Geçen yazımda Ataç’ın dil’e, düşünceye, “yapısalcılıktan önce yapısalcı” bir yaklaşımı olduğunu söyledim. “Bir düşünsel akım olarak yapısalcılık” demem daha doğru olurdu. Çok özetleyici, ivedi bir biçimde konuşacak olursak, yapısalcılık, özellikle Ferdinand de Saussure’ün her açıdan devrimci yapıtıyla –Cours de linguistique générale (Genel Dilbilim Dersleri), 1916-, oluşmaya başlayan bir akım. Ataç’ın yazdığı yıllarda, en azından Türkiye’de, Saussure henüz tanınmıyordu. Zaten bu yapıtın Avrupa’da ciddi biçimde okunup çözümlenmesi 1940’lı yılları bekler. Ataç, büyük olasılıkla, Saussure’ün yapıtını tanımadı; ancak belirtmeye çalışacağım gibi, dil olgusunu Saussure’e yakın biçimde, “yapı” ya da, Saussure’ün kullandığı kavramla, “sistem” biçiminde algıladı. Ataç, dil söz konusu olduğunda, ilgilenilmesi, düşünülmesi gerekenin, dilin hayal ürünü “öz”ü değil dilin “yapısı” olduğunu çok somut biçimde anlamış, bunun üzerinde yorulmaz bir çabayla kafa yormuş bir bilinçtir. Şu satırlara dikkat edelim:
“Tercüme ederken bir cümledeki kelimelerin değil, bütün cümlenin Türkçedeki karşılığını aramak gerektir. Bize yazarın ne demek istediğini bildiren kelimeler değildir, onların birbirlerile birleşerek meydana getirdiği bütündür. Düşünün bir kere: “Ben kırlarda gezmeğe gidiyorum” dediğimiz zaman o cümledeki kelimeleri kullandığımızın farkında mıyız? Biri bize: “Sen şimdi ben, kır, gezmek, gitmek sözlerini kullandın” dese belki şaşarız; kır ile gezmek neyse ne ama, ben ile gitmek sözleri bize yabancı gelebilir; çünkü biz ayrı ayrı kelimeleri değil, hepsinin birden bildirdiği şeyi düşünmüşüzdür. İnsan kelimelerle değil, cümlelerle düşünür. Demek ki tercümede de bir yazarın kullandığı kelimelere bağlanmak, onların hepsine ille bir karşılık bulacağım demek boştur; o yazarın meramını kavrayıp dilimizde onu anlatmağa çalışmak gerektir” (Ataç 1946, “Tercüme Üzerine”, s.237)
Ataç, çözümlemesel düzeyde, “bütün”ün “parça”dan önce geldiği ilkesini benimser. Bu bakış açısı Ataç’ı Aristoteles’e, özellikle Saussure’e yaklaştırır. Bilindiği gibi Aristoteles, Politika’nın birinci kitabında, şunu söyler:
«Demek ki polis (kent) aileden de, herhangi birimizden de önce gelir. Çünkü bütün (όλον, ôlon), zorunlukla, parçadan (μέρος, meros) önce gelir. Eğer beden yok olursa, ne el kalır ne ayak (yalnızca adları kalır). Öyleyse, polis’in hem doğal olduğu hem de her bireyden önce geldiği apaçıktır» (Aristoteles, Politika, 1253a)
Aristoteles’e göre parçalara anlam veren bütündür. Vücuttan kopmuş bir el ya da ayak ancak vücudun parçaları olarak düşünüldüğünde bir anlam kazanır. Bütünle ilişkilerinden soyutlanmış parçalar kendiliklerinde bir anlam taşımazlar. Bu görüş açısını Saussure’de de buluruz. Saussure, dil (“langue”) ile sözü (“parole”) birbirinden ayırır; dil “özü bakımından toplumsal, bireylerden bağımsız”, sözse, dil kullanımının “bireysel yanı”dır, dolayısıyla söz “ikinci derecede” önem taşır. Düşünür şunu da ekler: “dille sözü aynı görüş açısı altında toplamak hayal ürünü bir yaklaşımdır (chimérique)” (Saussure 1916, s.37/38). Şunu okuruz:
“Dil, toplum içinde, her bireyin beynine yerleşmiş bir izler bütünü biçiminde varlığını sürdürür; denilebilirse, tüm örnekleri bireyler arasında eşit biçimde dağıtılmış bir sözlüğü andırır. Dolayısıyla dil her bireyin ötekilerle paylaştığı bir ortak maldır; ancak bu ortak mal paylaşanların istencinin dışında yer alır.” (ibid., s.38)
Başka bir yetkin dilbilimci, Roman Jakobson, «dil evreninde özel mülkiyete yer yoktur; bu evrende her şey toplumsallaşmıştır» der. Bu bağlamda Saussure şu temel gözlemi yapar:
