Ayağı iyice karıncalanmış halde, motosikletin gazına bastı. Akşam karanlığı otoyola çökmüş, göz alan araç farlarının ışığı yerini loşluğa bırakmıştı.  Telefonundaki navigasyon TEM yan yolu üzerindeki sapaktan sağa dön diyor. Pedalı körükleyen ayaklarının uyuştuğunu hissetti. Olsun, hız iyidir, takılıp kalmalara en iyi pansuman. Yarım kilometre gittikten sonra uzakta beliren boş araziyi arkasına almış depoya benzer tek katlı gri depoyu gördü. İyice yaklaştı. Bir hurdahane. Sağ gözü kontrolsüzce seğirmeye başladı. Sitemli bir bakış geldi oturdu. Çevrede kimse yok. Çocukluğunun kokusu burnuna yapıştı, kemiğine işleyen sızıyı içine çekti. Deponun çevresine yığılı kâğıt balyalar, geri dönüşüme yollanan plastikler, bir adet kantar, dili dışarıda hoş geldin dercesine kuyruk sallayarak yaklaşan kemikleri çıkmış başı öne eğik bir köpek.

Kendilerine “Dört Silahşorlar” masalından uyarlayarak “Çifte Silahşorlar” lakabını takmışlardı.  Metin’in babasının yıllar boyu anlattığı büyülü hikâye. Sabah ezanı okunmadan sırtında çekçeği sokakları arşınlardı adam. Çöp tenekelerinin içine dalar naylon, karton, kâğıt, plastik şişe, hurda artık Allah ne verdiyse hepsini seri üretimden geçirir gibi becerikli elleriyle gruplandırır, çuvalına atardı. Kamburu çıkmış ensesi, düşük omuzlarında sırtlandığı çuvalı bezgin adımlarla eve yaklaşırken bilirdi ki oğlu uyanmış, sobaya çayı demlemeye bırakmıştır o sürede. Metin, gözünün çapağını silmeden kapıda biten arkadaşı Ahmet’le birlikte kahvaltıyı hazır eder. Adamın yükü onların gözündeyse savaş ganimetidir. Onun eve girişiyle günün eşref saati başlar. Dört silahşorun maceralarını cesur hayallerinde rol alarak canlandırmak, görünürde çocuklara ilaç gibi gelse de gerçekte adam için bulunmaz hint kumaşı olurdu. Ahmet’in kod adı Atos, Metin’inki Dartanyan.  Aralarına Portos ve Aramisi bulup eklemek istemediler. İki silahşorun gücü, kralları olan Metin’in babasını haksızlıklardan korumaya yetiyor zaten. Kirpiklerine kadar çöp ve tütün kokan bir kral. Ahmet kendi babasını çok az hatırlıyor, annesi zaten beraber geçirdikleri dört beş yılda da hikâye anlatacak kadar ayık olmadığını söyledi. Atos ve Dartanyan hurdalardan kılıç kuşandı, göğüslerini şövalye zırhı niyetine kapattıkları kartonla dimdik gerdiler. Günlük mesailerine hep aynı sloganla başladılar: “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için!” 

Motordan indi. Dünyanın yükünü kahverengi gözlerine hapsetmiş hayvanın sinek dolu tozlu başını okşadı, kırgın bir zamanı kucaklar gibi sarıldı. Unutamamasına kızdı. Aklına üşüşenleri yok saymaya çalıştı. Geçti, bitti, o defter kapandı. Yalnızsın, bu sayede güçlüsün artık.

İlk durakları ganimetleri hurdahaneye götürüp tahsilatı almak olurdu. Uzaktan kendi kendine yürüyormuş gibi görünen dev çuvalın ardında iki kafadar. Daracık omuzlar, küçük adımlar, gayretkeş dal gibi incecik kollar. Hurdacı gününe göre ödeme miktarını değiştirir. Ters tarafından kalkmışsa nemrutlaşır, “Bu kartonlar su çekmiş, şu plastikler ince, eritmeye değmez,”  gibi bahanelerle istihkakı azaltmaya çalışırdı. Böyle günlerde Atos kırk yıllık tüccar kesilir, duruma el atar. “Gözünü seveyim amca, Ali Amca her balyayı ayrı ayrı naylonlayıp son teslim hale getiriyor. Sana iş kalmıyor. Yağmur yemiş kartonu güneşe ser bak gör nasıl kurur yarım saatte. Nem mem kalmaz.” Can dostunun babasının emeğini avukat edasıyla savunur, Metin gururla onu onaylar. Kilo hesabıyla günlük kazancı alır, eve dönerler.

Saatini kontrol etti, gecikmemiş. Vatandaşlık bilincini kargoyu saatinde ulaştıramayan kuryenin notunu kesmeye indirgemiş insanlara küskün halde adımlarını hızlandırdı. Git, git, durmamacasına git. Paketi teslim et, dakikasında diğer teslimat için gaza bas.

