Seninle başlar her şey…
Ve seninle biter.
Yeryüzündeki her şey senin bir uzantın,
Her yol sana çıkar.

Omuzlarındaki yük,
Evrenin ağırlığından ağır.
Ve yine de, en az görülen sensin,
En az fark edilen.
En çok ihmal edilen,
En az onaylanan…

Senden kusursuz olman beklenir,
Oysa dünya vasatın gölgesinde.
Gözlerini kapat bir an,
Yüksek bir tepede durduğunu hayal et,
Rüzgâr tenini okşarken,
Zamanın, yerçekiminin, sorumlulukların
Sana dokunamadığı o kısacık anda…

Ve tam o an, binlerce el seni çekiştirir,
Aşağıya, derinlere…
Çünkü dünyanın tüm günahları sende toplanmıştır.
Ve tarih, seninle başlar…

Tarihi Başlatan: Lilith

Lilith… Bir yanı tarihin ilk feminist figürü, diğer yanı ilk kadın şeytan… Hangi perspektiften bakarsan bak, onun hikâyesinde cinsiyet temelli statükoya bir başkaldırı, bir isyan, hatta bir devrim arayışı görürsün. Belki de feminizmin ilk kıvılcımları, kadın hakları mücadelesinin en eski yankıları onunla başlamıştır.

Mitolojik anlatılarda – Sümer, Babil, Pers ve Gılgamış destanlarında – yeraltına hükmetmeye çalışan, Adem’den önce yaratılmış ve itaat etmeyi reddettiği için sürgün edilen bir figür olarak geçer. O, boyun eğmeyen kadının simgesi, ataerkil düzenin kabul edemediği dişil gücün cisimleşmiş hâlidir.

Rönesans sanatında bile izleri sürülebilir. Michelangelo’nun Sistina Şapeli tavanına işlediği İlk Günah ve Cennetten Kovuluş sahnesinde, Havva’yı yasak meyveye yönlendiren yılanın başı, dikkatle bakıldığında, kadın suretindedir. Kimilerine göre bu, Lilith’in sanat tarihindeki en sembolik temsillerinden biridir; hem baştan çıkarıcı hem lanetlenmiş bir figür olarak…

Lilith, yalnızca mitolojinin değil, tarihin, sanatın ve düşüncenin en çetin sorularından biridir: O, gerçekten bir lanet mi, yoksa özgürlüğün ve başkaldırının zamansız sureti mi?

Bir yılan… Peki.

Kadın olmak neden hep kötülükle anılmak zorunda?
Neden her hikâyede bir günaha zincirlenir?

Bu, erkeklerin ona biçtiği bir kader mi?
Onun içinde taşıdığı gücün büyüklüğünü bilenler mi yükledi bu laneti?
Belki de asıl korktukları, onun değiştirme ve dönüştürme kudretiydi.

Ya asla fark etmesin diye?
Ya doğmadan omuzlarına yüklenen günahın ağırlığıyla ezilsin, gözünü açamasın, kendi gücünün farkına varamasın diye?

Kim bilir…

Kutsal kitapların aktardığı yaratılış hikâyesinin aksine, Adem ve Lilith başlangıçta eşittir. Lilith, Adem’in kaburga kemiğinden değil, tıpkı onun gibi toprak ve kilden yaratılmıştır. Ama patriarkal düzenin temelleri üzerine kurulu bir toplum, böyle bir eşitliği nasıl kabul edebilirdi?

Dahası, Lilith yalnızca eşit yaratılmakla kalmaz; Adem’e boyun eğmeyi, ona itaat etmeyi reddeder. Bu, bir isyanın başlangıcıdır. En nihayetinde cennetten kaçar ve Kızıldeniz’de şeytanlarla birlikte yaşamayı seçer.

