Önemli bir randevuya yetişmem gerektiği için mezarlığın içinde hızla yürüyordum. Amacım yolu kısaltmak değil, birlikte yazarlık atölyesine katıldığımız, yıllardır bize emek vermeye devam eden hocamızın annesinin cenazesine katılmaktı. Öfke ve şaşkınlık dolu duygular içerisinde cenazenin bekletildiği yeri, yani musalla taşının bulunduğu camiyi bulmaya çalışıyor ama bir türlü hedefe ulaşamıyordum. Yolu sorabileceğim kimseler de yoktu sağda solda, mezar taşları, ağaçlar, daldan dala uçuşmakta olan kuşlar ve de göremediğim böcekler dışında. Sağa mı dönsem yoksa sola mı diye karar vermekte zorlanırken kendimi yerde buldum. Ayağım bir şeye mi çarpmıştı yoksa birisi çelme mi takmıştı. Kimseciklerin olmadığı yerde ne çelmesi dedim kendi kendime, güldüm sessizce. Hemen doğruldum, üstümü bile silkelemeye gerek duymadan, iç sesimi dinleyerek tutturduğum yönde ilerlemeyi sürdürdüm. Telefonuma yağan mesajlara bakmaya zaman ayıramazdım. Başsağlığı dileyip beş on dakika içinde ayrılmalıydım. Sessizliği yırtan teknolojik sesler yerini konuşmalara bırakır gibiydi. Kulak kabarttım yürümeye ara vermeden. Olmadı, durayım dedim. Sesler kesildi. Yürümeye devam edince yine aynı konuşmaları duymaya başladım. Sağıma soluma baktım, kimse yoktu, yanılıyor olamazdım. Bir mezarlığın üstüne çıktım altta yatandan özür dileyerek. Birisi mezarın başında dua ediyor ya da geçmişiyle yüzleşiyor olabilir diye düşündüm. Ne de olsa insanın geçmişiyle yüzleşebileceği başat yerlerden biriydi bu mekan. Belki de en önemlisi. İstediğini söyle sana tepki gösteren olmaz. Ama iki kişinin karşılıklı konuşma sesi olduğuna emin olmaya başlamıştım. Abartısız. Konuşanlar çömelmiş olmalıydı. Mezarın üstüne çıktığımda sesler kesildi yeniden, beni görüyor olmalıydılar, hareketsiz kaldıkça konuşmaya son veriyorlardı. Onları duymamı ya da anlamamı istemiyor olabilirlerdi. Bir ürperti geçti içimden. Şimdi onu kanıtlamak zamanı değil dedim kendi kendime, mesajlar yağmur gibiydi, bakmayacaktım. Bir yandan da meraktan çatlamak üzereydim, yine birinin ölüm haberi mi veriliyordu yoksa. Daha iki gün önce atölyemize öyküleri ve teknik desteği ile büyük emek harcayan arkadaşımızı sonsuzluğa uğurlamıştık. Yazdıkları akşamı etkileyen güneş gibiydi. Talihsizlikler yakasını bırakmamış, son ana dek heyecan dolu yaşamından ödün vermemişti. Ne yazık ki birlikte çıkardığımız son kitabı eline alamadan aramızdan ayrıldı.
Yine öyle bir haber almak istemiyordum, ölümü engelleyebilirmişim gibi. Elimi cebime attım, ama hayır, bakmamakta kararlıydım zaman zaman soğukluk veren alete. Terlemeye başlamıştım, yine de yürümeyi sürdürdüm. Sesler de benimle geliyordu. Kulak kabarttım iyice. Onun sesiydi sanki. Şermin’in, Figen miydi yoksa. Yaklaşık bir yıl önce yayınlamış olduğumuz kitabın tanıtımı için arkadaşımız Aylin’in davetine karşılık vermişti tüm kibrine karşın. Orada tanışmıştık. Karasu’daki evine grup olarak konuk olduğumuz Aylin anlatmıştı yaşananları. Figen ve eşi yazlıklarına gelmiş ama günün sonunda ev sahibesi tarafından Karadeniz’in dalgalarına teslim edilmişti zavallı kadın. Karadeniz’in hırçınlığından çok korktuğunu söyleyince zaten hiç hoşlanmadığı kadıncağızı bir oyuna getirmişti gecenin karanlığında. Her neyse. Nasıl olur dedim kendime. Ölmemiş miydi yoksa. İleride sırtı dönük birini görünce biraz rahatlar gibi oldum. Camiye gidiş yolunu öğrenirim diyerek ona doğru ilerledim. Ayak seslerimi duymuş olacak ki aniden bana dönünce kalbim duracak gibi oldu. Nefes almakta zorlanmaya başlamıştım. En yakındaki ağaca tutunup kendime gelmeye çalışırken yüzünde tuhaf bir maske, elinde şırıngayla bana yaklaşmakta olduğunu gördüm. Şırıngadan damlayan her sıvıyla birlikte karşımdakinin ağzı açılıp kapanıyordu. Dayanışma için çıkardığımız kitapta yer alan bir öyküde bana yöneltilmiş şırıngaydı bu sanki. Yazılanlar gerçeğe dönüşüyordu. Yüreğim sıkışmaya başlamıştı. Yüzüne baktım tüm korkularımı bastırarak. Maske