından basıldı. Halen Nükhet Eren Yaratıcı Yazarlık Atölyesi (NEYYA Edebiyat) üyesi olan Demirtaş, ikinci kitabının hazırlık sürecinde.
Işık Demirtaş’la kitabı Efeyiman üzerine görüştük.

Işık Hanım merhaba. Neyya Edebiyat’ın ilk katılımcılarından birisiniz. Öncelikle bu oluşumun yazı hayatınızdaki yeri ve etkisini öğrenebilir miyiz?
Merhaba. Bu yeri ve etkiyi yapılanları göstererek anlatacağım. Daha önce birkaç yazarlık atölyesine katılmışlığım vardı. Asıl edebiyat serüvenim Koşuyolu Mahalle Evi’nde başladı. Yani evet, Nükhet EREN’in gönüllü olarak yürütücülüğünü üstlendiği NEYYA Edebiyat topluluğunun bir üyesi olma ayrıcalığına sahibim. Bu gönüllü topluluk hep birlikte öyle sıra dışı güzelliklere imza attı ki… Edebiyat hayatın aynası ise, dünyada olup bitenleri yazdıklarımıza katıp kalıcılaştırmaya çalışıyoruz. Atölye olarak zaman içinde ortak yayınladığımız öykü kitaplarımız var. Üstelik diğer edebiyat atölyelerinden farklı olarak bazen semtimizdeki Validebağ Korusu’nu korumak adına öykülerle şiirlerle kitaplaştırırken bazen de Hasanpaşa Gazhanesi Bellek Öyküleri’ni havagazı fabrikasında çalışmış, mahallede oturanların tanıklıklarından yola çıkarak yaklaşık bir yıla yayılan özverili bir atölye sürecinde eserleştirebiliyoruz. Bir dönem Cemal Süreyya’nın Papirüs’üne yeniden hayat vermeye çalıştık. Şimdiyse dijital dünyaya geçişte Pazartesi14 e-dergimizle yolculuğumuzu sürdürüyoruz. Merak eden okurlar e-dergimizi takip ederek güncelde neler yaptığımızı görebilirler. 6 Şubat depreminde gündelik yaşamları alt-üst olanlara destek için Öykülerimiz adlı kitabımızla, gittiğimiz farklı şehirlerdeki kitap fuarlarında okurları da dayanışmaya kattık. Hatay Defne’ye bir yolculuk yaparak gördüklerimizi, hissettirdiklerini orada yaşayanlarla birlikte Zamanı Kırılan Şehir kitabımızda yan yana getirdik. TYS Hatay temsilciliği katkılarıyla Nisan 2025 de yayınlanacak. Yolculuğumuz, edebiyat serüvenimiz her pazartesi saat 14.00’ de Koşuyolu Mahalle Evi üst salonunda doludizgin devam ediyor.
Efeyiman oldukça etkileyici bir kitap ismi. Ne anlama geliyor? Kitap ismi olarak seçmenizin özel bir nedeni var mı?
Kitap ismi olarak EFEYİMAN’ın farklı olduğu kesin. Edebiyat kanonu açısından bir şey ifade eder mi emin değilim. Efeyiman, asıl adı Feyman olan Buluşma öyküsünün kahramanına, arkadaşlarının onu küçümsemek için taktıkları bir isim. Okul yıllarından tanışan erkek arkadaşların içlerinden birini kendilerinden farklı gördükleri için ötekileştirdikleri biri Efeyiman. Şimdilerde “akran zorbalığı” adlandırılmasıyla süregiden toplum hayatının yetişkinlikteki devamının hikâyesi. Kitaptaki öyküler, toplumdaki haksızlıkların da birey üzerindeki etkilerini aktarmayı deniyor.
Sivil toplum birlikteliğine, dayanışmanın gücüne inanan bir yazarsınız. Kitap boyunca fark ettiğimiz, sistemin olumsuzluklarında ezilen, sinen ya da mücadele eden karakterler biraz da buradan mı geliyor?
