Gömleğini çıkarmadı. Düğmelerini çözüp bıraktı. Yatağın üstündeki dağ gibi yığılmış çamaşırları gördü. İçeriye adım attı. Gözlerinde bir ışık patladı. Saç derisine bir ateş sıçradı. Kitapların serili olduğu küçük masasına tutunmaya çalıştı, yapamadı. Arkaya doğru devrildi. Parke zeminde başı adeta bir top gibi sekti.
Midesinde şiddetli bir kasılma ile uyandı. Sokaktan gelen ışıkta sürünerek lambayı yaktı. Yanağını elinin tersiyle sildi. Kusmuğun ekşi kokusunu duydu, boğazında bir kaşıntı hissetti: Duyduğu tek koku bu değildi. Ağır, kekremsi, tuhaf bir koku vardı evde. Yatağa yöneldi. Yığılı çamaşırları kokladı. Evet, işte bu o’ydu. Sabah üstüne geçirdiği şu gömlekte de aynı koku vardı. (“Giyilmemiş çamaşırlar nasıl kokar bilirsin” dizesini hatırlamıştı.) Bütün gün dışarda yürürken gömleği üzerinden söküp atmanın hayalini kurmuştu. Balkondan paspası aldı, yerleri sildi. Aynı koku vileda kovasında da vardı. Şimdi parkeye de yayılmıştı. Sanki yeşilimtırak bir sıvı tüm eşyanın üstüne çökmüştü. Koltuğa oturup bir sigara yaktı. Masadaki yosun tutmuş bardağa uzanıp suyu dikledi.
Kapı çaldı. Gömleğinin düğmelerini ilikledi kapıyı açmaya giderken.
“Bak bize ne aldım?” Kadın elinde bir şarap şişesiyle içeri girdi. Yerinden kıpırdamayan adama,
“Ne oldu sana? Bir tuhaf görünüyorsun. Yoksa hasta mısın? Hiç oyunbozanlık yapma. Bunu içeceğiz. Gelmem için sen ısrar etmiştin.” dedi.
“Yok, hasta değilim,” dedi adam. “Hoş geldin. Hadi, geç içeri.”
Kadının sevinçle gözleri parladı. “Sen haklıydın galiba… Evet… Hani geçen şey demiştin ya… Değerli anlar için hazırlık yapılmaz. Böylesi özel anlar insanı birdenbire yakalamalıdır ki bir anlamı olsun.”
Kadın kendini üçlü koltuğa bıraktı. Adam dolaptan çıkardığı iki şarap bardağını zigon sehpaya koydu. Kadın, bardaklara şarap doldururken, “Benim bazı ritüellerim var. Biliyorum, sen bunlarla dalga geçiyorsun. Dışarda yemek yerken önce çatalı, sonra kaşığı peçeteyle silmem bile sana anlaşılmaz geliyor. Şimdi, içkiye bile böyle diyorsundur eminim. İşte, ne gerek var bu törene dediğini duyar gibiyim.”
Adam, “Yok, hiç aklımdan geçmiyor böylesi. Şarabı severim. Alıp gelmişsin ne güzel, neden öyle düşüneyim?” dedi, ilk yudumunu aldığı şarap genzini yakarken.
“Sevindim,” dedi kadın. “Seninle içmek ayrı bir keyif. Yolda gelirken vazgeçmenden çok korktum.”
Adam şaşırdı.
“Neyden vazgeçmemden korktun?”
“Ah, bak yine su koyuveriyorsun,” diyerek gülümsedi kadın. Adamın boynuna sarılıp dudağına bir öpücük kondurdu. Sonra yerine oturup devam etti.
“Uzun zamandır konuşuyoruz. Ama benimle eğleniyorsun sanki. Senin kadar okumuyorum diye. Anlaşılması güç fikirlerin var. Son görüşmemizde demiştin ki aslında çok karmaşık görünen bazı meselelerin ardında basit bir gerçeklik yatar.”
“Evet, gerçekten öyledir.”
Kadın gülümsedi.
“Demek hatırlıyorsun. Buna sevindim. O halde bana bu gece kız kardeşinden bahsedeceksin değil mi?”
Genç adamın kaşları çatıldı. Karnında bıçak saplanır gibi bir ağrı hissetti.
“Kız kardeşim mi?”
“Nasıl bir ilişkiniz var, çok merak ediyorum,” diyerek ellerini çırptı kadın. “Lütfen, anlat.”
Adam zihninden kovmaya çalıştığı acımasız bir düşünceyle olan savaşını kaybetmiş gibi, “Kız kardeşim… O hayatta değil,” dedi.
Kadının yüzü ciddileşti. “Bilmiyordum,” dedi üzüntüyle.
Adam uzanıp bardağına şarap koydu.
“Sana bundan bahsetmeye söz vermişsem… Kız kardeşimi kaybedeli çok oluyor. Belki on yıl. Belki daha fazla. Tam hatırlamıyorum şimdi. Üniversitedeydim o zamanlar. Yeni başlamıştım. Bir sabah telefonum çaldı. Annem hıçkırıklar arasında kız kardeşimin intihar ettiğini söyledi.”
Kadın zarif bir hareketle oturduğu yerden kalkıp genç adamın yanına oturdu. Adamın soğuk elini avucuna aldı. “İstersen bu konuyu başka bir zaman konuşalım,” dedi.
Alkolün etkisiyle kasları gevşemiş, zihni berraklaşmış adam konuşmak istiyordu.
