Telefonundan bildirim geldi. Saat 8.50 olmuştu. Kim bilir kaç saattir, yatar pozisyonda elinde telefonla mıhlandığı kanepeden kalkıp salondan, mutfak alanına doğru yöneldi. Hızlıca bir şeyler atıştırıp toplantıya oturması gerekiyordu. Buzdolabının kapağını açarken uyarı geldi:

            “Sebzelikte çürüme tespit edildi.”

Kapağı açtığında dışarı yayılan koku burnundan girdi ve midesinden çıktı. Ağzının içine kustu. Daha dün aldığı domateslerden biri çürümüştü. Genetik mühendisliği harikası olarak pazarlanan sarı domatesin, sanki terlemiş gibi tüm suyu dışarı akmış, kabuğu nokta nokta kızarmıştı. Böylesine minicik bir şeyden böylesine berbat bir koku çıkmasına hayret ederek sebzelikten alıp geri dönüşüm giderine attı. Şimdi buzdolabında bıraktığı pisliği temizlemekle kaybedecek vakti yoktu. Birazdan online toplantısı başlayacaktı. Umarsızlıkla kapağı kapattı, iştahı kaçmıştı.

Kahve makinelerini geçip koridorun duvarlarından yerlere taşan tablolarının arasından odasına ulaştı. Hiçbir zaman toplamadığı yatağının karşısında duran her daim tıklım tıkış gardırobunun kapağını açtı. Yalnızca bir üst seçmesi yeterliydi. Bilgisayar ekranından “kurumsal” görünecek bir bluz. Öğrenciyken kurumsal bir işte çalışacağını söyleseler hayatta inanmazdı. “Aman kızım mutlu ol, sevdiğin işi yap, strese gerek yok, hayat çok kısa, kuşlar uçuyor, bla bla bla” sözleriyle büyütülen bir kuşağın neferi olarak en sevdiği işi yapmak üzere resim bölümüne girmişti. Başlangıçta her şey çok güzeldi. Atölyede sabahlara kadar çalışmalar, sergi hazırlıkları, kokteyller, workshoplar, yarışmalar, müze ve galeri gezmeler… Hayalleri gerçek olmuştu. Ayrıca annesinin yegâne arzusunu gerçekleştirmiş ve “Mutlu” olmuştu —ta ki resim boyalarının parası aylık harçlığını geçene kadar! Dolaptan hırsla en kurumsal bluzunu çekip çıkardı. Giyindi, saçını taradı, yanaklarına birazcık allık, dudaklarına da azıcık ruj sürdü. Artık yalnızca kendisini sergilemek için kullandığı boyalara harcıyordu maaşını. Yine de biraz renk görünce aynada, içi açıldı, mutlu oldu. Toplantısı başlamak üzereydi. Salondaki masaya, bilgisayarına doğru giderken Aleksa’nın sesi geldi:

“Günaydın! İşte 7 Temmuz Salı günü için yapılacaklar: 9.00 Ekip Toplantısı, 14.00 Müşteri Proje Sunumu, 16.00 Wrap-up. Gelen e-postalar: Rüzgar Yıldırım, İklim Departmanı, Enerji Komisyonu, Şevval Karasubaşı. Dış ortam 49 derece, iç ortam 22 derece.”

“Rüzgar Yıldırım” ismini duyunca irkildi. O olaydan sonra tüm sosyal medya hesaplarından engellemişti. Demek bir tek e-posta platformu kalmıştı engellemediği. Yine de ondan gelen e-postayı silmedi. “Öğle tatilinde bakarım… Belki de bakmam, neyse sonra karar veririm” diyerek toplantı penceresini açtı. Açar açmaz Şevval bağlandı.

            “Günaydın Yaprak Hanım nasılsınız?”

            “İyiyim Şevval Hanım siz?”

“Açıkçası pek de iyi değilim. Üst üste 78 gün sıcaklık rekoru ne demek! Sabah akşam çalıştırıyorum klimayı; arızalanacak diye ödüm kopuyor vallahi.”

            “Evet, biraz uzun sürdü bu sefer.”

“Ama insanların yaptıkları da az değil, yüzyıllarca sen sömür, tüket, kirlet; e bir yerde doğa da intikamını alacak tabii. İş işten geçtikten sonra yasaklar, şunlar bunlar… Şimdi bir de iklim drone’ları gezip geceleri klima çalıştıran evleri tespit edecekmiş diyorlar.” 