“Dilde, dil sisteminden önce var olan düşünceye de sese de rastlanılmaz; yalnızca, bu sistemden doğan kavram ayrılıkları ve ses ayrılıkları vardır (ibid., s. 166)
Saussure’ün bu gözlemini “sözlük” örneğiyle açabiliriz. Aynı dilde oluşturulmuş bir sözlük, örneğin Türkçeden Türkçeye, Fransızcadan Fransızcaya, vb., bir sözlük içinde anlam, dışarıdan gelen bir bilgiyle oluşmaz; son çözümlemede, bir sözcüğü tanımlayan sözcükler, kendi anlamlarının tanımı söz konusu olduğunda, tanımladıkları sözcüğün kullanılmasını gerektirebilir. Bu tür bir sözlük içinde sözcükler sözcükleri tanımlarlar; yani aynı dilde oluşmuş bir sözlüğün dışarısı yoktur. Bu önerme Saussure’ün yukarıda sistemle ilgili söylediği, dilde “yalnızca bu sistemden doğan kavram ayrılıkları ve ses ayrılıkları vardır” önermesinin dengidir. Ataç’ın, “insan kelimelerle değil, cümlelerle düşünür” önermesi Saussure’ün “sistem” kavramına yaklaştırılabilir. Yapısalcı dilbilim gibi, Ataç da, anlamın, dili oluşturan öğelerin (sözcüklerin) içinde değil öğeler arasındaki ilişkilerde, öğelerin yani parçaların birbirlerine eklemlenme düzeninde, dolayısıyla bütünden geçerek araştırılması gerektiği ilkesini benimser. Yapısalcı yaklaşımı ilgilendiren, öğelerin, hangi mantık doğrultusunda birbirlerine eklemlendikleri, birbirleriyle ilişkiye sokuldukları konusudur. Roman Jakobson şöyle der:
«Diller, ne dile getirebilecekleriyle (what they can convey)değil ne dile getirmeleri gerektiğiyle (what they must convey) birbirlerinden ayrılırlar” (Jakobson 1958, s.236).
Dikkatli okunduğunda Ataç’ın “öz-Türkçe” kaygısının, bağnaz bir kararlılıkla dili yabancı öğelerden arındırmaktan çok, Türkçede, neyin nasıl dile getirilmesi gerektiği bilinciyle iş görme kaygısı olduğu görülür.
Jakobson’un önermesini Ataç’ın çeviriyle ilgili şu gözlemi örneklendirebilir. Bir deliden söz edilen Fransızca bir romanda kedisine yemek verilen deli sürekli “je ne mange jamais” diyormuş. Ataç bu sözün Türkçeye nasıl çevrilebileceği üzerine düşünür.
“O fransızca söz kelime kelime çevrilince, ne kadar soğuk oluyor! ‘Ben asla yemem’, yahut: ‘Ben hiç yemek yemem…’ Tatsızlığından başka bana, fransızcasına da uymuyor gibi geldi” (Ataç 1946, “Tercüme Üzerine”, s.236).
Ataç şöyle sürdürür : Fransızcada sigara içmiyorsanız size sigara uzatıldığında « je ne fume jamais » diyebilirsiniz; bu deyimden kalkarak, delinin yemekle ilgili söylediğini “kullanmam” sözüyle çevirmek daha uygun düşer: “Böyle tercüme edildi mi, hem dilimize daha uygun bir cümle oluyor, hem de delinin meramını daha iyi anlatıyor” (ibid., 236-37). Şu temel gözlemi de ekler: “O gün anladım: tercüme ederken bir cümledeki kelimelerin değil bütün cümlenin türkçedeki karşılığını aramak gerekir” (ibid., s.237; vurgu eklenmiştir). Dile yapısalcı yaklaşım, her dilin, sonsuz anlamlama olanaklarını içinde taşıdığını, dolayısıyla herhangi bir dile yetersiz, ya da eksik dil gözüyle bakmanın bir temeli olmadığını var sayar. Ataç’ın şu gözlemi yapısalcı yaklaşımını çok sade bir şekilde dile getirir:
«Herhangi bir dilden kitap, sadece bir cümle tercüme ederken Türkçenin eksiklerini hepimiz duyduk, hepimiz de ya saçlarımızı yolup, ya yumruklarımızı ısırarak: «Bu dilde söylenemez ki bu söz!..» dedik. Zamanla görgüm arttığı için midir nedir? Düşüncem de değişiyor. Türkçenin eksiklerinden çok kendi eksiklerimi duymağa başlıyorum. Artık: «Bu dilde söylenemez ki bu söz!..» dediğim pek olmuyor; onun yerine; «Elbette vardır Türkçesi bu sözün; ama nedir? Ben bulamıyorum» deyip üzülüyorum.» (ibid., s.235)
