Susmalarım birikiyor. İçim bir susma kumbarasına döndü. Cümlelerimin tarlaları çoraklaştı. Sözcük tohumlarım tükendi, konuşma kıtlığı yaşıyorum. Ne desem boş ne yapsam boş. Bazı yerler var ki orada konuşulmaz sadece susulur. Susmaktan öte hiçbir şey yapılamaz. Bir mezar taşı gibi olur ağzım. Soğuk sadece soğuk bir mezar taşı… Ölgün dilim, boylu boyunca uzanmış ağzımın teneşir boşluğuna. Selâsını okuyor bir mahkeme; vakitsiz, anlamsız bir selâ. Kulaklarım selâyı duyunca bedenim kefene bürünüyor. Hadi bakmayın öyle! Durun cenaze namazıma! Ne tuhaf; tek yas tutanım Tanrı. Ölüler kadar suskunlaştı diriler. Şahit yok! Delil yok! Hikâye uzun, şaşkınım; hangi ara bu hikâye benim oldu? Oysa ben daha şu bu yaşındaydım. Hangi ara kefenlenen ya da kafeslenen kuş oldum?
Geçiyordum o sokaktan gördüğüm ise bir adam, bir kadın, bir çocuk, bir pazar, bir yaşlı ve bastonu. Sabah saatleriydi. Evet, bir biber bulutu çöktü sokağa, oradan burnuma ağzıma kaçtı ve kafamda bir sopa! Ne oldu bana demeden kayboldum. Kayıbım, ölüyüm, tutukluyum. Neden mi? Bilmiyorum Kimseler de bilmiyor. Herkes o yüzden suskun. Adım yok. Sesim de yok. Kayıpların sesi yok, öldürülenlerin sesi yok. Suçsuz tutukluların sesi yok. Öylece Suslar Ülkesi’ne gömülür isimsizler.
Bilir misiniz? Sokağım yok, kapı numaram yok, sağım yok, solum yok, tarifim yok benim. Bildiğim tek bir şey var; çocuktum ben, kadındım ben, anneydim ben, sevgiliydim ben, delikanlı damarı tutan bir sempatizandım ya da coşkun bir vatansever ya da kendini asi bir devrimci sanan… İşte böyle bir şeydim. Sadece çocukça bir kalpte oyun oynarken iyi bir şeyler yapmaya çalışırken enselendim ensemden. Belki de avukattım, öğretmendim, doktordum. Kırıldı kalemim, kalemler sustu. Yargıcın çekici kırıldı sonra adalet terazisinin zinciri koptu. Hakkımın olduğu kefenden nar gibi yerlere saçıldı içinde bana ait olan ne varsa. Sonra mı?
Sonra adalet sustu.
Yadişah KILIÇ
