Eskiden her mahallenin bir delisi vardı. Şimdi… Gökyüzüne uzanan apartmanlarımızın güvenlik kuvvetleri, onları almıyordur içeri. Öyle ya apartman sakinleri rahatsız olur delilerden.

Yolu, yokuşu bol bir mahallenin çocuğuydum. Şimdilerde zifte bulaşmıştır, o vakitler arnavut kaldırımlarıyla süslüydü. Kapı önlerinde, balkonlarında muhabbet, sokaklarında çocuk cıvıltısı eksik olmayan bir mahalle.

Yokuşun meyli, insanı önce ufaktan alıştırır sonra yanına yöresine evleri alıp dimdik tepeye vardırırdı. Evimiz, zirveye gelmeden sağda kalırdı. Yokuştan kaçar, merdivene yakalanırdık. Bu sefer merdiven, evlerin ellerinden tutar yukarılara götürür, en tepeye varmadan bizi sol yanda bırakırdı. Merdivenin iki yanındaki evlerin terazisi birbirini tutmaz, bizim yüksek giriş katımızı, karşıdaki evin çatısına denk bırakırdı. Bir adımda kertenkelelerin cirit attığı çatıya çıkmak büyülü gelirdi bana. Evimizin önü kendinden kaydıraklıydı. Eğimli bir beton parçasına kaydıraklı demem de benim uydurmam tabii.

Merdivenlerin sonunun vardığı patika oldukça sürprizli; arada bir deli gelir o yoldan, adı Kaymak. Neden delirmiş, kim delirtmiş haberim yok. Sadece çocukların birbirlerini korkutmak için onun uzaktan görür görmez “Kaymak geliyor, kaçın!” diyen bağırışlarını hatırlıyorum.

Kaymak’ın, kıvırcık uzun saçları var, bir de mevsimine göre değişmeyen kıyafetleri. Üst üste giydiği renk cümbüşü etekleri, beline, saçına, boynuna doladığı, allı yeşilli fularları var. Giysilerinin kalabalıklığı bana panayır yeri gibi eğlenceli geliyor. Bakışları hep çok uzakta. Sanki benim göremediğim kadar uzakları görüyor. Kaymak’ın dışı panayır, içi durgun bir deniz…

Evin bakkala gitme sorumlusu; kızların en küçüğü olma talihsizliğindeki benim. Bakkal Osman amca; öğretmen emeklisi, küçük dükkânında aydan ayda hesabın kapatıldığı; bol veresiyeli alışverişlerimizin başkahramanı. Sakızların, şekerlemelerin, teneke kutulardaki, en asortiği kaymaklı olan bisküviler değil de bana en çok göz kırpan, tezgâhın önündeki un kurabiyeleri. Hesap zaten kabarık, bir kurabiyeden taşacak değil ya. Alınacakların eksik olmaması da pek önemli. Kaç parça demişti annem? Üç. Sanayağ ile ekmeği aldım. Neydi üçüncüsü? Haydi düşün, düşün! Aklımda, sıklıkla alınacakların listesi, unuttukça başlarım saymaya… Neydi? Un, tuz, şeker… Oh buldum, şeker! Merdivenleri bir tur daha inmek, çıkmak sıkıntılı, annemden işitilecek azar da cabası. Bakkal dönüşü adımlarım oldukça yavaş, balkonumuzdan görülebilen merdivenin başına gelmeden, suç unsuru kurabiyenin mideye indirilmiş olması gerek. Osman amca “Senin için alıyorum bu kurabiyeleri,” dediğinden beri sorumluluğum iyiden iyiye büyük.

Mahalleyi cazır cuzur gürültüye boğan, bakkalın yanı sıra kutu gibi dizili, beş altı adet kadar dekor atölyesi var. İşleri güçleri camları çizerek süslemek. Arada dışarı sigara içmeye çıkan gençlerin üstleri başları, un çuvalı taşımış gibi beyaza bulanmış. Çocukların korkup kaçtığı Kaymak, onlar için eğlence kaynağı. “Mahallemizin en güzel kızı nasılsın?”, “Saçlarını hangi kuaföre yaptırdın Kaymak?”. Gırla giden kahkahalar arasında, sokakta yankılanan alaylı seslere sağır yolculuk eden, ıssız bir kadın.

Soyadımızın kurtarıcısı, İzmir marşıyla doğan erkek kardeşim, ayaklandıkça gezmek ister, oynamak ister. Yürümeyi öğrenir öğrenmez masanın üstünden atlayan, düşmekten kafasının şişi inmeyen bir küçük adam. Ben ise sanki tam yaramazlık yapacakmışım da, kardeşim doğunca haklarım ona geçmiş gibi uslu olmakta sınır tanımayan bir kız çocuğu. Maalesef fazlaca da titiz. Aman elim pislenmeye görsün.