Adem ise cennette yalnız kalır. Bunun üzerine Tanrı, ona boyun eğecek bir eş yaratır: Havva. Ama bu kez topraktan değil, Adem’in kaburga kemiğinden… Böylece Lilith’in adı silinir, onun hikâyesi unutulmaya yüz tutar.

Ancak Lilith’in öfkesi dinmez. Bir iblis suretine bürünerek cennete geri döner ve Adem ile Havva’yı yasak meyveyi yemeye teşvik eder. Sonunda, ikisi de cennetten kovulur.

Ve işte, tam da o anda tarih başlar.

İbrani mitolojisine göre, Lilith ne bir tanrıça ne de bir ruhani varlıktır. O, Adem gibi topraktan yaratılmış bir insandır ve onun ilk eşidir. Cinsiyetler arası mücadelenin ilk izleri, Adem ve Lilith söylencelerinde açıkça görülür. Çünkü Lilith’in itaatsizliğinin temelinde, Adem’le eşit olma isteği yatar. Onun gerekçesi nettir: İkisi de aynı maddeden, topraktan yaratılmıştır.

Ancak bu isyanın bedeli ağırdır. Lilith önce bir çocuk katili olarak damgalanır, ardından ataerkil tarih ve kültür tarafından silinmeye, unutturulmaya çalışılır. O, bir yandan efsanevi bir dişi figür olarak yüceltilirken, diğer yandan şeytanın anası olarak lanetlenir.

Yahudi mitolojisinde Lilith, “kısır ama cinselliğe sahip en büyük dişi şeytan” ya da “tüm kötülüğün lideri” olarak tasvir edilir. Başka bir deyişle, “Eril Tek Tanrı İnancı”nın karşısındaki en büyük kötü karakterlerden biri olarak görülür.

Tehlikeli ve acımasız olduğuna inanılan Lilith’e karşı, çeşitli kültürlerde yeni doğan çocukları korumak için özel tılsımlar kullanılmıştır. Örneğin, Anadolu kültüründe Albasması olarak bilinen ve hem anneye hem de bebeğe zarar vereceğine inanılan Lilith’e karşı, beşiğe kırmızı tülbent bağlanır. Halk inanışlarında yüzyıllar boyunca varlığını sürdürmesinin ve zamanla cadılarla özdeşleştirilmesinin temelinde de bu korkular yatar.

Ortaçağ’ın başlarında Lilith, Yahudi mistisizminin temel metinlerinden biri olan Kabala’da, erkekleri baştan çıkaran ve uğursuzluk getiren bir dişi şeytan olarak tarif edilir. Ancak Lilith efsanesi burada da durmaz; Ortaçağ’ın sonlarına doğru, toplumu kasıp kavuran cadı avları ve büyücü histerisiyle birlikte, kadınları baştan çıkarma konusunda Şeytan’ın en büyük yardımcısı haline gelir.

Artık onun güzelliği ve baştan çıkarıcılığı, sadece korkulan değil, aynı zamanda lanetlenen ve cezalandırılan bir güçtür. İnsanlar bir yandan büyü ve tılsımlarla Lilith’ten korunmaya çalışırken, diğer yandan onun etkisinden kaçamaz hale gelirler.

Zamanla herkes Lilith’in tehlikeli yönünü bir kenara bırakıp, onun yaratılış efsanesine odaklanmaya başlar. Aslında mesele yalnızca bir efsane değil, Adem ve Lilith’in yaratılış açısından eşit konumda olup olmaması üzerine yürütülen bir tartışmadır. Bu, özünde bir eşitlik meselesidir—ya da daha doğrusu, kadim bir eşitsizlik sorunu.

Psikanalist ve araştırmacı Siegmund Hurwitz, “Adem ile Lilith arasındaki güç savaşı”nı, tarihin başlangıcından bu yana süregelen patriarkal sistemdeki erkek egemen konum (gökyüzüne ait) ile kadınların eşit hak taleplerinin (yeryüzüne ait) çatışması olarak değerlendirir. Erkek, Tanrısallık, akıl ve ilahi olanla özdeşleştirilirken; kadın, Hades, cehennem, doğurganlık ve yalnızca üretkenlikle tanımlanır.

