Eğer Figen Bodrum dururken Karadeniz’in kıyısındaki bu adı sanı bilinmeyen kasabada yazlığımız olmasına burun kıvırıp küçümsemeseydi, üstüne üstlük önüne gelenle maddi durumumuz fena olmadığı halde neden bu kasabaya tıkıldığımızı anlayamadığını söyleyip dedikodu etmeseydi bunların hiçbirisi olmayacaktı.
Eğer erkek kardeşim yeterince parası olmadığı için yıllık izninin bir kısmını bizim yazlıkta geçirmek istemese, üstelik biz karı koca çalıştığımız için bir hafta orada yalnız başına kalmasa, üstüne üstlük uyumak için o şirin çatı odasını seçmese gene bunların hiçbiri olmayacaktı.
Ve eğer ben kocamın üstüne deniz koklayıp Karadeniz’le sevda ilişkisine girmeseydim gene bunların hiçbirisi olmayacaktı.
Baştan alıp teker teker anlatayım. Figen kocamın ta üniversiteden beri en yakın arkadaşı olan Sait’in karısı. Havalı havalı yürürken iki yana salınan Burberry pardesüsünü giyip, Louis Vuitton çantasını kıvrık dirseğine takıp, Range Rover’ını Bağdat Caddesi’ne çıkan sokaklardan birine park edip, Divan Pastanesinde kendisi gibi iyi eğitimli, dil bilen arkadaşları ile buluşmaya giden bir kadın. Konuları mı? Önce çocuklar, sınavları, girecekleri en iyi okullar, tutulan özel hocalar, sonra botoks, dolgu, kaş kaldırma, en iyi plastik cerrahlar, sonra en pahalı yoga, pilates, jimnastik salonları, sonra ne kadar çok işleri olduğu, derken Maldiv seyahatleri. İran seyahatimizden sonra, bizimle görüşmeye nasıl devam etti hala merak ediyorum. Bir keresinde gaflete düşüp, ‘neden çalışmıyorsun?’ diye sormuştum. ‘Çocuklara kim baksınmış’, ayol bizimkilere kim baktı. Bir de dönüp bana, ‘sen işte dinleniyorsun, asıl yorulan biziz’ demez mi?’
Sait’in yüksek gelirli, iyi bir işi var, adam çalışıyor, kazanıyor. Aileden gelen varlık da fena değil. Son olarak Bodrum Türkbükü’nden muhteşem bir yazlık aldıklarında, Figen’in güya çaktırmadan sataştığı markasız giysilerimize, okuduğumuz kitaplara, gezdiğimiz yerlere, sıradan arabamıza, bir de bizim geri kasabamızdaki yazlık eklendi mi? Tahmin ettiğiniz gibi bunlar böyle doğrudan söylenmiyor, laf arasına şakacıktan söylenmiş gibi sokuşturuluyor. Sait nereden buldu bunu bilmem, oldukça geç evlendi, çok arayınca böyle oluyor galiba. Sonuçta kocamla ikimiz Sait’i sevdiğimiz için kadına katlanıyoruz da nereye kadar?
Şimdi gelelim erkek kardeşime. O da bir garip, şimdilerde spiritüel diyorlar ya işte ondan bir ruhani çocuk. Elinden mesnevi düşmez, yaşamın anlamını soruşturup durur, ruhtu maddeydi bir yığın şey okur bir tip. İşte bizim evde tatilini yalnız geçirdiği sırada çatı katında uyurken birden uyanmış, yatağın ayak ucunda genç bir kadının oturarak kendisine baktığını görmüş. Hiç ürkmemiş, öylesine bir süre bakışmışlar, sonra genç kadın ayağa kalkıp küçük çatı penceresinden uçup gitmiş. Olayın doğruluğu var mıdır yok mudur bizi pek ilgilendirmedi ama sonuçta bizim yazlığın adı perili eve çıktı.
Biraz da evimizden bahsetmem gerek. İstanbul’a arabayla iki buçuk saat çeken bu sahil kasabasının uçsuz bucaksız bir kumsalı var. Kumsal enine de oldukça geniş, bizimki kumluğun hemen bitiminde, bir dönüm bakımlı bir bahçenin içinde iki buçuk kat tabir edilen büyükçe bir ev.