Pankhora’dan sonra klima taktırmak yasaklanmıştı. Yaprak hatırlamıyordu, o zamanlar çok küçüktü, ama sonrasında defalarca anlatıldığı için biliyordu; 2020’de tüm insanları etkileyen pandemiden (demi, insanlar anlamına gelen demos’dan geliyordu) sonra bu kez yalnızca insanları değil tüm dünyayı (khora yaşamın oluşması için gerekli olan yer demekti) etkileyen iklim krizi için küresel çapta önlemler alınmış, pek çok şey yasaklanmıştı. Benzinli arabalar, plastik, çelik-çimento üretimi, ambalajlama, büyükbaş hayvancılık, uçak seyahatleri ve klimalar. Klima almak isteyenler yeraltı evlerine yönlendiriliyordu. Enerji verimliliği yüksek, kutu gibi evler inşa edilmişti metro seviyesine. Yaprak, bu yaşta mezara girmem ben, diyerek bir süre ev aramış ama kliması pandemiden kalmış evler bile ateş pahası olunca çareyi annesinden kalan bu küçük, ama akıllı (“yapay akıllı” diyordu Yaprak) eve yerleşmekte bulmuştu. Şehrin çok dışında, çok ıssız bir yerdeydi ama müstakil olduğu için seviyordu burayı. İnsan derdi yoktu.

“Yok artık!” dedi Yaprak. “Ölmemizi istiyorlar resmen.”

“Öyle valla, nüfusu azaltmak istiyorlar… Aslında doğa için hiç de fena olmazdı… Ayy, neyse bu konulara girmeyelim şimdi, eko-anksiyetem artıyor vallahi. İşimize bakalım biz. Çizimleri revize edip göndermiştim dün akşam. Aldınız mı mail’imi?”

            “Bir saniye açıyorum” diyerek e-posta penceresine tıkladı. Şevval’in gönderdiği e-postayı ararken Rüzgar’ın ismini gördü. Sabah Alexa’nın anonsundan sonra bu kez gözleriyle görmüştü: Rüzgar Yıldırım. Üniversitenin dağcılık kulübünde başlayan tutkulu ilişkileri, Rüzgar’ın doktoraya kabul almasıyla bir anda, bıçakla kesilmiş gibi sona ermişti. İklim Bilimi çalışacaktı Rüzgar. Yaprak inanmıyordu iklim krizinin insanlar yüzünden olduğuna. Doğal döngüsü bu dünyanın, daha önce beş kitlesel yok oluş yaşanmış, bu da altıncısı, ne yaparsak yapalım değiştiremeyiz, diyordu. Bir tek bu yüzden tartışıyorlardı. Aslında ikisi de doğa aşığıydı. Pankhora’dan sonra doğa yürüyüşleri yasaklanınca ikisi de çok üzülmüş, her buluşmalarında evdeki büyük ekranda, doğa sporları sitelerinin sanal gezilerine katılıp yasaklar kalkınca ilk gidecekleri yer konusunda hayaller kurup durmuşlardı. Fakat Rüzgar’ın adeta ortadan kaybolmasıyla hepsi son bulmuştu. Sonradan, Yaprak onun ‘yasakçı’ hükümetin Enerji Komisyonu’nda görev aldığını duyunca tüm sosyal medya hesaplarından engellemişti. Oysa ormana kamp yapmaya gittiklerinde birlikte oldukları o ilk akşam, yıldızları seyrederken Rüzgar, Vega ve Altair’in hikâyesini anlatmış, “Aramıza samanyolu bile girse her sene buluşacağımız o bir günü sabırla bekleyeceğim” diyerek Yaprak’ın kalbini çalmıştı. Anlattığına göre, Japon mitolojisinde, Vega harika kumaşlar dokuyan bir tanrıça, Altair ise sığır çobanıymış. Vega bir gün yeryüzüne indiğinde Altair’i görmüş ve âşık olmuş-muş. Fakat Vega’nın babası Gökyüzü İmparatoru çok sinirlenmiş ve ikisini ayırarak aralarına samanyolunu koymuş-muş. Ancak yılda bir kez, yedinci ayın yedinci gününde buluşmalarına izin vermiş-miş…

“Eee ne düşünüyorsunuz Yaprak Hanım? Bu gönderdiğim şablon üzerinden çalışabilir misiniz?”

