Kare çerçevenin içine alınmış motif, ilk bakışta bir bitki mi yoksa insan figürü mü olduğuna karar veremediğiniz türden. Ortada dikey bir gövde, yanlara açılan yaprak ya da kollar, aşağıda üçgenimsi bir ayak izlenimi var. Kalın çerçevesiyle birlikte bu figür sıradan bir süs değil, ayrı bir alan açılmış bir işaret olmalı. Antik dünyada kare, düzenin ve dört yönün simgesiymiş; çerçeve ise figürü koruyan, kutsayan, kaostan ayıranmış.
Karenin içindeki yapraksa, büyük olasılıkla asma yaprağı olmalı. Asma, Dionysos’un bereketini, şarabın neşesini taşır. Tekrar bakınca aynı form insana da benzetilebilir: gövdesi, kolları ve ayaklarıyla stilize edilmiş bir varlık gibi. Bu ikilik bilinçli olabilir. Antik sanat çoğu kez doğa ile insan arasındaki sınırı silikleştiren semboller üretmiş.

Fotoğraf: Gül Akdağ Deniz
Fotoğraf: Gül Akdağ Deniz


Bu yüzden kare içindeki figür yalnızca bir bitki ya da insan değil, her ikisinin birleşimi olabilir. Bereketi kutsal bir alana taşıyan, aynı zamanda insanın da doğanın ayrılmaz parçası olduğunu hatırlatan figür. Kare, figürü korur; figür ise insana ve doğaya dair ortak hafızayı taşır.
Blaundos: Ünlü Kanyonun Uzantısında Ayağa Kalkmaya Çalışan Antik Kent
Uşak’ın Ulubey ilçesindeyiz. Osmanlı tahrir defterlerinde adı “Ulu Göbek” ya da kısaca “Göbek”ti; Cumhuriyet’te “Ulubey” oldu. Yolda gözüm bir iki tabelada “Uluğbey” gördü. Kanyondan otuz kilometre kadar ilerleyince bir platoya varırsınız. Üç yandan derin vadilerle çevrili, savunmaya elverişli, göğe yakın bir düzlük. 
Blaundos’un kökeni üzerine tartışma hâlâ sürüyor. Kimileri diyor ki: “Burası bir Makedon kolonisi; İskender’in generalleri buraya kılıcını sapladı, askerlerini yerleştirdi.” Kimileri de karşı çıkıyor: “Hayır, Seleukos kralları kurdu.” Seleukos dediğimiz, Büyük İskender’in ölümünden sonra imparatorluğun parçalanmasıyla Suriye merkezli bir krallık kuran Seleukos Nikator’un adını taşıyan hanedan. Yani ortada bir fatih rüyası değil, bürokrasiyle örülmüş bir imparatorluk politikası var. Anadolu’nun içlerinde kurulan koloniler, istilacı akınlarına karşı ileri karakol; kahramanlık değil, strateji.
Blaundos, yalnızca kanyonun kıyısında değil, onun tam kalbinde yükselir. Ulubey Kanyonları’nın kıvrımlarından biri, üç yandan çevirdiği kayalık bir plato bırakmıştır geriye. İşte Makedon mu, Seleukos mu bilinmez, ama bir komutan gelip bu doğal kaleyi görmüş ve kılıcını kayaya saplamış olmalı: “Burada şehir kurulur!” Kalkerli kayaları su oymuş, zaman derinleştirmiş; kanyon böyle doğmuş. Kent de bu sabırlı oyukların üstünde, göğe yakın ama köklere bağlı bir düzlükte kurulmuş. Bugün hâlâ buğday başakları dalgalanır aynı platoda; istilaların bahanesi olan bereket, kanyonun rüzgârıyla birlikte geçmişten bugüne akar. Demeter Tapınağı’nın varlığı da bunu doğruluyor.
Antik kentin girişinde bir jandarma konteyneri sizi karşılar. Öte yanda Hadrianus’un adı mermerde yankılanır. Bu Roma imparatorunun izini Atina’da bir kütüphane, Britanya’da bir duvar, Anadolu’da sayısız yazıt taşır. Ama Blaundos’ta o unvanın karşısına çıkan şey, kahverengi konteyner ve tek bir cümle: ‘Giriş yasaktır.’ Binlerce yılın kudretiyle bugünün dili yan yana. Tarihin ironisi bazen en çok tabelalarda gülümser.