Şimdi gelelim öykümüzün asıl kahramanı büyük aşkım Karadeniz’e. Adı üzerinde KARA DENİZ. Kendi gibi rengi de değişken bir deniz o. İnanılmaz güzel koyu mavilerden soğuk grilere, turkuazdan yeşilin açığına koyusuna uzanan boya paletinde hangi ton ararsan var. Karadeniz için kitaplar yazarım ama birazdan Figenler varacaklar, Sait bizim yazlığa bir hafta sonu için gelmek istemiş, benim kocam da kıramamış. Figen’in gelme nedeni olsa olsa dedikodu için sıkı malzemeler toplamaktır amma velakin ben ona o kadar güzel malzemeler vereceğim ki hayatı boyunca unutamayacak. Bunun için sevgilim Karadeniz’le dün geceden anlaşmayı yaptık, sağ olsun bugüne dek beni hiç kırmadı.
Neyse, sabah on bir gibi ulaştılar, Karadeniz’e bakan verandada çoluk çocuk güzel bir kahvaltı yaptık. Deniz insanın aklını başından alacak kadar pırıltılı bir maviyle pürüzsüz, şıpır şıpır salınıyordu. Figen’in ağzı açık kalmıştı. “Yanlışlıkla Antalya’ya mı geldik?” deyip duruyordu. “Sen o zilliye inanma Figenciğim” dedim gizlice Karadeniz’e bir göz kırparak. “Bazen öyle bir çıldırır ki sesinden duramazsın. Dalgaların beş adam boyuna ulaştığı bile olur.” Figen’in gözleri kocaman açıldı, “ne zaman çıldırır peki, herhalde kışın”. “Yoo, o hiç belli olmaz işte, kışın göbeğinde dümdüz olur da, yazın çıldırabilir, hele içine birisini aldığı zaman.” Figen’in gözleri iyice açıldı.
-Ne, ne demek o, anlamadım!
-Canım, adı üzerinde Karadeniz, her hafta birkaç kişiyi halleder, ondan sonra da verene kadar deli gibi çırpınır durur, uğultusu göğe erer.
-Halleder ne demek, gene anlamadım derken sesi hafiften titremişti.
-Canım boğulur işte insanlar bu denizde, adı üstünde dedim ya, Karadeniz, çok tehlikeli olabilir canı sıkkınsa, dip dalgaları ile alıverir seni döndüre döndüre, hiçbir şey anlamadan gidiverirsin.
-Anlamıyorum, dedi Figen dehşetten açılmış gözlerle, “böyle bir denize hadi kendini anladım, çocuğunu nasıl sokuyorsun?”
-Biz onun huyunu biliriz tatlım, ne zaman girilecek ne zaman sakinleşmesi beklenecek anlarız, zaten iyice tehlikeli ise kıyı boyunca denize girilmemesi için anons yapılır. Sen hiç merak etme, yıllardır buradayız.
-Boğulanları geri vermesi ne demek?
Artık sesi tiz çıkıyordu neredeyse.
-Eski bir halk inanışı diyebilirsin ama bu yöredekiler doğruluğuna inanıyorlar. Geçenlerde ben de rastladım. Ortada bir mendili tut sallayacak rüzgâr yok, deniz çırpınıyor, deli gibi haykırıyor, kıyamet kopuyor dediler Karasu’dan biri boğulmuş, neyse iki gün sonra zavallıyı Zonguldak’tan çıkarttılar da duruldu.
Figen delirmişim gibi yüzüme baktı, sesini daha fazla çıkaramadı ama olan çocuklara oldu. Denize girmeyi külliyen reddetti, bütün öğleden sonrayı Karadeniz’in insanı çıldırtan nemli temmuz sıcağında verandada geçirdik. Israrlarımızı en sonunda Karadeniz’i kızdırmaması gerektiğine kadar vardırdık ama nafile.
Akşamüzeri çocuklar kendi havasına dalmışken, biz de amerikano oynamaya oturduk. Deniz hala kendi halinde, şıpır kıpırdı.
