Süt beyazı bir martı balkon demirine kondu. Camın önündeki ıslak ekmeklerden biraz gagaladı, fakat peynir kırıntıları olmadığı için kahvaltısını beğenmedi. “Şımarık Prenses, bugün kahvaltı böyle maalesef. Senin beğenmediklerini minik serçeler silip süpürür,” dedi Güneş. Martı, tüm çığırtkanlığıyla söylenip gitti.

Sabahtan okula gitmeyen Güneş, İlhan’la Beyoğlu’nda buluşacağı ve Emek Sineması’nda oynamaya başlayan ‘New York, New York’ müzikalini izleyeceği için çok heyecanlıydı. Buluşma saati için erken olduğundan, vitrinleri seyrederken gözleri kızıl saçlı bir mankenin üzerindeki kırmızı mantoya takıldı.

Manto çok güzeldi; hem mankenin kızıl saçlarıyla uyumlu görünmesi tesadüf değildi, ona da çok yakışırdı. Arkasında beliren İlhan, elini Güneş’in beline dolayarak “Hadi şunu alalım, kredimi aldım bugün,” dedi. Sevgilisinin mantoyu çok beğendiğini fark etmişti.

İlhan elinden tutup çekerek Güneş’i mağazaya götürdü. Ancak tahmin etmedikleri bir şey vardı; mantonun fiyatı, İlhan’ın kredi miktarından fazlaydı. Mağaza sahibi köşede gülümseyerek onları izlerken, mantoyu iyi bir indirimle aldılar.

Mağazadan dışarı çıkarken İlhan, “Dur bir dakika! Şu pardösülü adamı gördün mü?” dedi. “Ona sık sık rastlamam hayra alamet değil. Takip edildiğimi düşünüyorum.” “Korkutma beni, sanırım benzetiyorsun. Hadi sinemaya gidelim!” diyerek elinden tutup çekiştirdi Güneş.

İlhan, mağaza sahibinin yanına giderek, “Buranın arka kapısı var mı?” diye sordu. Mağaza sahibi gülümseyerek “Kızın babasından mı kaçıyorsunuz?” dedi. İlhan bunun üzerine “Evet abi, istedim, işim yok diye vermedi babası” diye yanıtladı.

Mağaza sahibi, “Aşağıya inip bodrumda bulunan sürgülü kapıdan arka caddeye çıkabilirsiniz,” dedi. Dışarı çıktıklarında “Nasıl yazdın senaryoyu” diyerek Güneş merakla sordu.

İstiklal Caddesi üzerinde, iki asırlık tarihiyle dimdik ayakta duran Cercle Orient binasının içindeki Emek Sineması salonuna girdiklerinde film başlamak üzereydi.

‘‘Tavandaki gravürleri gördün mü?’’

‘‘Gerçekten büyüleyici!’’

Güneş, başı İlhan’ın omzunda gözü yaşlı bir şekilde filmi izlemeye koyuldu. Çıkışta İstiklal Caddesi’nde yürürken, her zamanki gibi film eleştirisine daldılar.

‘‘Filmi bu kadar önemli kılan ne?’’

‘‘New York şehrini kişileştirerek, müzik ve dans eşliğinde anlatması.’’

‘‘O da var ama bence özlem, tutku ve hayallerin peşinden koşmanın önemi gibi evrensel temaları işlemesi.’’

Konuşa konuşa Tünele kadar geldiler İlhan Güneş’i öperek “Gideceğim yer yeterince uzak, seni buradan yolcu edeyim,” dedi ve kalabalıklar içinde gözden kayboldu. Arkasından bakan Güneş’in içi sıkıntıyla dolmuştu ama nedenini çözemiyordu.

Güneş, o hafta sonunu ders çalışarak geçirdi. Sınavdan sonra eve döndüğünde, İlhan’ın annesi Saadet Teyze’yi onu beklerken buldu.

‘‘Kızım İlhan üç gündür yok, haberin var mı?’’

