Yaz tüm ihtişamıyla sürüyordu. Parlak gün ışınları evlerinde neşeyle oynaşıyor, coşkun çocuk, kuş, böcek sesleri ise açık pencerelerden içeri hücum edip kulakları uğuldatıyordu. Yine de o gelmesini hiç istemedikleri gece, kalın duvarlarıyla üzerlerine devriliyor; derin sessizliğe bürünüyordu. Güneşin hafifleten etkisi bile Erkan’ın geceleri gördüğü karabasanları azaltmıyordu artık. Cep telefonuna kurulu alarm, dört saatte bir irkiltici sesiyle ilacını alması için onu uyandırıyordu. Bazen hastalığının atakları uykusunda yakalıyor, tutulup kalıyor, doğrulamıyordu. İlacına uzanamadığında karısı Feride’den istiyordu. İlacın etkisi geçince hırçınlaşıyordu. Uykusunda sayıklıyor, bağırıyor, birileriyle kavga ediyordu. Bazı geceler eline geçirdiği bir terlik, şezlong, maşrapa ne bulursa boşluğa fırlatıyor; gece boyunca hırsızlar, onu öldürmek isteyen hayaletler peşini bırakmıyordu. “Saat kaç oldu” diye soran Erkan, sabahın olduğunu sık sık duymak istiyordu.

Feride bir süredir kendi uyku ilaçlarını bırakmıştı. Ya Erkan’ı zamanında yatıştıramazsam diye korkuyordu. “Komşu şikâyeti eksik kalsın, bana diğer dertlerim yeter.” diyordu kendi kendine. Ama en çok da komşularının şikâyet etmeyip, acıyan gözlerle bakması canını yakıyordu.

Şehir dışındaki çocukları, babalarının buhranlarının arttığını yeni öğrenmişti. Erkan’ın giderek artan rahatsızlıklarını kendilerinden gizlediği için annelerine içerliyorlardı. Feride, çocuklarının aile düzenleri bozulmasın diye sessiz kalmıştı.

Yaz sıcaklarında Feride sık sık evin en serin yeri olan salonda yarı uyanık yatıyordu. Erkan ise yine tek kişilik yatağındaydı. Feride o akşam Erkan’da bir gariplik sezdi. Davudi sesiyle gecenin sessizliğinde komşularını uyandırırsa diye endişeliydi. Yorgun olmasına rağmen gözünü kırpamıyordu. Erkan yatağında her kıpırdadığında, lavaboya gideceğinde kendisinden bağırarak yardım isteyeceğini sanıp ondan önce doğruluyordu. Gecenin tam ortasında, uyur uyanık, Erkan’ın adımlarını dinledi.

Erkan, yıllar önce de Feride’yi yaptıkları ile şaşırtmayı bilirdi. Ne zaman sevineceği, ne zaman öfkeleneceği kolay tahmin edilmezdi. Çevresindekilerden onu ayıran, ezber bozan bu tavırlarıydı zaten Feride’yi kendine çeken. Gençliğinde herkes ona sıkıcı gelirdi. Sohbet edebildiği, şaşırabildiği için Erkan’ı hayat yolculuğunda eş seçmişti. İkisi de orta yaşa gelene kadar Erkan’ın yoldaşlığı, Feride’ye tekdüzeliğe meydan okutabilmişti.

O gece, Erkan telaşlı adımlarla dış kapıya doğru yöneldi. Feride kapıyı geceden kilitleyip anahtarı konsolun çekmecesine koymuştu. Erkan, kapıyı sinirli sinirli açmaya uğraşıyor,  açamadıkça daha da hiddetleniyor, kulpunu şuursuzca kıracak gibi ileri geri çeviriyordu. Tam o sırada, öfkeyle gözlerini kapının solundaki boy aynasına çevirdi. Aynanın çerçevesini önceki yıl Feride’nin kız kardeşi, ablasının istediği desende özenle yapmıştı. Ayna, çerçevesini süsleyen mozaik taşlarıyla hayli ağırdı; aynayı yerleştirirken iki kişi zorlanmışlardı. Feride, yerini çok beğenirdi. Holü olduğundan geniş gösterir, çıkmadan önce kendine çeki düzen verirdi. Üstelik her baktığında kız kardeşini hatırlatırdı bu mozaik çerçeveli ayna.

İşte, bu ayna… Erkan gecenin uçurumundan oraya baktı. Baktıkça, açılmayan kapı, kör düğüm eden karanlık ve gecede labirent gibi çoğalan yansımalar, ona hışımla o ağır aynayı yerinden söktürttü. “Yakaladım seni!” diye bağırıyordu. “Hesap ver! Al işte Allahın cezası!” Kucakladığı aynayla hışımla salonun ortasına yürüdü ve yüzündeki dehşet ifadesinin çarpıp geçtiği aynayı tüm gücüyle yere fırlattı. Yere düşer düşmez kırılan ayna parçaları salonun her yanına savruldu. Kopan parçalardan biri, yerinden fırlayan Feride’nin ayağına saplandı. Ayağından kan sızarken Feride’nin aklına tek bir düşünce üşüştü; ya bu dehşete uykuda yakalansaydım? Aynanın kırıkları bedenini parçalıyor gibi geldi. İçi ürperdi. Gecenin çukurunda asılı kaldı, öylece ağlamaklı…

Yine de her zamanki iyimserliğiyle, küçük bir sıyrıkla kurtulduğu için kendini teselliye zorluyordu. Hem aynanın mozaikten çerçevesi sapasağlam duruyordu. Kırılan yalnızca aynaydı; yenisi taktırtabilirdi. Kız kardeşi fark etmemeliydi, yoksa çok üzülürdü. Ama gecenin zifiri karanlığında düşünceleri birbirine dolanıyor, Feride kendini ne kadar teselli etse de sinirden kaskatı kesiliyordu. Yavaşça oturduğu koltuğa gömülmüş, ayaklarının istemsiz sallanmasını bir türlü engel olamıyor, ağlamak istiyor ama ağlayamıyordu.

Erkan az önce Feride’nin yattığı kanepeye oturmuş, ellerini birbirine kavuşturmuştu. “Polisi ara” dedi.”Teslim olacağım. Cezam neyse çekerim.”

Feride, “Ne cezası?” sorusunu neredeyse bir inleme gibi fısıldadı. “Birini öldürdüm” diye mırıldandı Erkan. “Buraya kadarmış… Affedin beni” Feride, “Geçecek, sen kimseyi öldürmedin” demek istedi. Sustu. Kendisinde o gücü bulamadı.

Bir süre sonra Erkan kendine geldi. Az önce olanlara anlam veremiyordu. Sanki başkasıydı aynayı bin bir parçaya ayıran. Kırıkların her birine gözü takılı dalıp gitti… “Ölmedi, değil mi?” dedi. Sonra yerinden kalkıp odasına gitti.

Gürültüyle uyanan komşularının merakını gidermek yine Feride’ye düştü. Onlarla konuşurken seçtiği incelikli kelimeler, ona bir cinayeti örtbas ediyormuş hissini veriyordu. Feride, elinde eldiven, kırılan cam parçacıklarını, olay mahallinden dikkatle uzaklaştırıyordu.

Tam o sırada, yeni tanıştıkları günlerde, Erkan’ın hediye ettiği kitap geldi aklına. Erkan,  güzel el yazısı ile kendi şiirinin bir dizesini, John Berger’in Şiirin Saati kitabının ilk sayfasına yazmıştı. Dize, Erkan’ın sesiyle gecede yankılandı:

“Her sabah süslendiğin ayna,

Al benim seni süslediğim ayna…”

Filiz Mut