-Umarım böyle kalır, dedi Figen.
-Bilinmez ki, perinin uğradığı zaman da çılgın gibiymiş.
Figen’in ayağa fırlamasıyla sandalyesi devrildi, elindeki iskambil kağıtları öteye beriye fırladı, deli gibi haykırdı “Tanrım bir de peri mi var?” Su falan verip perinin hikayesini anlattık. Şimdiye kadar yalnızca poposunun açıkta kaldığını tahmin ettiğimiz kardeşime göründüğünü de eklemeyi unutmadık. Oyuna devam ettik ama bizimki iyice gerilmişti.
Havayla beraber denizde yavaş yavaş karardı. Verandada akşam yemeği yerken Figen’in sırtı Karadeniz’e dönüktü, başka konulara giden konuşmalarla biraz sükûnet bulmuştu ki bir ara başını çevirdi, simsiyah denizin karşısında dehşetle irkildi.
-Aman Tanrım, sanki deniz gitti de siyah dipsiz bir kuyu geldi yerine,
-Adasız bir deniz bu tatlım! Bir iki tane varsa da uzaklarda bir yerde. Ege’nin şıkır şıkır görüntüsü maalesef burada yok.
Karadeniz’e bir bakış atıp göz kırptım ama bana gerek kalmamıştı, sinirlenmeye, ufak ufak kıpırdanmaya başlamıştı zaten.
Rakılı balıklı hoş bir akşam yemeğiydi. Ben, eşim, Sait neşeyle sohbet ederken Figen ne kadar bize katılmaya çalışsa da endişeli durumu içten içe göze çarpıyordu. Gene denizi arkasına almıştı. Benimse Karadeniz tam karşımdaydı, göz göze geldik, başla işaretini verdim. Hafiften bir uğultu başladı, Karadeniz’in minik dalgalarının yavaş yavaş irileştiğini hissettim, siyahlıktan bir şey görmeye imkân yoktu. Sait sesi fark etti, bana dönüp “seninki gene aldı galiba birini içeriye” diye dalga geçti. Eşim de koştursam söylemez, “eh, bu akşam peri olur gelir bizim eve” diye ekledi. ‘Periiii?’ dedi en tiz sesiyle Figen mavi gözlerini kocaman açarak. Rakının da verdiği gevşeklikle kimse artık onu takmadı. Zaten ne desen boştu, bizimki fitili almıştı, alay edileceğim korkusuyla pek açık vermek istemiyor, ara ara gittikçe sesi artan Karadeniz’e korkulu nazarlar atıyordu.
Gece yatma zamanı gelince çocuklar çatıda uyumak istediler, uyanık kalabilecekleri kadar oyun, sohbet, muhabbetle vakit geçirecekleri izole bir çatı katı fikrine bayılmışlardı. Figen karşı çıkacaktı ama onun abuk korkuları Sait’in boğazına kadar gelmişti, ona çocukları rahat bırakmasını söyledi. Figen fazla direnmedi, zaten çocuklar ne siyah Karadeniz’in farkındaydı ne de perili ev muhabbetini işitmişlerdi, öylesine kendi havalarındaydılar. Akşam yemekten sonra çatı arasına fırladılar, uzun süre patırtı gürültüden sonra bütün günün yorgunluğu ile yataklarında sızdılar.
Karı koca ikinci katta bizim yatak odamızın karşısındaki misafir odasında kalacaklardı. Gece geç vakit odalarına yatmaya giderken Figen’in “Sait de rakıyı aldı ya şimdi top patlatsan uyanmaz” diye hayıflandığını duydum. “Aa ne tesadüf benimki de öyledir.” Yüzüme en acıklı ifadesi ile baktı, benim için sorun yoktu ki, buralara alışıktım. Hüzünlü hüzünlü başını salladı, içim acımadı desem yalan olur.
Gece yatmadan önce oğlumun odasının balkon kapısını bir karış açık bırakıp önüne tahtadan yapılmış ağır pufu koydum. Odamız sabah güneşini çok aldığı için özel bir kumaştan yapılmış, içerisini kapkara yapan perdeleri sımsıkı kapadım. Üzerime uzun beyaz geceliğimi giydim. Lambaları söndürdük. Hadi bakalım Karadeniz başla!
