Güneş etkisini yitirince iniyorlardı deniz kenarına. Neriman’ın rahatsızlıkları nedeniyle ışınların sert etkisinden uzak durmaları gerekiyordu. Kızıllığın deniz üzerine düşüşünü ve giderek yerini ayın ışığına ya da yıldızlara bırakışını birlikte izlemeyi çok seviyorlardı. Dalgaların dansı, duygularına ayrı bir güzellik katıyordu.

Bu duruma alışmış olan arkadaşları da yüzmek için aynı saati tercih ediyorlardı.  “Ee yaş da var hani,” diyerek kendilerini sağlama alıyorlardı onlar da. Dünya kavruluyordu sanki. Bir araya gelişlerinde ülkedeki son gelişmeleri sohbetlerinin ana teması yapmada zorlanıyorlar, daha çok olağandışı sıcaklıklardan söz etmeyi tercih ediyorlardı. Gözlerini ve duygularını okşayan bunca güzellik varken içlerinde büyüttükleri can sıkıcı olayların gün ışığına çıkmasına izin vermek istemiyorlardı. Geçmiş kırlaşmış saçlarının her telinde yer almıştı. Ama o yaşantılar her şeye rağmen gizli kalmaya mahkûmdular. Muhalefetin susturulmasına yönelik operasyonların ve baskının yoğun olduğu dönemdi. Kötüleşen ekonomik gidişat her alanda kendini gösteriyordu oysa.

Bu defa Neriman ve eşi Haluk beş on metre ötelerindeki büyük ve köklü otelin yan tarafındaki boşlukta yalnızdılar. Otel restoranının girişine asılmış olan ışıklı tabelada bu yıl sahne alacak olan ses sanatçısının fotoğrafı vardı. Her yıl farklı bir müzisyen otelin bu bölümünde konuklara eğlenceli zamanlar sunuyordu.  Konuşlandıkları yer, uzun sahilde boş kalan iki yerden biriydi. Şezlong istilasına kendini kaptırmamış alanda yanlarında getirdikleri çaylarını yudumlamışlardı. Bu defa bira yerine sıcak bir şey içmek istemişlerdi. Yüzmek için hazırlıklarını yaparken gece vardiyasını karşılayacak olan otel çalışanlarının konuşmaları dikkatlerini çekmişti. Ama sadece ses olarak. Konuşulanları anlamaları olası değildi. Farklı bir dil kullanıyorlardı. Haluk dayanamayıp sordu.

-Hangi dil bu? Neyce konuşuyorsunuz?

– Arapça.

            Düzgün bir Türkçe ile yanıt vermişti.

-Arapça mı? İlginç. Suriyeli değilsiniz ama.

“Yok, değiliz.” Yanıt, biraz daha yaşlı gösterenden gelmişti.

“Nasıl Arapça bu, tek bir sözcük anlamadım.” Haluk tebessüm ederek söylemişti son sözleri.

Gençler yanıt verirken bir yandan da otelin şezlonglarını düzeltiyorlardı hiç gereği yokken. Bozulmamışlardı çünkü. Aynı durum otelin deniz kenarına konuşlanmış restoranı için de geçerliydi. Kaç akşamdır tek bir masa dolmamış, bin bir umutla işletme ile anlaşma yapmış olan müzisyen kadın bir kez olsun kendisini bekleyen mikrofonu eline almamıştı. Bir gece önce akşam güneşi yerini yıldızlara bırakmak üzereyken görmüşlerdi onu. Dalgalar eşliğinde dans eden flamada adının Burçin olduğu yazılıydı. Kıyıda tek başına, cep telefonuna gömülmüş haldeydi. Hem mesajlaşıyor hem de sözleri etkileyici olan Bohemian Rhapsody (Queen) şarkısını dinliyordu.

            Elveda herkese, gitmeliyim

            Hepinizi geride bırakmam ve gerçeklerle yüzleşmem gerekli

            Anne, ölmek istemiyorum

Bir yandan da çakılları toplayıp tek tek tuzlu suya fırlatıyordu. Bazen yüreğine doluşmuş sıkıntıları koparırcasına yapıyordu bu işi. Kim bilir, her seferinde içinde birikmiş hangi hüzün ya da öfkeydi derinliklere gömülen.  Bazen de canını eline almışçasına avuç dolusuydu fırlattıkları. Yeniden mi başlamak istiyordu yaşama, ya da hoşça kal demek miydi niyeti. Yanıtı yalnızca kendisinde saklıydı.