İçeri girince ilk göze çarpan su kemerleri olur. Bir zamanlar yaşamın damarları, bugün mühendisliğin taşlaşmış anıları. Kuzeyde kazı alanında tente altında işçiler çalışır. Kürekler toprağı kaldırır, metal parçaları gün ışığına çıkar. Kazı başkanı “Tapınak burası,” der. Henüz kesin değildir ama taşların sabrı içinde bu belirsizlik bile anlamlıdır.
Amfitiyatroya ilerlediğinizde, oturacak seyirci yoktur ama taş sıralar hâlâ ses yankılar. Bir kabartmada üzüm salkımı görülür; Dionysos’un gölgesi mi, yoksa bir bağbozumu hatırası mı? Arkeologların cevabı şimdilik aynı: “Henüz bilmiyoruz.” Bilmemek, bazen taşların sessizliğine en uygun yanıttır.
Ve tabii bugünün manzarası: Blaundos’un taşları yalnızca tiyatroları, tapınakları değil, motifleriyle de konuşur. Meander deseni, adını Büyük Menderes Nehri’nden alır: kıvrıla kıvrıla akan suyun taşlaşmış hali. Cornucopia yani bereket boynuzu, Roma döneminde bolluğun simgesi. Üzüm salkımı Dionysos’un izlerini taşır. Yüzlerce kaya mezarı ise suskunluğun içinden ölümsüzlüğe bakar.
Blaundos insana şunu düşündürür: İster göğe bak ister toprağa; adını taşıyan her şehir aslında bir merakın izinden doğar.
Kazı ve Araştırma Çalışmaları
Blaundos taşlarının sabrı, 21. yüzyılda yeniden kazıya açıldı. 2018’den bu yana Uşak Müzesi ve Uşak Üniversitesi Arkeoloji Bölümü, Doç. Dr. Birol Can’ın başkanlığında çalışmaları yürüttü. Kanyonun rüzgârına karışan kürek sesleri, binlerce yıl sonra yeniden duyuldu. 2024’te Birol Can görevden ayrıldı.
Aslında hazırlıklar biraz daha eskiye gider. 2016’da çevre düzenlemesi, bitki temizliği, güvenlik önlemleri ve jeoradar çalışmaları yapılmıştı. Yani kazı başlamadan önce antik taşların üstü bir kez daha modern düzenleme katmanıyla örtülmüştü.
Bugün kazının odak noktaları kentin anıtsal yapıları: stadyum, kuzeydeki İyon tapınağı, sütunlu cadde, Demeter Tapınağı ve hippodrom. Blaundos’un yalnızca bir askeri garnizon değil, aynı zamanda gösterişli bir kamusal merkez olduğu böylece daha açık seçik görülüyor. Nekropol de unutulmaz: yaklaşık dört yüz kaya mezarı belgelenmiş durumda. Ölülerin sabrı, yaşayanların merakına eşlik ediyor.
Blaundos’un hikâyesi yalnızca günümüz kazılarına değil, daha eski belgeleme çabalarına da dayanıyor. 1995’te Uşak Müzesi’nin altı haftalık kurtarma kazısıyla Ceres Tapınağı açığa çıkarılmıştı. 1999–2002 yılları arasında Alman Arkeoloji Enstitüsü, kentin mimarisini, yazıtlarını, heykellerini ve sikkelerini ayrıntılı biçimde kaydetti.
Yani Blaundos’un taşları, bir yandan arkeologlara belgeler veriyor, bir yandan da sabırla kendi zamanını bekliyor. Modern bilim yüzeyi ölçüyor, fotoğraflıyor, yazıyor; taşlar ise hâlâ aynı cümleyi kuruyor: “Ben buradayım.”
Önemli Buluntular
Kazıların en şaşırtıcı sürprizi, Asur Ticaret Kolonileri dönemine ait bir silindir mühür oldu. MÖ 18–17. yüzyıla tarihlenen bu mühür, kentin bilinen tarihini binlerce yıl geriye, ikinci milenyuma taşıyor. Demek ki Blaundos’un hafızası yalnızca Makedonlara ya da Romalılara değil, çok daha eski uygarlıklara kadar uzanıyor.