Fransız Devrimi’nden bu yana kadın, kendisine dayatılan bir misyona razı olmaya zorlanmaktadır. Hem eksik yurttaş hem de ikiyüzlülüğün simgesi olarak görülmüş; kamusal alandaki mücadelesi erdemsizlikle damgalanmış ve özel alana hapsedilerek baskılanmıştır. Çünkü patriarkal söyleme göre, erkek kamusal alanda siyasetle, kadın ise özel alanda aileyle ilgilenmelidir—herkes “tabiatına uygun bir sorumluluk” almalıdır. Zira her cins, “kendine uygun” bir amaç için vardır…

Ne var ki, Adem ve Havva birlikte elmayı yemiş olmasına rağmen, tüm günahların yükü Havva’nın omuzlarına bırakılmıştır. O, şeytani olanla işbirliği yapmakla suçlanmış, günahın kaynağı ilan edilmiştir. Bir cadı gibi lanetlenmiş, cezalandırılmış, hatta insanın doğumundan itibaren taşıdığı tüm günahların ilk sorumlusu olarak görülmüştür.

Böylece tarih, erkeği akıl ve ilahi olanın, kadını ise lanetli ve düşkün olanın temsili haline getirmiştir…

Lilith’in Torunları ve Fransız Devrimi

Kadının yeri evi, yuvası, çocuklarının ve eşinin yanıdır. Zaten bundan fazlasını yapması düşünülebilir mi ki? Bir erkek gibi güçlü, diri, cesur ve atılgan olamaz. Pasiftir, yönlendirilmesi gerekir; doğasındaki korkaklık ve utangaçlık nedeniyle ailesinden öteye gidemez.

Peki ya neden bazı kadınlar “erkek olmaya çalışır?”
Neden ev işlerini ve çocuklarının beşiklerini terk edip kamusal alanda yer almak isterler?
Hem neden istesinler ki? Bu, tabiatın düzenine aykırı değil mi?

Öyle ya, tarih boyunca kadın hep “eksik”, hep “tamamlanmaya muhtaç”, hep bir “gölge” olmalıydı. Oysa Lilith’in torunları tarihin her döneminde, kendilerine çizilen sınırları aşmaya, baskılara karşı koymaya ve “eşyanın tabiatına” meydan okumaya cesaret etti.

Ve tam da bu yüzden, onlardan korkuldu.

Aslan yüreklidir her kadınımız,
Kralla konuşmaya gittiğimizde
İzin vermez, saldırırlarsa bize
Biliriz yiğitçe karşı koymayı,
Yoktur erkeklerden farklı yanımız.

“Kenar Mahalle Kadınlarının Saray’a Yürüyüşü”
1789 Devrim Şarkıları, Erdoğan Alkan, İstanbul 1997

Herkes için “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik” vaat eden Fransız Devrimi, kadına ne vaat etti? Ne acıdır ki, kadınlara yalnızca medeni haklar tanındı: Evlenecekleri kişiyi seçebileceklerdi, boşanabileceklerdi—ama siyasi ve kamusal alandan kesinlikle uzak durmaları bekleniyordu.

Üstelik kadınlar, devrimin yalnızca izleyicisi değil, temsilcisi ve öznesi olmuşlardı. 1789 baharında açlık, yoksulluk ve kıtlık nedeniyle ilk sokağa inenler kadınlardı. Kentlerde, kırlarda, barikatlarda seslerini yükseltenler onlardı. Ama Fransız Devrimi, onları özgürleştirmek yerine kamusal alanın dışına itmeyi seçti.