‘‘En son cuma günü gördüm. Sınavlarım olduğu için evden çıkmadım,’’

İlhan’ın annesinin endişeli olduğunu görünce onu teselli etmeye çalıştı.

‘‘Teyzecim belki bir arkadaşında kalmıştır, gelir bu gece,’’

“İnşallah, kızım ama hiç böyle yapmazdı” diye mırıldandı Saadet Teyze.

Günlerce beklediler, karakollar ve hastaneler arandı, ancak İlhan’ın izine hiçbir yerde rastlayamadılar.

Güneş, akşamüzerleri balkona çıkarak sokağın köşesinden İlhan’ın görünmesini ve ona el sallamasını bekliyordu.

Zaman geçtikçe, mevsimler onda başka duygular uyandırdı.

İlkbaharda, tomurcukların açmasıyla birlikte Güneş’in İlhan’a olan sevgisi yeniden canlanıyor ve yerini hayallere bırakıyordu. Her sabah otobüs durağında beklerken, gülümseyerek gelen sevgilisiyle birlikte olmanın verdiği mutluluğu hayal etti. Güzel anlarını hatırladı bir yandan da gülümsüyordu.

Bazen yazın büyüsüne kapıldı ve kalbinin derinliklerinde umudunu hiç kaybetmedi. O, yazın son günlerinin bile bir güzellik taşıdığını biliyordu; çünkü her güneş batışı yeni bir doğuşu müjdelerdi.

Sonbahar geldiğinde, sararan yapraklar kalbindeki umutların da yavaş yavaş solduğunu hissettirdi. Her yaprağın düşüşüyle birlikte, Güneş’in şefkatle sakladığı hatıralar da bir bir kayboldu.

Kış geldiğinde, günler karanlığa gömüldü. Bembeyaz kar örtüsü şehri güzelleştirirken, Güneş’in içindeki sevgi kar tanesi gibi eriyip gitmekteydi.

İlhan’ın kaybından sonra yaşama sevincini yitirdi. Her gün evi temizliyor, dışarıya ise çok az çıkıyordu. Kendine “Bu ben miyim?” diye sorduğunda, cevap bulamıyordu. Bir gün sokakta yürürken kitapları elinden kaydı, yere saçılmışlardı. Toplarken birinin ilk sayfasında yazılanlar dikkatini çekti; “Acının içinden geçerken, sevgiye ve anılarına tutun. Unutma, hayat devam ediyor ve seni bekliyor.’’

Mahallede hayat akıp gidiyordu İlhan kaybolduğunda yeni doğan çocuklar Üniversiteye gidiyordu. Semtin yaşlıları artık ortalıkta gözükmüyordu. Apartmanların katları yükseldikçe bahçeler küçülmüş, ağaçların sayısı hayli azalmıştı. Güneşlerin evinin bahçesinde bir selvi ağacı yükseliyordu. Gökyüzüne doğru uzanan dallarıyla yaz günlerinde evin sakinlerine serin bir gölgelik sunuyordu. Bu selvi hem bir sığınaktı hem de, yitip giden doğal güzellikleri hatırlatıyordu.

Güneş elbise dolabının kapısındaki sırları dökülmüş aynaya baktı. Hayli eskimiş ve omuz başları iyice incelmiş mantosuna üzüntüyle sarıldı. “Bari sen beni terk etme,” diye geçirdi.

Kimi zaman kahverengiye, kimi zamansa kızıla dönüşen dalgalı saçlarını geriye atarak, kırmızı mantosuyla aynanın etrafında bir o yana bir bu yana dönüp duruyordu.

Annesinin bahçeden seslenerek “Saadet Teyzen geldi, hadi oyalanma artık” dediğini duyunca aşağıya indi.

Galatasaray Meydanı’nda toplanan Cumartesi Annelerinin eylemine katılmak için Taksim’e doğru yola çıktılar.

Özel Atay