Altınkum yolunda akşam her zaman biraz geç gelirdi. Güneş denizin üzerine doğru ağır ağır inerken asfalt hâlâ sıcağını korur, kaldırım taşları gün boyu bastırılmış adımları hatırlatırdı. Palmiye ağaçlarının gölgeleri uzar, yazlık sitelerden gelen tabak sesleri rüzgâra karışırdı. Ufuk, yolun denize bakan tarafında yürüyordu. Adımlarını yavaşlatmıştı; sanki acele ederse akşamı kaçıracakmış gibi.
Bir büfenin önünde durdu. Soğuk dolabın camında kendi yansımasını gördü: yüzünde kararsız bir ifade, gözlerinde bitmemiş cümleler. O sırada Merve’nin uzaktan geldiğini fark etti. Elinde küçük bir çanta vardı, omzundan düşecek gibi duran askısını sık sık düzeltiyordu. Yaklaştıkça Altınkum’un kalabalığı ikisinin etrafından çekildi; yaz akşamı onları kendi içine aldı.
“Geç mi kaldım?” dedi Merve.
Ufuk başını salladı. “Hayır. Burada zaman biraz esnek.”
Yol boyunca yürümeye başladılar. Sağlarında deniz vardı; dalgalar kayalara çarpıyor, her seferinde aynı sesi çıkarıyor ama her defasında farklı hissettiriyordu. Sol tarafta yazlık evlerin ışıkları tek tek yanıyordu. Bir kafenin önünden geçtiler, içerideki kahkahalar kısa süreliğine onlara değip kayboldu.
Merve bir an durdu. “Çocukken buraya gelirdim,” dedi. “Yol daha uzun gelirdi o zaman. Şimdi her şey daha kısa.”
Ufuk baktı ona. “Belki biz büyüdük, belki yol küçüldü.”
Merve gülümsedi ama gözleri gülümsemedi. Yürümeye devam ettiler. Bir ara ayakkabısının altına kum kaçtı, durup silkeledi. Ufuk farkında olmadan bekledi; o anın uzamasını ister gibiydi. Küçük şeyler, yaz akşamlarında gereğinden fazla anlam kazanırdı.
Bir banka oturdular. Deniz kararmaya başlamıştı, ufuk çizgisi belirsizleşiyordu. Ufuk ellerini dizlerinin üzerine koydu. Söylemesi gereken bir şey vardı; günlerdir içinde dolaştırdığı, her akşam başka bir şekle giren bir düşünce. Ama Altınkum yolunda kelimeler kolay çıkmazdı.
Merve konuştu önce. “Bazen burada yürürken her şey düzelecekmiş gibi geliyor,” dedi. “Sonra eve dönünce aynı ağırlık geri geliyor.”
Ufuk sessiz kaldı. Bu cümlede kendini bulmuştu. Yaz akşamları umut verirdi ama söz tutmazdı. Yine de vazgeçilemezdi.
Bir sokak lambası yandı. Işık, yüzlerine yumuşak bir sarılık bıraktı. O an Ufuk, bu akşamın bir gün hatırlanacağını biliyordu; belki olduğu gibi değil, biraz eksiltilerek, biraz süslenerek. Ama mutlaka hatırlanacaktı.
Kalktılar. Yolun sonuna kadar birlikte yürüdüler. Ayrılacakları yere geldiklerinde durdular. Ne bir söz, ne bir veda… Sadece kısa bir bakış. Yaz akşamları bazen böyle biterdi; tamamlanmadan ama yarım da kalmadan.
Ufuk arkasını dönüp yürürken Altınkum yolu sessizleşti. Deniz aynı yerdeydi, rüzgâr aynıydı. Ama bir akşam daha hatıraların arasına karışmıştı bile.
Ufuk Hamzaoğlu

Acelesi olmayan bir zaman ve devam edecek bir öyküden bir an👍👏