Özellikle kentlerde yaşam alanlarının öncelikle o alanda yaşayanlar tarafından korunması gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle mahalle dayanışmaları, birlikte ses yükselterek yanlışlıkların altının çizilmesi, sorunun çözümü için takip etmek, ısrarcı ve inatçı olmak adına vazgeçilmezler. Kitaptaki kurgu karakterlerim, tam da dediğiniz gibi yaşamın içinden geliyor.
“Efeyiman” on yedi öyküden oluşuyor. Öykülerin içeriğine baktığımızda hayata dair, özellikle de kentli yaşama dair gözlemler ve sorgulamalar okuyoruz. İş yaşamında kariyer edinmek, yükselmek, para kazanmak uğruna ihmal edilen aileler, aşk ve insanlar… Bu kapıları aralamaya nasıl karar verdiniz?
Zamana yayılan öyküler haliyle bizim gündelik yaşamda etkilendiğimiz farklı olaylardan besleniyor, boy atıyorlar. Şöyle de diyebilirim: Yaşadıkça içimde yer eden, biriken olayların etki gücüne bağlı olarak en yakıcı olanları sırası geldikçe öykülerde kendilerine yer ediniyorlar. Kararı onlar veriyor, ben değil.
Ana karakterler ve hikâyeleri oldukça gerçekçi. Gerçekçi karakterlerle kurgu yapmak zaman zaman zorlayıcı olabiliyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Gerçek karakterleri kurguya yerleştirip bir olay örgüsü içinde aktarmak biraz düşünmeyi gerektiriyor. Biraz da yazmayı, beğenmeyince yeniden yazmayı ve yeniden yeniden yazarak getirebildiğiniz en iyi haline sonunda razı olmayı…
“Yalnızlığın Dorukları” öykünüzde, üstüne yuvarlanan kayalarla nasıl baş edeceğini bilmeyen bir karakterin kendi tepelerini oluşturmasını anlatıyorsunuz. Bu öyküde aklıma Yunan mitoloji kahramanı Sisifos geldi. Onun cezalandırılma sebeplerini bir kenara bırakırsak; “Eleştirdiğimiz sistem sarmalından kurtulmak belki kolay değil ama mümkün.” Önermesini çıkarabilir miyiz?
Sisifos efsanesinde daha çok kader olgusu hâkim. Cezalandırılan kral da olsa cezasını çekmeye mahkûm. Yalnızlığın Doruklarının kahramanı ise kendisine dayatılanlara ailesinden başlayarak karşı geliyor, en iyi ve en güzeli ortaya koyma mücadelesinden vazgeçmiyor. Demokrasiden yana savaşan askere adadığı besteyi, gün gelip o asker imparatorluğunu ilan ettiğinde geri alıyor almasına ama içindeki yıkıntının tarifi mümkün değil. Yalnızlığın Dorukları, atölyede Bethoveen’ın 5. Senfonisini dinlediğimizde bana hissettirdiklerinin kâğıda dökümüdür.
“Banyo” isimli öykü de dikkat çekenlerden. Gregor Samsa pek çok yazara ilham oldu elbette. Ancak sizin öykünüzdeki böcek, dışarıyla daha çok ilgileniyor. Okura dışarda olup bitenleri anlatıyor ve en sonunda da bir martı tarafından yutuluyor. Modern insanın özgürleşme çabası olarak yorumlayabilir miyiz? Sizin için özgürlük nedir?
“Banyo”daki “Böcek” kendi koşullarının onu iradesi dışında getirdiği yeri kabul etmiyor. Dış dünyada kendisi olarak var olmanın ve keyif almanın yollarını arayıp buluyor. Sonunda da bir başka canlının bedeninde yaşamı devam ediyor. “Modern insanın özgürleşme çabası diyebilir miyiz?” sorunuza gelince aklıma şunlar geliyor: Öğretilen özgürleşme çabaları bizi özgürleştirmez. Modern insan dijital çağda o gün ne yemek yapacağını sabah yapay zekadan öğrenme “özgürlüğüne” sahipmiş gibi görünse de tek bir soru için bir bardak su kadar enerji harcandığını, asıl yapay zekayı “icat ettirenlerin” derdinin Gılgamış gibi ölümsüzlük olduğunu bilir mi acaba? Benim için de özgürlük, doğanın dengesi içinde kimselerin dayatması olmadan, kendimi sevdiklerimle birlikte istediğim gibi var etmektir.