diye gördüğüm şeyin üstünde güneş gözlüğü vardı sanki. Şırıngayı tutan şey maskeli değil de şu mitolojik öyküler anlatmayı seven Masalcı mıydı anlayamadım. O da bir şeyler gizlemek ister gibi gözlüğünü çıkartmayı sevmezdi. Peru ormanlarının Masalcı’sı da nereden çıktı şimdi diyerek aklımı toparlamaya çalıştım. En son okuduğum kitaptan etkilenmiş olmalıydım. Güneşi yere düşürmemek için sürekli yürüyen yerlilerin yaşadıklarına hayran kalmıştım. Zaman kaybedemezdim. Hızla harekete geçip kahkahalarını peşimde bırakarak uzaklaşmaya çalıştım. Neredeyse bayılacaktım. Arkamı dönüp baktığımda kimseyi görmeyince rahatlar gibi oldum. Ama ürküntü beni bırakmadı. Neydi o öyle, periler mi yoksa farklı bir yaratık mıydı? Saçmalama dedim kendi kendime. Karadeniz, şırınga, şimdi de peri. Yaşlandıkça aklımı mı yitiriyordum. Varlığına hiç inanmadığım şeyler bunlar yahu. Ama bana doğru yuvarlanmakta olan bir şırınga yeniden beni bayılma durumuna getirdi. İlerideki patikadan sağa kıvrılınca bu korkulu anları yeneceğime inanıyordum. Tam dönecekken ağaca asılı maskeyle yeniden karşılaştım. Az önce gördüğüm kişideki maskeydi, şırınga da ona aittir diye düşündüm. Olamaz diye haykırarak koşmaya başladım. Ayak sesleri peşimi bırakmıyordu, rüzgârla yarışıyorlardı sanki. Ne büyük bir mezarlıktı. Yönlendirmeleri koymayan yönetime usturuplu bir küfür yolladım ölülerin affına sığınarak. Ter içinde kalmıştım. Her kıpırtı beni kaygılandırıp ürkütmeye başladı. Oysa günün hangi saati olursa olsun mezarlıkların içinde yürümekten çekinmezdim. Kuşlar bile kanat seslerini içlerine gömmüş gibiydi. Labirentte miyim yoksa. Hayat bir labirentti gerçi, istemesen de çıkışı olan bir labirent. Ne yaparsan yap içinde barınmana izin vermiyordu bir süre sonra. Adımlarımı sıklaştırdıkça yolları tükettiğimi sanıyordum ama her taraf birbirine benziyordu. Taşlar, taşlardaki yazılar hep birbirinin aynısı gibiydi. Umudumu yitirmeye başlamıştım. Geriye dönüp mezarlığı terk etmek işime gelmiyordu. Daha doğrusu çıkış yolunu da bulamayacaktım. Hafif esen rüzgar şiddetini arttırmaya başlamıştı. Mevsimlerin kaydığı söylencesini doğrularcasına bulutlar kaplamaya başlamıştı gökyüzünü. Evden çıkmadan önce hava durumuna bakmıştım. Yağmur saat on sekizden sonra yağacaktı ama saatler de mevsimlerin gidişatına ayak uydurmuş gibiydi. Biraz etrafı dinlemek için durduğumda, zaten yaprakların sıklığından içeriye sızamayan güneş ışınlarının tamamen yitmesiyle daha da koyulaştı gün. Patlayan gök gürültüsü ve ardından şiddetli yağış çaresizliğimi arttırdı. İnadı bırakmalı, cep telefonumu açıp yol tarifçisine başvurmalıydım. Sınırlı internetim olduğu için o programı açmaya çekinmiştim. Oldu olacak bir de mesajlara bakayım dedim. İnanamıyorum. Birini daha kaybetmiştik. Bundan önce çıkarmış olduğumuz kitap için büyük katkıları olan arkadaşımızdı. Hasanpaşa Gazhanesi’ni anlattığımız bir bellek kitabıydı. Ne güzel anılar paylaşmıştı bizimle. Hem o kitapta hem de son çıkardığımız dayanışma kitabında öyküleriyle katılmıştı aramıza. Bu koca mezarlığa gelirken geçirdiği trafik kazası sonucunda kurtarılamamış, ambulanstayken son nefesini vermişti. Ekranı aşağıya doğru kaydırdım yine de. Grupta bugünkü cenaze nedeniyle başsağlığı dileyenler arasında iki gün önce sonsuzluğa uğurladığımız arkadaşımın adını görünce nefesim kesildi. Kendimden şüpheye düşmüştüm. Yoksa geçen gün başka birinin cenazesinde miydim? Perili mezarlıktan perili kitaba mı evriliyordu düşüncelerim. En son anımsadığım omzuma dokunan bir el ya da el olduğunu sandığım bir şey yüzünden arkama bakmaya çalışmak oldu.
Gözlerimi etrafımı saran beyaz giysililer arasında açtım. Neredeydim? Neler olduğunu hatırlamaya çalıştım. Konuşmalar arasında gidip gelen düşüncelerim netleşmek için zaman ister gibiydi. Buraya nasıl gelmiştim. Hep burada mıydım acaba? Konuşmalar, sesler, bulanık görüntüler, şırınga ve maskeler arasında yeniden bayıldım.
Hamit Ergüven
