Hafızamız, bir tür eczane, bir tür kimya laboratuvarıdır; elimize tesadüfen sakinleştirici bir ilaç da geçebilir, tehlikeli bir zehir de…”

Marcel Proust / Kayıp Zamanın İzinde (Mahpus)

Proust edebiyat tarihine damga vuran “Kayıp Zamanın İzinde” adlı eserinde bu tespitiyle hafızanın bir arşiv ya da kapalı bir sandık gibi durağan olmadığını daha çok bir laboratuvar ya da eczane dinamikliğinde işlevini sürdürdüğüne dikkat çekiyor.

Geçmişimizi anılarda sakladığımızı düşünürüz. Oysa gerçek bundan farklıdır. Zihin sürekli olarak geçmişi bugünkü duygu ve deneyimler eşliğinde yeniden kurgular. Hafıza durgun bir göl olmaktan öte sürekli farklı kaynaklardan beslenen bir nehir gibidir. Aynı olayları yaşayan insanların zaman geçtikten sonra anıları farklı hatırlamaları sık rastlanan bir durumdur. Hepimiz anılarımıza her dönüşümüzde, geçmişimize küçük bir müdahalede bulunuruz.

Zihin başa çıkamadığı acıları tekrar aynı tazelikte yaşamaktansa, bastırarak kendini korumayı tercih eder. Fakat burada ironik olan, bastırılan duyguların yok olmayıp bir anlamda kılık değiştirerek tekrar ortaya çıkmasıdır. Hiç nedensiz görülen, anlam verilemeyen bir rüya, sebebi tam belirlenemeyen bedensel bir tepki ya da mantıksız kaygıların yaşanması çoğu kez bastırılmış duyguların yüzeye çıkma girişimlerdir.

Buradaki tehlike insanın geri dönen acıyı tanıyamamasındadır. Bütün bunlar yaşanırken hayatın içindeki akışta yerini alan birey, kendisini etkileyen ana faktörü tanımlayamaz. Bu aşamada hafıza, denetimi tam sağlanamayan bir laboratuvar haline gelir. Reaksiyonlar bilinçsiz olarak arka arkaya birbirini tetikler.

Modern nörobilim, travmatik anıların diğer anılardan farklı işlendiğini gösteriyor. Yoğun stres altında, beynin duygusal merkezi olan amigdala aşırı aktif hale gelirken, anıları düzenli bir anlatıya dönüştüren hipokampus baskılanıyor. Bu yüzden travma, bir hikâye olarak değil, parçalı bir deneyim olarak kaydedilir. Bu parçalanmışlık, zamanla ortadan kalkmaz.

Bir anı dile geldiğinde, anlatıya dönüştüğünde, parçalar birleşmeye başlar. Duygusal yoğunluk azalır, anlam artar. Böylece anı silinmez, bileşimi ve yarattığı etki değişir. Bir anlamda iyileşme bu şekilde tanımlanabilir. Geçmişi ortadan kaldıramayız ama onunla kurulan ilişkiyi dönüştürebiliriz.

Proust’un sezgisel olarak dile getirdiği şey, bugün hem psikolojinin hem de nörobilimin farklı yollarla doğruladığı bir gerçeğe işaret ediyor. Hafıza, edilgen biçimde anıları saklamaz, üretken bir yapıya sahiptir. Biz de bu üretimle birlikte sürekli olarak yeniden şekilleniriz.

Freud’un Işığında Tekrar Eden Hayatlar

Yaşam içinde aynı sorunlarla tekrar tekrar karşılaşırız. Her defasında farklı bir sonuç alacağımızı düşünerek farklı başlangıçlar yaptığımıza inansak da işin sonunda yine aynı noktaya çıkarız. Bunun nedeni yaşamın hep aynı sarmalda dönmesinin dışsal faktörlere değil, içsel dinamiklere bağlı olmasıdır.

Bir başka deyişle tekrar döngüsü insanın içinden tercih ettiği davranış ve kararlarla şekillenir.