Öykülerde fark ettiğim diğer konu “ses” önemli bir ayrıntı. İlk öyküde tekrar eden “tak tak” sesi, sonrasında Yıldırım Bey’in evinden gelen “silah” sesi, devin “yeri göğü inleten” sesi vb… Kitabınızın bütününde var olan “ses” olgusunu değerlendirebilir misiniz?
Antik filozofların “ruhun pencereleri” olarak tanımladığı beş duyunun edebiyattaki yeri yıkılmaz kaledir. Ses de bunlardan biri. Örneklediğiniz öykülerimdeki sesler: “tak tak” sesi gerilimi arttırmak, silah sesi Yıldırım beyin trajik sonuna işaret etmek, “devin yeri göğü delen sesi” sesin şiddetini güçlendirmek için kullanılmış. Özellikle “Yalnızlığın Dorukları”nda ağırlıklı metafor kullanımı var. Metafor kullanımı “Dereler Akar Gider” öykümde yeleklerin üzerindeki desenleri betimlerken de var. Aynı öyküde iş makinasının dağı delmesi esnasındaki ses de gök gürültüsü metaforuyla anlatılmış. Ses olgusu kitaptaki öykülerin çoğunda gerçek anlamlarında, bazılarında ise anlamı derinleştirmek, anlama renk katmak için kullanılmış.
Son olarak, ikinci kitabınızda neler yazmayı düşünüyorsun? Kitap haricinde başka projeleriniz var mı?
Öyküler neredeyse hazır. Yazmaya devam ediyorum. İkinci kitabım için özel bir tema kurgulamış değilim. Daha çok kent yaşamına dair öyküler. Haliyle yaşadığımız, bildiğimiz, hissettiğimiz, dert edindiğimiz şeyleri yazıyorum ben de. Bir anlamda yaşadığımız dönemin tanıklığını yaparken bunları yazıya döküyorum. Açıkçası edebiyat yolculuğunda kat ettiğim mesafenin yazdıklarıma nasıl yansıdığını da merak ediyorum. Bu yönüyle kitabın basılı halinin elime geçmesi heyecanını duyuyorum. Sanıyorum ben pek projeci biri değilim. Yolculuk, yolun götüreceği yeri bilsek de farklı dönemeçlerde seyahat serüvenine açık olmak bana göre. Dostlarım ve sevdiklerimle birlikte.
Katılımınız için teşekkür ederim.
Ben de söyleşi için teşekkür ederim. En iyiyi ve en güzeli gönüllü gerçekleştirme çabalarınız çok kıymetli. Karşılık bulmasını ve bulaşıcı bir hızla yaygınlaşmasını diliyorum. Kolaylıklar, sevgiler.


Sevgili Özlem Budak; Sevgili Işık Demirtaş; söyleşiniz öykü tadında çok güzeldi, lşık hanımı daha yakın tanıdık, sağolasınız…Hep iyi ve adil bir dünya isteyenlerin kalemleri hiç durmasın, sözleri hep söylensin. Sevgilerimle kutluyorum her ikinizi de, iyiliklerle hep var olun!…
Meleksima Alp
Efeyiman’i okuma şansım oldu. Her öykü hayatın içinden, gerçek ve derdi olan konulardi, özellikle bu ve anlatimi cok begenmistim. Kutluyorum sevgili arkadaşım 👏🏻
Efeyiman’ı ilgi ve keyifle okudum, kent yaşamının dolayısı ile modern yaşamın insanının açmazlarını, sıkışmışlığını anlatırken, diğer taraftan doğanın yağmalanmasını, kentin yaşam alanlarının giderek ranta çevrilmesini de ince bir duyarlılıkla gözlerimizin önüne seriyor yani aslında bir bakıma öyküleriyle zamanımıza tanıklık ediyor. Çok teşekkürler Işık, bizi kitabınla buluşturduğun için.
Efeyiman’ı zevkle okudum. Yeni kitabını da merakla bekliyorum. Eline, yüreğine sağlık Işık Abla. Yolun açık olsun.