Yazın ortasına, işletmeler açısından en cafcaflı döneme gelinmişti artık. Ama restoranın masaları hep boştu. Mikrofon sabırla zamanının gelmesini bekliyordu. Burçin’in öfkeli haykırışları dalgaların sesini bastıracak kadar etkili geliyordu genç kadının yer alması gereken sahneye. Bu mevsimde sessiz kalmaya alışık olmayan amfiler bile boyunlarını bükmüş seslerini içlerine gömmüştü.

-Urfa’lıyız. Bizim dil Irak’a yakın. Siz?

-Hataylıyım. Biz daha çok Suriye ve Lübnan Arapçasına yakın konuşuruz.

            Daha yakında olan şezlongları düzeltir gibi yapmaya başladılar. Haluk yakınlarına gelen gence dönerek sordu. “Okuma yazma var mı Arapça olarak?” “Yok, ne yazık ki. Vardı ama okula başlayınca unuttuk ama yeniden öğreneceğim.”

“Ta Urfa’dan buralara gelmek zor değil mi?” Neriman’dan gelmişti soru. “Ne yapalım. Ekmek parası işte. Kardeşler var, okul masrafları var. Baba, anne Adana beyazlığındalar. Pamuk işçiliğindeler demek istedim.” “Anladım. Öğrenci misiniz?” “Evet. Ben üniversite ikide, arkadaşım da birinci sınıfta.” “Çalıştığınızın karşılığını alıyor musunuz bari?”

Neriman hiç bozulmamış şezlongları göstererek sormuştu bu soruyu. Gençleri yürekten yakan bir soruydu bu. Umutlarını yitirmemek için sürekli şakalaşıyorlardı. Mesai dışında soluğu denizde alırken keyifle izliyorlardı onları.

Müzisyen kadının şarkı söylerkenki pozu flamanın sallanmasıyla bir görünüp bir kayboluyordu. Resimde gözleri ufukta yüzer gibiydi. Elinde mikrofonuyla geleceğe sesleniyor sanırdınız. Kıvrılmış bedeninde gizlediği umut dışarı fırlamaya hazırlanmıştı sanki. O bir görüntüydü ne yazık ki. Bazen onu gecenin erken gelmiş olmasına yönelik öfkesini haykırırken görüyorlardı. Boşa geçecek bir gece daha karşılamaktaydı hayal kırıklığına bulaşmış bakışlarını. Sahnesi yine hüsranla kapatacaktı günü. Gecenin on birine kadar kıyıda oturan ikili, sesini çok merak ediyorlardı. Oysaki geçmiş yıllarda buraya gelen sanatçıların sesleri hala çakılların arasındaki yerlerini korumaktaydı. Bu kurak günlerde kulaklarına gelen canlı müzik yoktu.

 “Biriktireceği parayla annesini daha iyi bir hastaneye götürmek istiyormuş. Gerekirse okulu bile bırakacakmış.” İşçilerden biri diğer arkadaşına anlatırken duymuşlardı bu sözleri. 

Müzisyeni göstererek “O da mı Urfalı?”

“Edirneli olduğunu söylüyor.”

“Kaç gecedir hiç sahne almadı. Üzgün olmalı.”

 “Çok üzgün Teselli etmeye çalışıyoruz ama olmuyor. Arada bir mikrofona sarılmış ağlarken buluyoruz onu.”

 “Yazık. Ne okuyorsunuz?” “Ben Türk Dili ve Edebiyatı, arkadaşım da işletme.”  “Müzisyen?”

 “Konservatuar. O da ailesine destek olmak için burada. Babası yok, annesi de yatalakmış. Abisi bakmaya çalışıyor. Bir içecek firmasının dağıtım aracını kullanıyor.” “Edirne nere burası nere.”

 “Annesi yazları buraya badem toplama işçiliğine gelirmiş. Bizimkilerin Adana’ya gidişi gibi. Mevsim işçiliği anlayacağınız. Kadıncağız kızını da yanına alırmış. Oradan biliyor buraları.”

“Anladım. Anne sağlığını kaybedince…”

“Yok, öyle değil. Yani şöyle anlattı bize, Burçin abla. Annesi badem toplarken düşüyor ağaçtan ve felç oluyor. Sigorta falan da yok.” Araya giren sessizliği gündüz vardiyası işçilerinin neşeli çığlıkları bozmuştu. Bir yandan onları izliyor, öte yandan da başlattıkları sohbeti sürdürmeye çalışıyorlardı. 

“Yazık.” Neriman fısıltıyla söylemişti bu sözü.