Roma döneminden ise 2000 yıllık mermer heykeller çıktı: 185 santimetre boyunda, başsız ya da yarım kalmış figürler. Demeter  (Ceres) Tapınağı çevresinde bir sunak alanı keşfedildi. Tapınağın avlusuna ait olduğu düşünülen sunak temeli, bereket tanrıçasının toprağa gömülü hatırası. Ve sütunlu caddede bulunan bir mermer kitabe: “Kurtarıcı ve kurucu imparator Hadrianus Olympios.” İmparatorun adı taşta hâlâ okunuyor; kurtarıcılık ve kuruculuk ise artık arkeologların sabrına emanet.
Blaundos üzerine çalışan ve yazanların amaçlarından ilki, bu kentin kimliğini bulmaktır. Çünkü isimler, haritalar ve yazıtlar birbirine dolanmış: Mlaundos, Blaundos, Blaundeon. Bu kentin kökenini, “Makedon kolonisiydi” mi, “Seleukos düzenlemesiydi” mi, yoksa daha da eski bir yerleşimin devamı mıydı, bilmek ve göstermek.
İkincisi, kentin kayalarını, taşlarını kayda geçirmek. Çünkü bu taşlar yerinde durmuyor: bir kısmı köy evlerinin duvarına gitmiş, bir kısmı depremle yıkılmış, bir kısmı zamanla toprağa gömülmüş. Arundell’in 1833’te çizdiği tiyatro kabartmalarını bugün göremiyoruz. 1995’te açığa çıkarılan tapınak, 2000’lerde Almanların belgeleriyle tamamlanıyor, 2018’den sonra Uşak Müzesi’nin kazılarıyla yeni buluntular ekleniyor. Her yazı biraz envanterdir. hem bugünün araştırmacılarına hem de yarının kayıp taşlarına şahitlik ediyor.
Üçüncü amaç, bu küçük kenti büyük dünyanın içine yerleştirmek. Sikkeleriyle ekonomik tarihi, seramikleriyle gündelik hayatı, motifleriyle dini sembolleri anlatıyorlar. Dionysos’un asması mı, Demeter’in bereketi mi, yoksa Roma’nın refahı mı? Hepsi aynı boynuzun içinde. Blaundos böylece yalnızca bir Anadolu platosundaki yerleşim değil, Akdeniz’in geniş hikâyesine eklenmiş bir parça oluyor. Yazılarının nedeni de bu: kaybolmuş bir kenti yalnızca kurtarmak değil, aynı zamanda ona evrensel bir adres vermek.
Blaundos’un taşları arasında karşımıza çıkan kabartmalardan biri de bereket boynuzu, yani cornucopia. Yivli gövdesi, şık düğümü ve üzüm salkımıyla dikkat çeken bu motifin kime ait olabileceğini sorduğumuzda, karşımıza hem Yunan hem de Roma dünyasının izleri çıkıyor. Cornucopia’nın kökeni Yunan mitolojisine dayanıyor. Demeter tahılıyla, Dionysos üzüm ve şarabıyla, Tyche ise talih dağıtan tanrıça kimliğiyle ellerinde bereket boynuzu taşır. Helenistik dönemde, yani MÖ 3.–1. yüzyıllarda, bu motif daha zarif bir işçilikle yapılır; akıcı çizgiler, doğal meyve salkımları, incelikli detaylar öne çıkar.

Fotoğraf: Gül Akdağ Deniz


Roma dönemine gelindiğinde bereket boynuzu yalnızca bir mitolojik öge değil, imparatorluğun refah sembolüne dönüşür. İmparator heykellerinde, şehir tanrıçalarının ellerinde, hatta sikkelerin üzerinde sıkça görülür. Roma taş işçiliğinde motif daha hacimli, daha geometrik ve özellikle düğümlü ayrıntılarla bezenir. MS 2.–3. yüzyılda bu tür kabartmalar adeta her köşe taşına işlenir.
Kazı alanında yeni bulunan bir kabartma da bu Roma üslubuna yaklaşıyor: yivli gövdesi tipik, düğümü Helenistik dönemde pek rastlanmayan bir ayrıntı, üzüm salkımı ise Dionysos’a işaret eden ama Roma Anadolu’sunda hâlâ canlı olan bir kültün yansıması. Yani köken Yunan mitolojisine uzansa dahi, bu taş muhtemelen Roma vatandaşlarının bolluğu ve refahı simgelemesi için yapılmış bir bezemeydi. Bir zamanlar bereketin işaretiydi; bugün ise vadinin sessizliğinde, bir uygarlığın bolluk hayalini hatırlatıyor.
