“Saçlarımın uçlarından aldırmalıyım. “
“Uzun kalsın. Seviyorum.”
Sevmek kelimesi aklının içinde sakız gibi uzadı. Jean giyinmelisin seviyorum, kırmızı tişört güzel durmuyor sarı olsun seviyorum. Siyah derin yırtmaçlı elbiseni seviyorum ama senin bileklerin kalın güzel durmuyor. Ben seni böyle seviyorum.
Böyle sevmek? Ben kendimden böyle olarak bahsedemiyorum. Böyle nasıl? Uzun saçlı, kısa topuklu, hafif makyajlı… Karnına sancı girince büküldü. Doğruldu. Mutfağa geçti.
Kahveyi ocağa koydu. Hızlıca kaynatıp bardağa döktü. Kokusunu içine çekecekken sıkışan bağırsaklarına direnemedi. Kahve bardağını banyo lavabosunun kenarına bırakıp kalçasını klozete yerleştirdi.
Kirli sepetine takıldı gözü. Kış bahçesinde oynadıkları saklambacı düşündü. Kırmızı tişörtü üstünde, bahçeden kaçıp kırmızı arabanın arkasına saklanmış beklerken, babasının gelip ebeye seslenişi yankılandı banyonun içinde, “Çok dikkat çekiyorsun zaten bulurdu seni.”
Kocası kapıyı tıklattı.
“Bir insan ömrünün,” derken Seçil devam etti. “Beş yılını tuvalette geçirirmiş bu sende on yıl, birlikte geçireceğimiz ömrü azaltıyorsun…”
“Benden söylemesi.”
Sifonu çekti. Cümle su sesine karıştı. Oturmaya devam etti. Bundan sonraki yıllarının birlikte geçirilmeye değer olup olmadığını düşündü. Banyo aynasının önündeki diş fırçası kupasına baktı. Cüneyt’in verdiği ilk hediyeydi. Üstünde şimdilerde unutulmuş bir partinin logosuyla o dönemin ünlü seçim sözü vardı. “Beş yıl daha limon gibi sıkılmak mı istiyorsunuz?” Acı bir gülümseme yayıldı dudaklarına. Keşke geçen son otuz yılda sadece sıkılmış olsaydım…
Kamburlaşmış parmaklarına bakarken kahve kokusu ilişti burnuna, kalkıp bardağı aldı. Yudumlarken ocağın üzerinde kaynayan, köpükleşen kahve yayıldı banyonun fayanslarına. “Yanında bitter çikolata severim,” derken “O ne acı acı, lokumu götür,” diyen annesi dolanmaya başladı. Babasının sesi yankılandı. “Verdim gitti. Amma on altısına az kaldı. Erişsin nikah sonra. Vermezdim ya…”
Kapının altından Cüneyt’in gölgesi geçti. Göz süzüşü düştü yere. On dört yaşının heyecanı sardı. Kahve kokusu tuvalet kokusuna karıştı. İsteme günü üstüne döktüğü kahvenin yangını geçti bacaklarından. Uzanıp camı araladı. Fırtınanın kokusu daldı içeri.
Bu adama varacaksın. Fısıldıyordu rüzgâr. Bağırsakları boşaldıkça babasının yumrukları duvarlarda yankılandı.
Kahveyi bıraktı elinden. Soyunup duşa girdi. Çıkınca saçlarını kesmeye karar verdi.
Cüneyt’in aldığı vanilya kokulu şampuanı avuçlarına döktü. Banyodan çıkınca yayılan kokunun kesilen saçlarına siper olacağını düşündü.
Şampuanı, avuçlarının içinde dağıttı. Islattığı saçlarına yaydı. Köpürdü, köpürdü… Köpükler omuzlarına inerken yanan gözlerini sıktı. Kafasını kaşıdıkça önce aklının içi sonra kızını doğurduğunda yatağa yayılan saçının ucundaki kıvrımlar dolandı.
Bebek sesi yankılandı. Büyük hamamda kubbelerin camlarından sızan ışığın ortasında yatan bebeğin şifalı sularla kırkı çıkarılıyordu. Kenarda saçlarını beline dolamış on yedilik Seçil, babaanne olmaktan çok anne olacak yaşta olan kayınvalidesinin altın dişlerinde yansımasını gördü. Su döküldükçe havaya kalkan bebeğin kurnaya doğru yeniden inişinde midesi bulandı. Saçını duruladı. Suyu kapadı. Şampuanı yeniden avuçlarına döktü.
Avuçlarının içinde memesine saldıran bebeği vardı. Emdikçe ağlıyor, ağladıkça Seçil’in canı yanıyordu. Pembeye boyanmış rutubetli odanın apartman boşluğuna bakan camından bacaklarını sarkıttı Seçil, bebek ağladıkça memesinden süt yerine kan boşaldı. Karnındaki suyu boşalmadan kendi memesinden kaynanasının memesine geçen bebesinin hiç annesi olamadı. Kırk çıkarma merasiminde bayıldığında karnından gelen çığlıkları duydu. Rahmine düştüğünden haberdar olmadığı bebeği “Babama kardeş neneme evlat olmaya geliyorum.” diye bağırıyordu.
Avucundan akan şampuanı yeniden saçlarına sürdü. Ovdu, ovdu saç diplerini tırnaklarıyla çize çize yıkadı. Suyun altında çekiştirdi saç tellerini.
Kapı tıklandı.
“Anne yeter artık!”
“Çıkıyorum.”
Bedenini sabunlamadan durulanıp çıktı. Aynanın karşısına geçti. Saçlarını tararken avuçlarında birden bitiverdiler. Nikah masasında, kocasıyla resmen evlenmenin verdiği heyecan on sekizine basmanın heyecanına karışırken, saçlarını kısacık kestirip kendine özgürlük hediye etmişti.
Nikah masasında oturduğu kısa saçlı fotoğraf sadece düşlerinin yansımasıydı.
Alelacele bulunup saçına yerleştirilen, omuzlarına düşen peruğa takılan derme çatma kısa duvakla mutsuzluğun resmini çizmişti misafirlerin gözlerinde. Gelenlerin içinden, “Allah yardımcın olsun,” geçerken dudaklarından, “Mutluluklar,” çıkmıştı.
Makası alıp uçlarından üç parmak kesti. Hele sesini çıkar bakalım Cüneyt Bey, bundan sonra böyle.
Yeni aldığı ev elbisesini giydi. Yeniden kahve yapıp balkonda Cüneyt’in karşısına oturdu. Ellerini saçlarında dolandırdı. Saçlarını hafifçe savurup birkaç defa toplar gibi yaptı.
Cüneyt kızgın gözlerle bakarken dili tutulmuş gibi susuyordu. Fark etmesine sevindi Seçil. Adam kekeleyerek konuştu.
- Ulan evde de olsa kısa elbise giyme demedim mi? Kazık kadar oğlanlar var!
Ama saçlarım, dedi içinden. Sesini çıkaramadı. Kalktı. Banyoya gitti. Cüneyt’in tıraş makinesi alıp kafasını kazıdı. Uzun elbiseni giyip balkonda kahvesini içmeye devam etti.
Zeynep Pınarbaşı

Direniş bazen dazlak bir kafa ile gelir, ellerinize, yüreğinize sağlık