Lilith’in torunlarından biri olan Anne-Joséphe Théroigne de Méricourt, namıdiğer “Özgürlük Amazonu”, devrim için kadınların da savaşması gerektiğine inanıyordu. Bu yüzden, kadınlardan oluşan ilk milis grubunu kurdu. Kadınlar mücadeleyi sadece sokaklarda değil, örgütlenerek de sürdürdüler. 30 Ekim 1793’e kadar varlığını sürdüren “Devrimci Cumhuriyetçi Kadın Yurttaşlar Kulübü”, kadınların üye olabildiği ilk siyasal kuruluştu ve Paris dışında 30’dan fazla şubesiyle kadınlara kucak açıyordu.

Devrimin erkek merkezli ve ayrımcı yapısına rağmen, kadınlar mücadeleden geri durmadılar. Ancak, tüm çabalarına rağmen “Anayasa Meclisi”ne dâhil edilmediklerinde, İnsan Hakları’nın aslında “Erkek Hakları” olarak yazıldığı apaçık ortaya çıktı. İşte tam da bu nedenle, Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi kaleme alındı.

Bu bildiriyi, Olympe de Gouges yalnızca birkaç gün içinde yazdı. Fakat 1789’da bir gazete çıkarmak istemesine rağmen izin alamamıştı. Tarihin ilk feminist bildirilerinden biri olan “Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi”, devrim tarafından reddedildi. Erkekler için yazılmış olan 17 maddelik “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi”ne karşı, aynı uzunlukta 17 maddelik bir kadın hakları beyannamesi hazırlayan de Gouges, devrim liderlerine meydan okuyordu.

Ve bu meydan okuma, onu giyotine götürdü. “İdam sehpasına çıkma hakkına sahip olan bir kadın, kürsüye çıkma hakkına da sahip olmalıdır.” diyordu bildirinin 10. maddesi. Ancak de Gouges’in kaderi, Robespierre’e karşı çıktığı için 3 Kasım 1793’te giyotinle ölmek oldu.

Ama düşünceler ölmedi. Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi, bugün feminizmin ilk manifestosu olarak kabul ediliyor. Olympe de Gouges’in şu sözleri hâlâ yankılanıyor:

“Milletin temsilcileri içinde olan analar, kızlar, kız kardeşler, kadınlar Meclis’te temsil edilmek istiyorlar. Kadın haklarının yok sayılması, kabul edilmemesi ve tanınmaması, onların doğal, devredilemez ve kutsal haklarının çiğnenmesi demektir. Kadın hakları, bildirgede yer alacaktır.”

Ancak tarih, yalnızca geçmişin değil, bugünün aynasıdır.
Toplumsal cinsiyet kalıp yargıları, geleneksel iş bölümü ve cinsiyet rolleri, kadın-erkek arasındaki eşitsizliği beslemeye devam ediyor.

Tıpkı Fransız Devrimi’nde olduğu gibi, bugün de “özgürlük ve eşitlik” vaat eden sokaklar, caddeler ve kamusal alanlar, kadınlara kapatılmakta. Günümüz Türkiye’sinde kadınlar özel alana, eve, dört duvar arasına hapsedilmekte; şiddetin, yoksulluğun ve eşitsizliğin kucağına terk edilmekte.

Bir zamanlar Paris sokaklarında eşitlik çığlıkları atan Lilith’in torunları, bugün duvarlar ardında, görünmezlik ve sessizlikle cezalandırılmakta.

Keşke o duvarların dili olsa da konuşsa…
Kim bilir, neler anlatırdı bizlere…

Kadın, Türkiye ve Kamusal Alan

Yunan düşüncesine göre, kamusal alan (polis) erkeğin, özel alan (oikos) ise kadının ve çocukların yeridir. Ancak bu ayrımın keskinleşmesi, özellikle Sanayi Devrimi ile birlikte hız kazanır. Kamusal alan üretimi, özel alan ise yeniden üretimi temsil eder. Böylece, toplumsal işbölümü cinsiyet temelinde şekillenir: Erkek, evin geçimini sağlayan; kadın ise özel alanda ücretsiz emeğiyle var olan bir gölge.