Taşların üzerinde görülen girift, köşeli ve birbirine eklemlenmiş hatlardan oluşan desen, antik dünyanın en bilinen motiflerinden biri: meander. Yunanca’da Maiandros Nehri’nden adını alır. Bugünkü adıyla Büyük Menderes, yatağını hiç düz gitmeyen, kıvrım kıvrım akarak ilerleyen bir nehirdir. Antik yazarlar bu kıvrımları çizgiye dönüştürmüş, motif de zamanla sonsuzluğun sembolü haline gelmiştir.
Meander bitmeyen bir çizgi gibidir: döner, kıvrılır, yeniden başlar. Bu yüzden yaşam-ölüm döngüsünü de çağrıştırır. Mezar taşlarında, lahitlerde karşımıza çıkması tesadüf değildir. Kaosun içinden düzen doğmasını simgeler; tıpkı nehrin taşkınlığından bereket çıkması gibi.
Motif yalnızca mezarlara değil, tapınak frizlerine, altar kenarlarına da işlenmiştir. Çünkü hem kutsal alanı sınırlar, hem de kozmik bir düzeni işaret eder. Blaundos’ta görülen meander de aynı şeyi fısıldıyor: düzen dediğimiz şey, aslında hiç bitmeyen bir kıvrım oyunu. Nehir kıvrıldıkça motif sürüyor, motif sürdükçe tarih kıvrılıyor.
Meander deseni Homeros döneminden beri var. MÖ 8. yüzyılda Dipylon vazolarını kuşatan kıvrımlar, daha mitolojiler doğmadan önce geometrinin sesi gibidir. Sonra tapınak frizlerine, mozaiklere, lahitlere yayıldı; Helenistik dünyada sonsuzluğun süsü oldu. Roma onu imparatorluğun düzen işareti olarak sahiplendi, Hristiyanlık ise kozmosun sembolüne çevirdi. Blaundos’un taşlarında gördüğümüz motif, bu yüzden yalnızca bir süs değil, bin yılları aşan bir sürekliliğin damgasıdır: Menderes nehrinin kıvrımları, zamanın kendisi gibi kesintisiz.
Bazı taşlarda dört kollu, iç içe geçmiş yıldız benzeri figürler de görülüyor. Pagan dönemde bunlar ışığın, yönün ve evrensel düzenin simgesi sayılmış. Daha geç dönemde, özellikle erken Hristiyanlık etkisiyle, aynı figürler haçın öncülü olarak ya da kozmosun merkezini imleyen semboller şeklinde yorumlanmış. Bu nedenle bu parçalar, Roma İmparatorluk döneminin sonuna ya da Geç Antik Çağ’a tarihlenebilir.
Kimi motiflerse kalın bir kare çerçevenin içine alınmış durumda. Bu çerçeveleme, yalnızca estetik bir tercih değil, aynı zamanda koruyucu bir işlev üstleniyor. Çerçeve, figürü kaostan ayırıyor, kutsal bir alanın işaretine dönüştürüyor. Böylece süsleme yalnızca göze hitap etmiyor, aynı zamanda kötü ruhları uzaklaştıran, mekâna görünmez bir sınır çizen bir sembol haline geliyor.
Blaundos’un taşlarında yalnızca geometrik değil, bitkisel ve yıldız biçimli motifler de göze çarpıyor. Kare panellerin içine işlenmiş yaprak desenleri, kimi zaman bir asma yaprağını, kimi zaman hurma yaprağını çağrıştırıyor. Asma yaprağı ve üzüm, Dionysos’un kültünü, şarabın neşesini ve bereketi hatırlatıyor. Hurma yaprağı palmet ise yeniden doğuşun, ölümsüzlüğün ve kutsal hayat ağacının simgesi. Bu nedenle bitkisel süslemeler çoğunlukla lahitlerde ve mezar stellerinde kullanılmış; ölüye öte dünyada yeniden doğma umudunu taşımış. Yalnız şaşırtıcı bir ayrıntı var: Anadolu toprağında hurma ağacı yok. Blaundos taşlarındaki motifler de daha çok yol kenarında karşımıza çıkan, dört parçalı, kalın ve sukulentimsi yapraklara benziyordu. Belki de taş ustası hurmayı değil, ayağının dibinde büyüyen yer örtüsünü taşa kazımıştı.