Şevval’in sesiyle daldığı düşüncelerden kafasını kaldırıp toplantı penceresine geri döndü:

“Evet, şimdi baktım, gayet güzel olmuş! Fakat bu güncellemede ses kullanmasak mı? Enerji paneli zaten kırmızı yanıyor, strese sokuyor insanı; üstüne bir de sesli uyarı.”

Bir an durdu, sonra sinirli bir gülümse ile ekledi:

“Oldu olacak klimaların kontrolünü panele bağlayalım da otomatik olarak kapansın kırmızı olunca.”

Yaprak, proje ilerledikçe gerginliğin arttığını hissediyordu. İklim karşıtı söylemlerinin Şevval’i rahatsız ettiğini biliyordu; oysa bu işe onun sayesinde girmişti. Anneleri çocukluk arkadaşıydı. Gerçi Şevval, Yaprak’tan pek hoşlanmıyordu. Tasarım konusunda bu kadar yetenekli olmasaydı, çoktan gönderirdi ama işte bir de annesi vardı tabii. Şevval, Yaprak’ın blöfünü görüp artırmaya karar verdi:

“Aslında hiç fena bir fikir değil, bence siz bunun üzerine çalışın, 16.00’daki toplantıda üstünden geçelim.” dedi.

Yaprak dişlerini sıkarak “Peki!” demekle yetindi. Bir an önce toplantının bitmesini istiyordu. Öğle arasına bir sürü iş çıkmıştı yine. Önce dolabı temizleyip bir şeyler yemeye karar verdi. Tam eline bezi aldığı sırada kapı çaldı. ”Bir şey de sipariş vermemiştim ama kim olabilir ki bu saatte dışarı çıkmaya cesaret etsin” diye düşünerek bakmaya gitti. Kapıyı açtığında içeri giren sıcak hava yalnızca açıkta kalan tenini değil saçlarını ve hatta kafa derisini bile yaladı. Afallamış bir şekilde etrafa baktı ama kimseyi göremedi. Sağda solda birileri olabilir mi diye bakmak için bir adım dışarı attı ve o anda kapının arkasından kapandığını duydu. Döndü, “Aleksa kapıyı aç!” dedi. Kapı açılmadı. “Aleksa – kapıyı – aç” diye tane tane söyledi. Açılmadı. Panelin manüel kontrol kapağını açıp şifresini girdi. “Yanlış şifre, tekrar deneyiniz!” uyarısı geldi. Ayakları yanmaya başlamıştı. Yanlış tuşladığını düşünerek, aynı sayılara dikkatlice yeniden bastı. Tekrar “yanlış şifre” uyarısı geldi. Başka bir şifre denerse ve çalışmazsa açılması için önce polislerin gelmesi gerektiğini biliyordu. Bu da bu havada ölüm demekti. Paniğe kapılmamaya çalışarak boğazını temizledi ve tekrar Aleksa’ya kapıyı açmasını söyledi ama yine açılmadı. O sırada saatinden uyarı geldi. Rüzgar bir e-posta daha atmıştı. Bu sefer açtı, okudu: “Benim sesimi duymadan sakın kapıyı açma, sana doğru geliyorum, her şeyi anlatacağım” yazıyordu. Yaprak donakalmış bir şekilde saatine bakarken alnından damlayan terin saatin ekranına düştüğünü görünce kapı açılmazsa hipertermiye gireceğini anladı. Cildi iğneler batmış gibi nokta nokta kızarmış, kalp atışları hızlanmıştı. Çözüm olmayacağını bilerek çaresizlikle bağırmaya başladı “ALEKSA KAPIYI AÇ! AÇ! AÇ ŞU LANET KAPIYI!” derken evin dış duvarlarına asılı olan klima motorlarının sesinin bir anda kesilmesiyle Yaprak’ın sesi de havada asılı kaldı. Yaprak evin girişindeki enerji panelinin kırmızdan yeşile döndüğünü gördü. Bilinç bulanıklığının başladığını düşündü. Üzerine bir ağırlık çöktü, elleriyle kapıya tutundu. Midesi çok fena bulanıyordu, tüm bedeni yapış yapış olmuştu, daha fazla dayanacak gücü kalmadı. Elleri tutunduğu kapıdan yere doğru kayarken bedeninin geri dönüşüme gönderileceğini düşündü. Yaprak yere düştü, gözleri kapandı.

Evren Bay Şengül