Freud bu oluşumu “Tekrar Zorlantısı” olarak adlandırıyor. Bu teori uyarınca kişi anı olarak kaydettiğini düşündüklerini tekrar tekrar üretme eğilimindedir. Böylece yaşanan olayların aktörleri ve sahne kurgusu değişse de sonuçlar kaçınılmaz biçimde tekrar eder.

İnsan tanıdık olanı seçmeyi tercih eder. Ne yazık ki bu tercihin nedeni tanıdık oluşumların güvenli olması değil, öngörülebilir olmasıdır. Kişi deneyimlediği olaylarda kendini nasıl koruyabileceğini genellikle çok erken yaşlarda öğrenmiştir. Zihin risk almayı sevmediğinden güvenli olan yeni bir oluşumu denemek yerine, öngörülebilir olanı tekrar etmeyi seçer.

Böylece aynı sorunu tekrar yaşadığımızda hafızamızda kayıtlı davranışı yenilersek, zarar görmeyeceğimize inanırız. Aynı oluşum içinde nasıl ve nereden acı hissedileceği, ne zaman susulması gerektiği gibi kritik basamaklar önceki yaşam travmalarımızda belirlenmiş ve kayıt altına alınmıştır.

Geçmişte yaşanan, çözümlenmeden kalan duygular, karşılanmayan ihtiyaçlar ya da netleşemeyen ilişki dalları zihinde kapanmadan kalır. Zihin tamamlanmamış olarak kodladığı oluşumu öylece bırakmaktansa, yeniden kurgulayarak sonuca ulaştırmak ister. Böylece de birey farkına varmadan otomatik olarak eski kurgunun yeni bir paralel formunu yaratır. Görünürdeki bütün parametreler değişmiş gibi olsa da bireye hükmeden temel duygu ve kurgunun omurgası aynı kaldığı için tekrar aynı son yaşanır.

Bu tanıdık olanın içinde olma isteği, bir tür psikolojik yerçekimi ya da bir merkezkaç kuvvet çekimi gibi düşünülebilir. İnsan farkında olmadan hep aynı merkeze çekilir.

Bu aşamada en önemli kriter farkındalıktır. Farkındalık tekrar eden zinciri kırmanın anahtarıdır. Duygusal yaklaşımlarımızın bilincine vardıkça tanıdık olan ile gerçekten bizim için iyi olan arasındaki ayrımı daha iyi yapabiliriz.

Bastırılan anılar unutulmaz, uygun bir tetikleyiciyle karşılaştığında yeniden canlanır. Ve o anı hatırlarken geçmişi yeniden yaşarız. Geçmiş, şimdinin içine sızar. Zaman doğrusal olmaktan çıkar, iç içe geçen bir yapı haline gelir.

Aynı duyguyu yeniden yaşadığımızı fark ettiğimizde, ilk kez geçmiş ile şimdi arasına küçük bir mesafe koyabiliriz. O mesafe, özgürlüğün başlangıcıdır. Çünkü tekrar, ancak tanınmadığında varlığını sürdürebilir.

Travma adı konduğunda, bir başka deyişle kılık değiştirmiş olduğu anlaşılıp asıl kimliği tanımlanınca gücünü kaybetmeye başlar. Yeni bir yaşam kurmadan önce geçmişin netleştirilmesi aynı dramatik sonuçların tekrarını büyük ölçüde önleyebilir. Geçmişimizden kaçamasak da onunla nasıl karşılaşacağımızı değiştirebiliriz.

Bütün bunların ışığında Proust’un hafıza eczanesi, ya da laboratuvarı umut verici olduğu kadar dikkat çekicidir. Her ne kadar tedavi mümkün olsa da her şifa, risk almayı gerektirir, her hatırlayış, zehirlenme ihtimalini yanında taşır. İnsan, hafızasının yalnızca pasif taşıyıcısı değil, aynı zamanda yorumlayıcısıdır. Anıların kimya laboratuvarı ya da eczane olduğu metaforuna dönersek, hatıraların tekrarı sıklığı yoğunluğu ve onlara bakış açısı, alınacak ilaç dozu gibi şifa ya da zehir olabilir. Her geri dönüşte ya iyileşiriz ya da tekrar zehirleniriz.

Füsun Esen Günaydın