Kanyon ve Kent
Blaundos’un kaderi, hemen dibindeki Ulubey Kanyonu’yla iç içe. Kanyon, Anadolu’nun ikinci en büyük kanyonu olarak bilinir; derinliği 170 metreyi, uzunluğu 75 kilometreyi bulur. Coğrafya, kenti hem korumuş hem de sınırlandırmıştır. Üç yandan vadiyle çevrili plato, askeri bakımdan bir sığınak, stratejik açıdan da bir gözetleme kulesi gibidir. Yani Makedon komutanın “burada şehir kurulur” demesi yalnızca estetik bir tercih değil, coğrafyanın dayattığı bir stratejidir.
Tarihsel yakınlık da burada gizli. Kanyonun sarp kayaları, kentin surlarına doğal bir devamlık sağlar. Kaya mezarlarının bir kısmı doğrudan bu vadilerin içine açılmıştır; ölülerin mekânı ile doğanın boşluğu birbirine karışır. Nehir yataklarının getirdiği bereket, Dionysos’un üzüm kabartmasında, Demeter Tapınağı’nda yeniden yankı bulur.
Üstelik bu kanyonun kendisi de bir hafıza kitabı gibidir. Milyonlarca yıl önceki tektonik çöküntüler toprağı kırmış, ardından Menderes’in kolları sabırla bu yarıklardan akarak bugünkü vadiyi oymuştur. Yani Blaundos’un yamacındaki her kaya, hem yerin sarsıntısını hem suyun gayretini hatırlatır.  
Neden Blaundos’a Gitmeli?
Çünkü Blaundos, yalnızca taşların sessizliği değil, aynı zamanda bugüne sorular soran bir mekân. Kanyonun kıvrımları arasına gizlenmiş bu antik kent, hem geçmişin görkemini hem de bugünün çelişkilerini aynı anda gösteriyor.
Su kemerleri artık su taşımıyor, ama mühendisliğin hafızasını hâlâ taşıyor. Amfitiyatroda seyirci yok, ama yankı hâlâ var. Dionysos’un üzüm kabartması artık bereket getirmiyor, ama bir taş ustasının binlerce yıl önceki el emeğini bugüne fısıldıyor.
Blaundos’a gitmek, aslında iki şeyi birden görmek demek: Bir uygarlığın taşlara bıraktığı izleri ve bizim bugünkü hâllerimizi. Taşlar ne kadar sabırlıysa, biz o kadar telaşlıyız. Onlar binlerce yıldır orada, biz birkaç dakikalığına fotoğraf çekip geçiyoruz.
Ama belki de gitmek için en iyi neden şudur. Blaundos, insana kendi zamanı üzerine düşünme fırsatı veriyor. Sonsuz çizgilerle örülmüş meander motifine bakınca, yaşamın kıvrımlarını hissediyorsunuz. Cornucopia’nın üzüm salkımları, kaybolmuş bir bereketin hatırası olarak göz kırpıyor. 400 kaya mezarı sessizliğiyle hâlâ “yeniden doğuş” ihtimalini fısıldıyor.
Bugün kanyona bakan bir gezgin, Blaundos’un niçin tam da buraya kurulduğunu anlayabilir. Kent ile kanyon, taş ile boşluk, mühendislik ile doğa birlikte bir tablo oluşturur. Biri uygarlık izleği, öteki doğanın sabrıdır. İkisi birlikte, tarihin en eski sorusunu yineler: İnsan mı coğrafyayı biçimlendirir, yoksa coğrafya mı insanı? Yoksa bütün bunlar, bir fotoğraf için ekran ararken aslında varoluşu düşünmeye zorlayan taşların ironisi midir?
Nükhet Eren

Kaynakça
“Hellenistic Civic Coinage of Blaundos” — Ömer Tatar
PDF adresi: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/3686044 DergiPark
“A New Marble Relief from Blaundos” — AK Sonkaya
Makale adresi: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/4514717 DergiPark
“Preliminary Evaluations on a Group of Embossed Skyphoi Unearthed in Blaundos” — Cüneyt Öz
PDF / DOI: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2849970 DergiPark
“Blaundos Antik Kenti ve Kazıları” — Birol Can ve diğerleri (Academia)
https://www.academia.edu/111210792/Blaundos_Antik_Kenti_ve_Kaz%C4%B1lar%C4%B1 Academia