“Apar topar memlekete bilet alıp yola çıktım. Çok tuhaf bir his sarmıştı içimi. Otobüste insanlar konuşuyorlardı. Ama sanki yabancı bir dilde konuşuyorlarmış gibiydi, hiçbir şey anlamıyordum. Bir fanusun içine, iğneli bir fıçıya atılmıştım sanki ben.”
Kadın şefkatle adamı dudaklarından öptü. Adamın ayağının ucuna, yere oturdu. Adam bardağı dikleyip devam etti.
“Üzgündüm. Ama daha çok kızgındım. Kendime kızgındım. Kardeşim ölürken ben hiçbir şey hissetmemiştim. Hiçbir şeyin farkında değildim. Aptal bir yerde, alakasız bir masada, saçma insanlar arasında oturmuş boyuna içiyor, anlamadığım şakalara gülüyordum.”
Adam ayağa kalktı. Bir şey arar gibi etrafına baktı. Kadın adamın arkasından sıkıca sarıldı. “Kendini bu yüzden suçlaman çok acımasızca,” dedi.
“Ona daha yakın olabilirdim. Biri vardı, sevdiği biri. Ama mutlu değildiler. Neden diye sormadım hiç. Nasıl hissettiğini, onun için ne yapabileceğimi sormak bir kez olsun aklımdan geçmedi.”
Adam arkasına döndü. Kadının sevimli yüzüne baktı. Birden ikisinin dudakları birleşti. Birbirlerine sıkıca sarıldılar. Kadın, adamın gömleğinin düğmelerini telaşla çözerken adam durdu, geri çekildi.
“Yapamam,” dedi.
Kadın yüzünde acı bir ifadeyle birkaç adım geri çekildi. Üstünü başını düzeltti. “Belki de doğru bir zaman değildi,” dedi, kırgınlığını ele veren bir ses tonuyla. Kapıya yöneldi. Kapının kolunu tuttu. Adama döndü.
“Her şeye rağmen kendini bana bir kez olsun bırakabilirdin,” diyerek çıktı. Kadının ardından kapı sertçe çarptı.
Adam kadının son söylediklerini anlamaya çalışıyordu. Zihni bomboştu. Odaya girdi. Yataktaki çamaşırları kucağına alıp yere yığdı. Raftaki kitapları gürültüyle döküp odanın ortasına serdi. Kolonyayı kitapların ve çamaşırların üzerine boşalttı. Eğilip bir kitaptan bir yaprak kopardı. Kağıdı ateşe verirken,
“Kitaplar seslenir, yüksekten, mağrur:
—Gel bize, kurtul, gel!
Almanızla bırakmanız bir olur,
Böyle daha güzel.”
dizelerini okudu. Yanan kağıdı kitap ve çamaşır yığınının üstüne attı. Mavi bir alev belirdi yığının yüzeyinde. Sonra, kapaksız kitapların sararmış yaprakları kızıl bir alevle tutuşmaya başladı. Yüreği şiddetle çarpıyordu. Birden çatırdayan zemine düşüverdi.
“Demek uyandın,” diyerek elinde bir alışveriş poşetiyle kadın içeri girdi.
Adam beyaz çarşaflı, beyaz örtülü bir yatakta yatıyordu. Sorgulayan bakışlarla, “Nasıl oldu bu? Nasıl kurtuldum?” dedi.
Kadının yüzü düştü. Bu konuyu konuşmak istemiyordu.
“Sokağa çıktıktan biraz sonra merdivenleri tırmanıp dairenin kapısına geldim. Kapıyı defalarca çaldım. Karşı komşundan yardım istedim. Kapıyı bir şekilde açıp içeri girdik. Seni yerde baygın yatarken gördüm. Önce seni salona taşıdık. Ben seninle ilgilenirken komşun koridordan yangın tüpünü alıp alevleri söndürdü.”
Kadın duraksadı. Yüzündeki kötü ifadenin farkına varmıştı. Gülümsemeye çalışarak devam etti.
“Ateş ve dumanlar sana zarar vermedi. Bayıldığın için buradasın. Doktorlar niçin olduğunu anlamaya çalışıyor.”
Kadın yatağa, adamın yanına oturdu.
Adam birkaç kez öksürüp, “Hepsi yanıp kül olabilirdi, içimdeki her şey” dedi. Pencereden avluda yürüyen insanları gördü.
Kadın bu sözlere içerlediğini belli etmeden, “Sana yeni bir gömlek aldım. Hastaneye geldiğimizden beri üstünde aynı gömlek var,” dedi.
Kadın jelatini ustalıkla açıp yeni gömleği çıkardı. İs ve ilaç kokan eski gömleği hastanın sırtından aldı, yeni gömleği giydirdi. Adam yeni çamaşırlara has o kokuyu duydu. Kadın sevinçle ayağa fırladı.
“Çok güzel oldu. Tam sana göreymiş,” dedi.
Emre Karakaya

Güzel; gözleme ve yazmaya devam.👍👏
Pişmanlıkları unutmak zor, değerli bir öykü, nicelerine
Ben Ozan. Bu hikaye en sevdiklerimden. Canım arkadaşım Emre ilerde büyük bir yazar olacak.
Öykümü okuyucularla buluşturan Pazartesi14 ekibine teşekkür ederim. Öykü uzun zamandır zihnimde dönüyordu. Yazıya dökülme vakti kısa süre önce gelmişti. Yarı-otobiyografik, iç gözlemler ve hsaplaşmalar sonucu yazıldı. Okuyanlara selamlar. Nice öykülerde görüşmek üzere.
Emre.