Eğer günlerden Perşembe veya cumaysa ya da kandil, arife gibi bayram zamanları, ilk durakları şehir mezarlığı olurdu. Elbette öncelikleri mezarlık olur. “Mevtadan korkmayız biz,” dedikçe erkekliğe biraz daha yaklaşırlar. Şehrin gürültülü çöplüğünde değil, yaprakların yere halı gibi serildiği sessiz dünyada dolaşmayı tercih ederler. Cenaze mi defnediliyor hemen boylarından büyük bidonlarını alır, hayrat çeşmesinden akan serin  kaynak suyunu doldururlar. Ağızlarını dua eder gibi kıpır kıpır hareket ettirmek adettendir. Yüklerinin ağırlığından yalpalayarak defin yerine yaklaşırlar. Ciddiyetle, emin adımlarla. Onlardaki vakarı pek beğenen acılı kayıp yakınları çocukların ceplerine sıkıştırdıkları bahşişle ayaklarına kadar gelen sevabın huzuruna ererler. Bu her iki tarafa da iyi gelirdi. Hatta Metin’in babası mevtayı da dâhil edin, üç tarafa yarayışlıdır der.  Aldıkları bahşiş, miktarına göre bazen simide bazen peri gazozuna yeter. Bayramlarda iyilik melekleri şaha kalkar. Yakınlarını ziyarete gelenler, özel günlerin yüzü suyu hürmetine çocuklara fidan alacak kadar harçlık yağdırır. Fidan dikmenin sevabının kaç kişiye yaradığını saymazlar, çünkü en büyüğü olduğunu bir akşam kafa kafaya verip netleştirdiler.

O günkü kazançları iki simide fazlasıyla yetti. Isıra ısıra yürüdüler. Ahmet yere düşmüş çınar ağacı yapraklarını çam iğneleriyle iliştirip firavun tacı yapmak istedi. Metin onu dinlemedi bile, büyülenmiş halde ileride gördüğü çift katlı mermer mezarlığı işaret etti. Soldan üçüncü mezar. Dört köşesine sabitlenmiş mermer kuş yalaklarıyla taht gibi yükselmiş, iki ucundaki suluğa rengârenk balonlar düğümlenmiş, gökyüzüne renkli bayraklar gibi sallanmaktalar. Yaklaştılar. Siyah granit bordürle çevrili kabrin üstü acem halısının mor yorganı andıran çiçekleriyle kaplı. Güneşin ışınları vurdukça ince mor dalları ışıldıyor. Metin’in gözü parıldayıp duran başka bir şeye takıldı. Kırmızı renk, üstü açık oyuncak araba.  

Bazen bu kadar olmasa da buna benzer şanslı günleri olurdu. Mezarlıklara bırakılmış belki de unutulmuş elma şekeri, plastik top, küçük tahin helvası paketi  (ki muhtemelen okunup üflenmiş olurdu gıda ürünleri bunlar), Barbie bebek veya sigara paketi. 

İçinden bir sigara yakmak geldi. Yüzünü yalayan köpeğin yakınlığı, yıllardır paylaşmadığı düş kırıklıklarını yatıştıracak kadar güvenli hissettirdi. Kaskını çıkarmasıyla etrafı tozu dumana katan polis araçlarının gürültüsünü duyması bir oldu. Kulak tırmalayan fren, korna sesleri, anonstan çıkan mekanik tok ses. “Hey sen, geri çekil,” 

Metin çekinerek elini uzattı, evirdi çevirdi. “Aston Martin marka, 1957 model. Babamdan da yaşlı. Baksana direksiyonu, vites kolu, dikiz aynaları hep çelik.”  Minik kapılarını açtı kapadı, ön motor kapağını kaldırdı. “Silindir motoru bile çelikten oğlum, ne çok paradır bu.” Ahmet gözlerini alamadı, mücevhere dokunur gibi krem deri koltuk havası verilen döşemesini okşadı. Mezar taşındaki ismi okudu. Tarihe takıldı.  “Doğum 01.04.2014 Ölüm 02.09.2020. Seni çok seviyoruz. Annen Baban.”

İki katlı mezarlık üç taraftan mermer kaide ile çevrelenmişti. En üstte aile mezarlığı yazıyor.

 Metin kısık sesle sordu; 

“Bizden altı yaş küçükmüş. Oynasak günah olur mu?”

“Bilmem…”

“Belki Allah bulmamızı istemiştir. Hem belki biri geçerken düşürmüş olamaz mı?”

“Mezarın tam ortasına dümdüz nasıl düşsün oğlum!”

“Yaşasaydı kesin bizimle oynamazdı ki,”

“Yine salladın kafadan, nereden uyduruyorsun böyle şeyleri!”

“Öyledir öyle. Belki de Allah zaten bizimle oynamayacağı için canını almıştır.”