 “Şimdi de iş yok. Ailenin tek çalışanı olan abisini zor ikna etmiş buraya gelmek için. Bir kaç ay yetecek parayı kazanacağına yönelik binbir yeminler etmiş. Ne yapacağını bilmiyor şimdi. Abisinden gelen parayla idare ediyor yine.” Son sözler daha genç olandan gelmişti. “Biz de yardımcı olmaya çalışıyoruz ama zorluklar hepimizin kapısında.” 

-Çukurova’ya pamuk işçiliğine gidenleri anlatan romanlardaki gibi.

-Ben de şimdi onu söyleyecektim. Bu yüzyılda!

-Evet, hem de bu yüzyılda. Daha sonrası da öyle olacak sanırım. Bu yıla baksana. İklim krizi badem işini de vurdu. Hep kavrulmuşlar. Üretici toplamaktan yana değil.

-Toplasalar ne olacak. İçleri çürümüş ya da kurtlanmış olarak çıkıyormuş. Oysa dallarda ne kadar çok çiçek vardı.  Çiçek festivali döneminde üretici çok mutlu ve umutluydu oysa.

-Bu yaz gelen işçi sayısı geçen yıllarda gelenlerin yarısının altında. Bitmeyecek çile bazıları için.

-Çoğunluk için dersek yanlış olur mu?

Neriman ve Haluk, çalışanların kendi işlerine dönmeleriyle sohbeti aralarında sürdürmüşlerdi. Motorla evlerine giderken konu yine aynıydı. Oysa dünya sorunlarıyla artık ilgilenmeyeceklerini söylemişlerdi geride bıraktıkları arkadaşlarına. Sesleri bir günlük yaşamın vedasını yapan kelebeklerle buluşuyordu. “Plaja inerken restoranda yaşanan tuhaflığı gördün mü?” “Evet ya. Sahne ekipmanları otele taşınıyordu tersi olması gerekirken.”

“Ya yerdeki parçaları. Mikrofonun parçalarıydı onlar.”  Elektrikli motorun sessizliği asfalttan gelen hışırtıyla bozuluyordu. Bir ölüm sessizliği eşlik ediyordu sanki. Yapraklar kıpırdamamaya, yörenin asıl yerleşimcileri olan domuzlar aç kalmaya karar vermiş gibiydiler.

Son yılların en sıcak yazı olmasına rağmen işletmelerdeki doluluk oranı düşük düzeydeydi. Halk plajlarının işletmeler tarafından işgal edilmesinden şikâyetçi olanlar için iyi bir gelişmeydi bu. En azından kıyının istilası durmuş gibi gözüküyordu. Yetkililerin plansız turizm anlayışı, plajların rahat kullanılmasını engellemekteydi.

Neriman ve Haluk ertesi gün aynı otelin yan tarafındaki boşlukta her zamanki gibi yerlerini almışlardı. Bu defa çayın yanında poğaça da vardı. Bir gün önce sohbet ettikleri gençlere de ikram edeceklerdi. Çakıl taşlarının üzerine yerleştikten sonra gençleri görebilmek umuduyla başlarını çevirdiklerinde otelin şezlonglarının yarısının kaldırılmış olduğunu gördüler. Ama bunu güzel bir gelişme olarak değerlendirmekte zorlandılar. İçleri sıkıldı. Şezlong sayısının azalması demek, çalışan sayısının, ardından umutların azalması demekti çünkü. Dün sohbet ettikleri gençlere ne olmuştu acaba. Biraz sonra gelen ayak sesleri, umutla başlarını çevirmelerine neden oldu. Gençler onlara doğru geliyorlardı ama sırt çantaları iş elbiselerinin yerini almıştı.

-Size hoşça kalın demek için geldik.

Neriman ve Haluk vedalaşmak için yerlerinden kalktılar. Şaşırmamışlardı ama yine de gözlerinin buğulanmasına engel olamadılar. Gençlerin de gözleri ağlamaktan şişmiş gibiydi. Sarıldılar. Sözcükler boğazlarına düğümlenmişti. “Burçin ne oldu?” Neriman korkuyla sormuştu bu soruyu. Genç kadını son gördüklerinde omuzları düşmüş, yıldızlara yönelmiş olan bakışlar çakıllara düşmüştü. Düğümlenen boğazdan gelen yanıt dördünün de hüzünlenmesine yetmişti. “Dün gece kendini astı. Yetişemedik ne yazık ki.”

            “Şezlongsuz kıyıya evet ama bu derece kötü bir sonuca hayır demek gerekiyor.” Neriman bu sözleri söylerken gözlerinden yaşların süzülmesine engel olamamıştı. “Haklısın. Sorunları kimse incinmeden çözmek ne güzel olur aslında.” Dünyada yaşanmakta olanlar gözlerinin önünden film şeridi gibi geçmişti. 

HAMİT ERGÜVEN