Ataç’ın bu gözlemi Jakobson’un şu ışıklı değerlendirmesiyle bire bir örtüşür:
«Her kavramsal deneyim (cognitive experience) var olan herhangi bir dile aktarılabilir, o dilde sınıflandırılabilir. Eksiklikle (deficiency, yetersizlik) karşılaşılan her yerde, aktarmalar (loan words, ödünç kelimeler) ve aktarma çevirilerle, yeni sözcükler ve anlam kaymalarıyla (semantic shifts) yani sonunda dolaşık anlatımlarla [yan cümlelerle] terminolojiye (anlatıma) yeterlik kazandırılabilir, güç verilebilir » (Jakobson1958, s.234)
Her dil, tanımı gereği, dile gelebilecek anlamın tümünü dile getirme yetisini içinde taşıyan hayran bırakıcı bir yapıdır. Yapı söz konusu olduğunda, Doğu Batı gibi, eski yeni, ilkel gelişmiş, eksik tamam, küçük büyük, kısaca yanlış doğru gibi aşırı derecede genel karşıtlıkların çözümlemesel temelden yoksun oldukları ortaya çıkar. Yapısal gerçeklikler nitelikleriyle ele alındıklarında diller arasında mutlak bir eşitlik vardır; her kültür bir dille var olduğu, bir dilden doğduğu ölçüde, kültürler arasında da aynı mutlak eşitlikten söz edebiliriz. Claude-Lévi Strauss’un şu gözlemi temel bir önem taşır:
“Doğrusunu söylemek gerekirse çocuk toplum yoktur; bütün toplumlar, çocukluklarının ya da ergenlik çağlarının güncesini tutmayanlar da içlerinde olmak üzere, olgundurlar” (Lévi-Strauss 1952, s.391).
Yapısalcı yaklaşımın gözünde her dil «olgun» bir yapıdır. Sorun bir dilin güçlü olup olmadığı değil işlenme koşullarını, yani yaratı koşullarını, anlam üretme koşullarını elde edip etmediği sorunudur. Ataç’ın dediği gibi:
“Düşünen kimse, kişioğlunun büyüklüğünü, gücünü kavrar, isteyince bütün dilleri ilerletip geliştirebileceğini anlar, bunun için de bir dili aşağı görmez, kötü görmez. Bilin ki türkçeyi beğenmiyen, arapçayı, fransızcayı, daha bilmem neceyi de gerçekten beğenip sevemez; kişioğluna inanmaz ki kişioğlunun diline inansın.” (Ataç 1957, “Dayanışma” s.160).
Bir dilin, yapı niteliğiyle, neyi isteyip istemediği, neyi gerekli kılıp kılmadığı konusunda Ataç’ın, Türkçede, “ve” bağlacı üzerine söyledikleri çok anlamlıdır:
“Konuşurken, şöyle eş dost ile konuşurken kimsenin “talim VE terbiye” dediğini “Yapı VE Kredi Bankası” dediğini duydunuz mu hiç? Kimse söylemiyor VE’yi, “talim-terbiye” diyoruz, “Yapı-Kredi Bankası” diyoruz. Dilimizde VE yok da onun için, istedikleri kadar uğraşsınlar, sokamıyorlar. Türkçede, konuşma türkçesinde, VE’den bir kaçınma, bir tiksinme var. Oysaki yazılara dolduruyorlar VE’yi (…) VE’yi konuşurken gerekli bulmadığımıza göre, atabildiğimize göre, yazı dilinden de atabiliriz! İşlerine gelmez, onun yazıya bir kibarlık, derinlik verdiğini sanıyorlar, boncuk diye kullanıyorlar onu.” (Ataç, 1972a, “20 Nisan 1953”, s. 59)
Başka bir yerde şunu okuruz:
“Kimi yazarlarımız onsuz [“ve”siz] edemeyeceklerini, edilemeyeceğini söylüyorlar. Mübarek olsun! tepe tepe kullansınlar, isterlerse her kelimeden sonra bir ve koysunlar da zaten anlaşılmayan yazıları büsbütün anlaşılmaz olsun” (Ataç 1958, “Daldan Dala”, s.26)
Anadili Türkçe olan çocuk «ve» kullanmaz. Henüz “edebiyat yapma” hevesine kapılmamış çocuk asla ‘bugün anne ve babamla çarşıya gittim’ demez; ‘bugün anne babamla çarşıya gittim’ der. Çünkü dil, çocuğun beynine, bir takım dilbilgisi kurallarıyla değil bir bütün halinde, yani yapı olarak girer. Bu yüzden Türkçe dili, çocuktan, “ve”den kaçınmasını ister. Nitekim Türkçe masallarda “Kerem ve Aslı”, “Ferhat ve Şirin”, “Arzu ve Kamber” değil “Kerem ile Aslı”, “Ferhat ile Şirin”, “Arzu ile Kamber” başlıklarını buluruz.