“Sus artık! Ya bizi duyuyorsa?”

“Hani korkmuyordun ölülerden?”

“Korkmuyorum!”

“Ya ya korkmuyormuş. Babam ‘Onlar sizi duyamaz, korkmanıza gerek yok.’ dedi. Bunu bozmadan oynasak sonra da satsak, bizim de canımızı alır mı Allah ne dersin?” 

“Üç Kulhuvallah Elham okursak almaz, ama baban kesin alır.”

“Peki, acaba balonları satsak, arabayı oynayıp bıraksak?”

Önce iki üç balonu almanın kimseye zararı olmayacağında anlaştılar.

“İyi fikir. Ama. Ben vazgeçtim ya, ürperdi sardı içimi. Hiç görmemiş gibi yapalım, gidelim buradan.” dedi Ahmet.

“Bari göz hakkımız olsaydı oğlum.”

Çocuk heveslerini kursaklarında ve o pas parlak acem halısında bıraktılar, ayağa kalktılar. İkisi de kendi kafasında kırmızı antika arabanın çocuklara mı ölülere mi ait olduğunu düşündü. Mıknatıs gibi çeken mezarlıkta kısa süre dalıp gittiler. Ahmet balonları kuş yalaklarına geri bağlamaya çalıştığı anda bir araç yanı başlarında sertçe fren yaptı. Kapıyı açan adam adımını çıkardı. “Hey ne yapıyorsunuz burada?”  Daldıkları rüyadan apar topar çıktılar. Şaşkın bakışları karşılıklı gitti geldi. Durmalı mı, kaçmalı mı? Ayakları beyinlerinden daha hızlı toparladı, onları içgüdüyle koşturdu. Adam da peşlerinden canhıraş koşu başladı. “Çocuklar, durun!” 

Yorgun köpek, kuyruğunu arka iki bacağının arasına sakladı, daha da sokuldu. Polislerin çıkardığı patırtıdan kulaklarını dikti. İkisi geri çekilip ne olduğunu anlamaya çalıştılar. Metin’in soluğu hızlandı. Buruk halde, yeni bir baskınla hayatı paramparça olmayacak kadar yalnız yaşadığına sevindi.

Mezarlığı çevreleyen çiti atladılar mı şehrin karmaşasında izlerini kaybettirebilirler. Yürekleri ağızlarında kesik nefesle, yüzlerinden fışkıran tere yapışan saçlarına karışmış halde soluk soluğa çite ulaştılar. Bir hamlede cadde tarafına atladılar. Yere çakılan Ahmet, aynı anda çığlığını koy verdi.

Haykırışına başka şeyler eşlik etti. Geriye kıvrılan sol ayak, deriden dışarı fırlamış kemik uçları, Metin’in cebinde sıkıca tuttuğu Aston Martin ve parlayan çelik pırıltılarına karışan utanç içinde yüzü. Atos’un mezara bağlamaya fırsat bulamadığı balonların ipi elinden kaydı. Dartanyan parlayan ganimetini koynuna sakladı, kaçtı. Biri düştüğü çitin önünde kalkamayan, diğeri çoktan gözden yitmiş olan gözü yaşlı iki şövalye. Balonlarla renklenmiş gökyüzü altında kalan çocuk düşleri yüzünden iki dost masaldan kovuldu.

 Ahmet uzun süre “Çocukluktur olur böyle şeyler, bu kadar katı olmak dostluğa sığmaz,” diyen sesine uymak istedi. Bazen çevresinde benzer şeylere kulak kabarttığında “Fazla gurur usandırır,” ya da “Affetmeyenin içi taş olsun!” gibi vecizeler duydu. İçi almadı.

Metin’inse her sabah yaptığı gibi sobada demlediği çay ağız tadıyla içemeden acılaştı.  Babasının her sorusunda utandı, kimi zaman annesiyle taşındılar dedi, kiminde yalvardım yakardım affettiremedim. Kartonların arasında sakladığı kırmızı Aston Martini gizli gizli okşamaya devam etti. Utandıkça boyu daha uzadı. Bunu, babasını defnederken fark etti Ahmet. Uzaktan. Onları cesaret masallarıyla avutan çok sevdiği Ali Amcanın kaybı, güceniklikle sarmaladığı bahanelerini ağaçkakan gibi beynine kaktı. Dört silahşorları hatırladı, ayak bileği sızladı. Çocukluğunu kahramanlıklarla renklendiren adama son duasını etti. Dua edenlere yaklaşıp ona baş sağlığı dilemesi düşüncesini içinde evirdi çevirdi.

Polis ekipleri hurdahanedekilere dışarı çıkmalarını anons etti. İki polis hızla depoya girdi. Elinde kargo paketiyle kalakalan Ahmet, köpeğe son bir kez daha sarıldı, geri dönmeye karar verdi.