Mahallemizin titiz ablası Güler abla, balkondan kendini sarkıtıp hep yolumu gözler “Bana bir ekmek alır mısın?”. Onun ekmeğine, sadece mahallenin en temiz elleri olan çocuğu dokunabilir. Yeşili az mahallemizde, Güler ablaların balkonu, bana damdaki kertenkeleler kadar büyülü gelen asma yapraklarıyla dolu. En üst katın büyük bir kısmı balkona çevrilmiş, denizi görmese de bizim ev gibi dam değil, çok uzak tepeleri görüyor. Bacaklarım uyuşsa da sıkıca tutunup aşağıya baktığımda, insanları küçücük görünce her seferinde şaşırıyorum. Gökyüzünden sarkan siyah üzümler bana eğlenceli geliyor.

Kıvırcık sarı kafalı kardeşimi kollamakla tam tekmil görevde olduğum günün birinde, üç beş çocuğun “Kaçın, Kaymak geliyor!” bağırtısıyla irkiliyorum. Kan ter içerisinde kalmış kırmızı suratlarındaki aptal sırıtışlarından, korkuyorlar mı eğleniyorlar mı emin olamıyorum.

Ben, kapımızın önünde, merdivenlerin yanındaki betondan kaydırakta oyun oynayan kardeşimin yanındayım ve eskisi gibi hızlı hareket edip saklanmak için vakit yok. Çocuklar merdivenin dibine çoktan inmiş, deli kadının gelmesini bekliyorlar ki mesafe azalınca koşup daha aşağı mahalledeki çocukları galeyana getirebilsinler. Bir yandan da kollarını o yana bu yana savurup, “Kaçsana!” diye akıl üstüne akıl veriyorlar. Kıçın kıçın kaymaya çalışan kardeşimi elinden tutup ayağa kaldırmak, oradan da usul usul kapıya yanaşmak niyetindeyim. Ama inat kardeşim eve gideceğimizi hissetmiş bana mukavemet gösteriyor. Merdivenin aşağısındaki çocuk galeyanı, iyiden iyiye sus pus olmuş, uzaktan görünen ve bize doğru yaklaşan gök kuşağı giyimli deli kadının, az sonra bizimle gerçekleşecek buluşmasında olacakları heyecanla bekliyor. Uzun eteği ayaklarının arasında dalgalandırarak gelen rengârenk kadın yaklaştıkça kalp atışlarım coşuyor. Karnaval renkli kadının bugün saçı sanki her zamankinden daha karışık. Nedense pencerelerden, balkonlardan sarkıp gevezelik eden kimse yok bugün. Annemin görünmesi umudu ile gözüm, kapı ve balkon arasında mekik dokuyor. Artık rengârenk çiçekli etek bize iyiden iyiye yaklaştı, hissediyorum. Kaldırmayı başaramadığım kardeşimin yanına ben de çömeliyor ve ona iyiden iyiye yanaşıyorum. Bu arada dolaşık saçlı kadın, iki basamak daha indi, artık göz ucuyla da olsa onu rahatlıkla görebiliyorum. Sarı kafayı biraz fazla sıkmış olmalıyım ki daralıp birden ayağı kalkıyor, kalkmasıyla beraber gevşemiş ellerimden kurtulup, yere yüzüstü kapaklanıyor. Kafasında oluşan şişe eşlik eden bir avazla mahalleyi çığlığa boğuyor. Kulakları tırmalayan sesten, bu defa o kadar rahatsız olmuyorum. Annem kardeşimin alarmına karşılık çıkar gelir nasılsa. Bağırtıyla birlikte, lunapark kadın biran duraklayıp bize doğru yanaşıyor. İçimin bağıra bağıra ağlayası var da dışım tutulup kalıyor. Kaymak gelip kardeşimi düştüğü yerden kaldırıyor, alnını sevip, saçını okşuyor. Bizim borazanın, korkudan mı, meraktan mı bilmiyorum, akan ışıltılı gözyaşı yanağında duruveriyor. Susup kadına dikkatli dikkatli bakmaya koyuluyor.

Kaymak, tarak görmemiş başını bana döndürüyor. Gözlerinin mavi olduğunu ilk o an görüyorum. Kemikli elleri ile kafamı okşayıp, minik bir gülümseyişle “Korkma!” diyor. Deli kadın, gözümde bir masal kahramanına dönüşüyor. Etekleri uçuşa uçuşa merdivenlerden iniyor, belki de uçuyor.

Nalan İncekara