Rüzgâr yavaş yavaş hızlandı, bahçedeki ağaçların arasında tıslayarak geçmeye başladı. Karadeniz’in uğultusu iyice yükseldi. Sımsıkı çekilmiş perdelerin ardından gelen rüzgârın ıslığı, denizin çırpınışları, ağaç dallarının haykırışları arasında uykuya dalıvermişim.
Kapının önce hafif, sonra uyuyanları uyandırmamaya çalışır şekilde artarak vurulması ile uyandım. Benimki horul horul uyuyordu. Kapının yerini bulmam zor olmadı; açmamla bir çığlık koptu, karşımdakinin üzerine atladım, ağzını kapatırken en yumuşak sesimle, “yavaş, adamları uyandıracaksın” dedim. Figen’in kalbinin sesini duyabiliyordum, sofadaki ufak lambayı açıp hızla aşağıya indik. Alt katta tüm ışıkları açtım. İçmesi için su verdim. Kesik kesik konuştu. “Ne olur ku kusura bakma, bu uğultu, çatırtı çok çok korkunç. Sonra pat pat diye gelen garip vurma sesleri duydum, sonra antrenin hafif ışığında, sizin oda zif zifiri karanlık, sonra odanızdan çıkan uzun beyaz şeyi görünce sen olduğunu tahmin edemedim”, peri diyemiyor korktuğu için utanıyordu. En tatlı sesimle, bütün psikoloji bilgimi kullanarak korkularının üzerine giderse nasıl kurtulabileceğini anlattım. Soluğu yavaşlamıştı, önerimi sordu. “Şimdi yavaş yavaş denize yürüyeceğiz”. Geri sıçradı, ama benim fevkaladenin fevkinde sakin, yatıştırıcı halim ile biraz rahatladı. “Hadi, bu benim mesleğim. Kimleri ne korkulardan kurtardım.” Karadeniz’e bir el ettim, hafif sakinledi. Yaklaştık. Bir el ettim, deniz tekrar kükremeye başladı, Figen bağırarak bana doğru koştu, işte o anda kendini dev dalgaların arasında buldu, Karadeniz döndüre döndüre onu içine aldı, son olarak adımı haykırdığını duydum.
Eve döndüm, ayaklarımı bahçedeki hortumla yıkadım, yukarı kata çıktım, pufu kapının önünden çektim, odamın perdelerini açtım, geceliğimi çıkarttım, içkinin de etkisiyle iyice koyulaşan bir uykuya daldım.
Şimdi öykü burada bitti zannettiniz değil mi, öyle olamadı ne yazık ki! Sabah evde gürültü kıyamet nasıl olsa beni uyandırır diye saat bile kurmamıştım. Uyandığımda vakit epeyce ilerlemişti, evde sessizlik hakimdi. Koşa koşa aşağıya indim, eşim çayı koymuş, kahvaltıyı kuruyordu. Oğlan da telefonuyla oynuyordu. Peki diğerleri? Gittiler? Nasıl yani? Bu Figen kafayı sıyırmış, Figen mi? Nasıl yani? İkide bir nasıl yani deyip durma istersen, anlatıyorum. Figen gece çok içti herhalde, sen mışıl mışıl uyuyordun, bu sırılsıklam çık gel, neymiş, sen bir yığın şey söyleyip onu denize sürüklemişsin de, canını zor kurtarmış da, polise gidecekmiş de, karım uyuyor diyorum dinlemiyor, dut gibi sarhoş, isterse gitsin polise Sait diyorum, Sait delirdi, topladı iki dakikada her şeyi, kadının üstünü zar zor değiştirdi, attı hepsini arabaya, aldı götürdü.
Şanslıydı Figen, Kara Deniz’in iyi gününe rastlamıştı. Neyse en azından bir daha buralara gelmeye cesaret edemezdi, elveda dedikodular! Karadeniz’e göz kırptım, şap şap sahile vurdu.
Asil Şenol Topçu