Yapıya verdiği önem yüzünden Ataç, çoğun, bir yazı okuduğunda, dile getirilmeye çalışılan düşünceden önce düşüncenin nasıl dile getirildiğine dikkat eder. İngilizceden çevrilmiş bir kitabın başında okuduğu şu cümleyi alıntılar:
“Her yazar değişik sayı ve nisbette, hem öğücü, hem de yerici mektuplar alır” (Ataç 1957, “Dil”, s.174-175). Yazar herhalde şunu söylemek istiyor der: “Bütün yazarlara birtakım mektuplar gelir, kimine az, kimine çok, övenleri de vardır içlerinde, sövenleri de” (ibid., s.175).
Çevirmen, savrukluğu, özensizliği, edebiyat yapma saplantısı yüzünden gereksiz yere okurun kafasını karıştırıyor, okuru yoruyor. “Nisbette” teriminin cümleye “edebî” bir derinlik getirdiğini düşünüyor, oysa anlamı bulandırmaktan başka bir şeye yaramıyor. Okur “neyin oranı?” diye sorduğunda yanıt yok. “Hem … hem” deyimi, düşünüldüğünde, dile getirilmek istenen anlamı tümüyle saptırıyor. Ataç’ın altını çizdiği gibi, okur, bu deyimden, söz konusu mektuplarda, “o mektupların her birinde övgü ile yergi karışmış” anlamını devşiriyor (ibid.). Oysa söylenilmek istenen o mektupların kiminin övücü, kiminin yerici olduğu.
Başka bir örnek: Ataç Keziban’la konuşmalarından birinde, “hayal” sözcüğünü, daha iyi bir karşılık bulununcaya değin kullanmanın kendisini pek rahatsız etmediğini ancak “hayalî” diyemiyeceğini söyler. Nedenini soran Keziban’a, “hayal demekle ancak bir kelimeyi almış oluyorum, hayalî deyince, yani eski adile “nisbet i’si”ni kullanınca bir yığın kelimeye yer vermiş olurum” der (Ataç 1946, “Dil Üzerine”, s.277). Başka bir deyimle “nisbet i’si” salt bir sözcük değil bir “ek”, Arapça dilinin yapısal bir dilbilgisi özelliğidir. Bu özellik başka bir dile taşındığında yapı karmaşasına yol açılır. Herhangi bir dilin kendi yapısında kolaylıkla ürettiği ya da üretebileceği bir ek başka bir dilden alınırsa, bir yapının gereklikleri başka bir yapıya dayatılmış, bir yapı bir yapıya bağımlı kılınmış olur.
Bu tür örnekler çoğaltılabilir. Ataç’ın gözünde, yazı yazımak, söz söylemek, her şeyden önce, dile getirmek istenilen düşünceyi dilin isterlerine uygun kılma çabasıdır. Düşünmek, sürekli, ‘dil benden ne istiyor?’ sorusunu sormaktır.
Ragıp Ege
Kaynakça
ARISTOTE, Politque, Livres I et II, Texte établi et traduit par Jean AUBONNET, (bilingue), Paris, Société d’Edition “Les Belles Lettres”, 1968; ARISTOTELES, Politika, Çeviren TUNCAY Mete, Remzi Kitabevi
ATAÇ, Nurullah [1946], Günlerin Getirdiği, Bütün Eserleri, Varlık Yayınevi, İstanbul, 1967, s.71-315
ATAÇ, Nurullah [1957], Söz Arasında, Bütün Eserleri, Varlık Yayınevi, İstanbul, 1970, s.145-210
ATAÇ, Nurullah [1958], Okuruma Mektuplar, İstanbul, Can Yayınları, 1989
ATAÇ, Nurullah [1972], Günce I [1953-1955], Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları
JAKOBSON, Roman [1958], « On linguistic aspects of translation », in Roman Jakobson, Selected Writings, II, Word and Language, The Hague – Paris Mouton, 1971, pp.260-66
LEVI-STRAUSS, Claude [1952], “Race et histoire”, in Anthropologie structurale deux, Paris, Librairie Plon, 1973, s.377-422
SAUSSURE, Ferdinand de [1916], Cours de linguistique générale, Paris, Editions Payot & Rivage, 1995 ; Türkçe çeviri : Genel Dilbilim Dersleri, Çeviren VARDAR, Berke, Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları, 1978

Sözcükler olmasaydı insan denilen yaratık doğasından hiç kopmazdı belki de