Bu anlayış, erkekleri siyasal ve sosyal haklarıyla kamusal alanın doğal bir parçası olarak görürken, kadınları ise medeni haklar çerçevesine hapsederek özel alanın bekçisi konumuna indirger. Çünkü erkek, rasyonel, aktif, özgür ve girişkendir; oysa kadın, irrasyonel, edilgen, bağımlı ve uysaldır.

Nitekim kadınlar, Lilith gibi Ademvari bir şekilde topraktan yaratılmamış, Havva gibi erkeğin kaburga kemiğinden türetilmiş ve onun “eşiti” olmaktan çok, ona tabi bir varlık olarak kurgulanmıştır. Fransız Devrimi’nde özgürlük çığlıkları atan Amazon kadınlar, eşitsizliğe ve yoksulluğa başkaldırmış ama kamusal alanda bir erkek kadar özgür ve eşit kabul edilmemiştir.

Öyle mi?
Tabii ki hayır.

Alman filozof Jürgen Habermas, kamusal alanı, bireylerin ortak meseleler etrafında akıl yürüttüğü, tartıştığı ve kamuoyunu oluşturduğu bir sosyal alan olarak tanımlar. Bu bağlamda, kamusal alanın sosyal bir üretim olduğu gerçeği göz önüne alındığında, toplumsal cinsiyet söylemleri hem kamusal alanı şekillendirir hem de bu alanda yeniden üretilir.

Örneğin, 8 Mart’ta Taksim Meydanı, özel alandaki ikilikleri, baskıyı ve eşitsizliği görünür hale getiren ve örgütlü bir mücadele alanına dönüşen bir kamusal mekândır. Kadın hareketi tarafından yeniden tanımlanan bu alan, kadınların kamusal alanda var olma mücadelesinin odağı, aynı zamanda kadın hareketinin simgesi haline gelmiştir. Henri Lefebvre’nin dediği gibi, sosyal mekân sosyal bir üretimdir.

8 Mart ve Gece Yürüyüşü’nde haklarını savunan, şiddetin ve sömürünün her türlüsüne bireysel değil, örgütlü bir şekilde karşı çıkan kadınlar, tıpkı Lilith gibi günahkâr, söz dinlemez, baştan çıkarıcı ve lanetlenmiş ilan edilir.

Taksim Meydanı’na baktığında kimler “günahkâr Lilith’i” görür, bilemem. Ama ben orada, statükoya, eşitsizliğe ve sömürüye karşı çıkan; özgürlük, eşitlik ve kardeşlik şiarıyla Paris sokaklarını dolduran; haklarını arayan ve zulme başkaldıran devrimci Lilith’i görürüm.

Böylesi bir bakış açısıyla, kamusal alan yalnızca devletin değil, halkın; yalnızca erkeklerin değil, kadınların; yalnızca bir mekân değil, dönüşümün ta kendisidir.

Özgürleşmenin Anahtarı: Kamusal Alanda Var Olmak

Günümüz Türkiye’sinde kadın ne kadar özel alana hapsedilmeye çalışılırsa çalışılsın, dönüştürdüğü her mekân, toplumun tümüne açık bir mücadele alanına dönüşmektedir.

Kadının erişebildiği, var olduğu, değiştirdiği her kamusal alan artık hiyerarşiden uzak, kapitalizmin tüketim çarkına sıkışmayan, üreten ve dönüştüren bir yaşam alanına evrilmektedir. Kadınların konuştuğu, birbirini dinlediği ve anladığı her alan, eşitsiz düzene eleştirel bakışı örgütleyen ve özgürlük taleplerini doğuran bir kamusal üretim sahasına dönüşmektedir.

Ne kadar çok kadın kamusal alanda yer alıp siyasi olarak varlık gösterirse, toplum ve mekân da o kadar dönüşecektir.

Ne kadar çok kamusal alan kadınlara açık kalırsa, kadınlar da o kadar özgürlüğü tatbik etme ve yaşama fırsatı bulacaktır.

O Halde… Şimdi, Var Ol ve Kendini Göster!

8 Mart’ta, Tüm Kadınlara…

Kadının toplumsal rolü, ezilmişliği, sömürülmesi ve toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık, tarihin en eski yankılarından biri. Bizi ikincilleştiren, üzerimizde tahakküm kuran ataerkil düzen, varlığımızın her anında ensemizde soluyor. Ama bir o kadar da bu tahakküme karşı başkaldırı ve direniş, içgüdüsel olarak bizleri ayakta tutuyor.

Unutma!
Tüm baskılara, şiddete, yıldırmalara, yok sayılmalara rağmen, kadınlar, atalarından gelen gücüyle, Lilith’ten bu yana statükoya başkaldıran, eşitsizliği kabullenmeyen ve gücünün farkına varan birer devrimcidir.

Ve bir devrimcinin en büyük gücü umuttur.

8 Mart sabahı, içindeki gücün ve umudunla; sesini yükselt, varlığını haykır!

Ey Kadınlar!

Ne zaman gözlerinizi açacaksınız?

Bu devrim, ancak tüm kadınlar kötü kaderlerinin farkına varır ve toplumda haklarının ellerinden alındığını idrak ederse tamamlanacak.

— Olympe de Gouges

Şimdi, özgürlüğü hayal etmek değil, onu yaşamak için harekete geçme zamanı!

Özlem Gonca YALÇINKAYA

Kaynakça:

  • Ayanoğlu Karadeniz, M. (2019, Haziran 5). Lilith Efsanesi – Kadın Şeytan mı Yoksa Bir Feminist mi? Aşğıdaki Websitesinden 2023, Nisan 9 tarihinde erişilmiştir:

https://www.tarihlisanat.com/lilith/

Lilith Efsanesi – Kadın Şeytan mı Yoksa Bir Feminist mi?

  • Çakmak, D. (2007). Fransız Devrimi’nde Kadın: Eksik Yurttaş. Aşağıdaki Websitesinden 2023, Nisan 9 tarihinde erişilmiştir:

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/557120

  • Dünyalılar. (2014, Nisan 14). Tarihteki İlk Feminist: Lilith. Aşağıdaki Websitesinden 2023, Nisan 9 tarihinde erişilmiştir:

https://dunyalilar.org/tarihteki-ilk-feminist-lilith.html/

  • Günindi Ersöz, A. (2015, Nisan 1). Özel Alan/ Kamusal Alan Dikotomisi: Kadınlığın ‘Doğası’ ve Kamusal Alandan Dışlanmışlığı. Aşağıdaki Websitesinden 2023, Nisan 9 tarihinde erişilmiştir:

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/117726

  • Hamuroğlu, A. (2016, Mart). Büyük Fransız Devrimi ve Kadınlar. Aşağıdaki Websitesinden 2023, Nisan 9 tarihinde erişilmiştir:

https://bilimveutopya.com.tr/buyuk-fransiz-devrimi-ve-kadinlar-0

  • Tarkan, S. (2020, Aralık 19). Lilith: Ataerkil Düzene Başkaldırının İlk Mimarı. Aşağıdaki Websitesinden 2023, Nisan 9 tarihinde erişilmiştir:

Lilith: Ataerkil Düzene Başkaldırının İlk Mimarı

  • Vanlıoğlu Yazıcı, N. (2020). Kadınların Sesinden Kamusal Alanda Toplumsal Cinsiyet Söylemi: Türkiye’de 8 Mart Kutlamaları. Aşağıdaki Websitesinden 2023, Nisan 9 tarihinde erişilmiştir:

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1129894