Altı ay önce ektikleri baklaların çoğunu toplamadan kurumaya bırakmışlardı. Gelecek yıl için tohum elde etmek istiyorlardı. Halil kahvaltının ardından eşiyle çay keyfi yaparken kurumuş bitkilerin olduğu bölüme baktığında içi daralmıştı. Gördükleri gittiği evlerin televizyonlarında tanık olduğu görüntüleri andırıyordu. Haber izlemekten uzak duruyordu uzun zamandır. Yıkılmış binaların yanı sıra ayakta durmaya çalışanlar kendisinde tuhaf bir sıkıntıya neden oluyordu. Kurumuş baklaları toplamak için aralarında dolaşacak olmak ise harabeye dönmüş sokaklarda kaybettiklerini arayanları getirecekti gözlerinin önüne. Hissettikleri karanlığa gömülmüş bir fotoğrafa bakarken yüreğinin sızlamasına engel olamama haliydi. Bu durum bir an için kalp çarpıntılarının artmasına neden oldu. Bilincini, açılmış olan çiçeklere, yeşile bürünmüş ağaçlara ve büyüleyici kokulara yöneltince biraz rahatlar gibi oldu.  

 Halil engel olamadığı bakışlarını yeniden tarlada gezdirirken, üzerlerine yağan bombaların yakıp yıktığı sokaklarda, taşların ve toz bulutlarının arasında, binaların ayakta kalan bölümlerinde tohumlara benzettiği çocuklarını ya da yakınlarını arayanlar geldi aklına.  Biraz sonra solup giden yaşamlar gibi koyu renge bürünmüş bitkilerin arasına girecek ve hazır olduğunu düşündüklerini toplayacaktı. Ancak bu tohumların hayata can katıp onu zenginleştirecekleri ayrıntısını unutturmuyordu. Tıpkı toprağın canlı kalmasını sağlayan bakla köklerinin ve ölü bedenlerin sağlayacağı azot gibi. Öfkesini kontrol etmeye çalışan adam çayından bir yudum aldı. Evin çevresinde açmış olan çiçeklerin renkliliği, ağaçların yeşilliği koruyan hali az önce düşündüklerinin tersine bazen tuhaf geliyordu ona. Onlar da zamanından önce toprağa karışan arkadaşlarına üzülüyorlar mıydı acaba? Yoksa aldırmaz görünüp mutluluk oyunu mu oynamaktaydılar?

Bu düşüncelerini karşısında oturan eşine söyleyecekken kendisi gibi baklalara bakmakta olan bir çift gözü fark etti. Komşusu Alim’in babası, Serdar amca, yan bahçenin alçak duvarının üzerinden tarlayı izlemekteydi.

“Günaydın Serdar amca.” Halil ve eşi aynı anda seslenmişlerdi. “Günaydın çocuklar.” Halil çayı çok sevdiğini bildiği adama bir bardak ikram etmek için masadan kalkıp iki bahçeyi ayıran duvara gitti.

“Nasılsın amcacığım?” yanıtını tahmin ettiği soruyu sormak zorunda kaldığı için kendine kızmıştı. 

80’ li yaşlarda olmasına rağmen dinamik biriydi. Uzun süredir zihinsel yorgunlukla boğuştuğu biliniyordu. Her şeyden ve herkesten şüphelenir, konuşanların sözcüklerini cımbızla ayıklar, hoşuna gitmeyen ya da kendince riskli bulduğu sözcükleri duyarsa bir daha da onlarla görüşmezdi çevresinde eski tüfek olarak bilinen adam. İzlenme endişesiyle akıllı telefonu bile kısa sürede hayatından çıkarmıştı. Buna benzer yaklaşımlar en yakınlarıyla bile ilişkisini tüketmiş ya da bitirime noktasına getirmişti. Eşini kaybettikten sonra uzun süre yalnız yaşamayı tercih eden amca, yaşlı olmanın zorlukları nedeniyle çocuğunun evine sığınmak zorunda kalmıştı.  Zaman zaman oğlunu bile itham etme durumuna gelen adam dünya olaylarına karşı duyarlılığını hiç yitirmemişti. Oğlunun yanında yaşamaya başlayalı beş yıl olmuştu.  Alim bir keresinde “Bugüne kadar her şeyi dert edindin kendine. Yetmez mi?” demişti babasına. Bu sözün ardından çok fena kapışmış, uzun süre sessiz kalmışlardı.

 “Canım sıkkın. Şu dünyanın haline bak. Bir yanda çoluk çocuk demeden insanlar katlediliyor, bir yandan da düğün dernek. Sanki hiçbir şey olmamış gibi yaşam devam ediyor. Sergilenen ölüm sahnelerinin seyircisi olduk yahu. Sayıları telaffuz edemiyoruz valla billa. Okul çağının ortasındaki çocuklar gibi olduk. Yeşeremeyen tohumlar ölümle çarpılıyor görmüyor musun?” Ağır ağır söylemişti bunları. Serdar amca gözünü bir baklalara bir Halil’e çevirerek yapmıştı konuşmasını. “Ama senin için süper bir gelişme var biliyorsun.” “Neymiş o?” “Bu savaşta yapay zekanın kullanıldığı söyleniyor.” Halil teknolojinin savunucusu olduğunu gizlemezdi ama onun için önemli olan yaşamın yararına kullanılacak bölümüydü. Yeşermeden yok edilen, haykırışların tozunda büyüyen fidanları düşündü. Motor sesinin yırtıp attığı, huzurun yerini ölümün sessizliğine bıraktığı sahneler film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu. Sonsuzluğun dipsiz kuyusu akan kanı soluksuz içiyordu. Bu kadar da duyarsız değildi. Ama ne arkadaşı Alim ve eşi ne de Halil Serdar amcanın gözüne girmeyi başaramıyorlardı bir türlü. Komşular amcanın sık sık oğlu ile yaşadıkları şiddetli çatışmaların tanığı oluyorlardı. Gelini Mehtap bile payına düşeni alıyordu. Yaşlı adam kadar olmasa bile duyarlılık sahibi olduklarına inanan kadın kendisine benzemedikleri için sürekli tartışma yaratan kayınpederine kızardı. Onun gibi olmak istemiyorlardı. Kayınpederinin özellikle dünyanın kanayan yarası olan topraklardaki katliamla birlikte duyarsızlıklara karşı iyice çileden çıktığının farkındaydı. Emekliliklerini sakin bir şekilde geçirmek isteyen geliniyle oğlunun haber dinlemekten kaçınmalarına bile tahammül edemiyordu yaşlı adam. Sadece bu nedenle kavga ettikleri oluyor, birbirleriyle günlerce konuşmuyorlardı.

“Akşam bize geliyorsunuz değil mi? Beyefendi ve karısı yine parti düzenlemişler.”

“Geleceğiz, umarım.”

Halil, yanıtının hoş karşılanmadığını biliyordu. Serdar amca oğlunun bu durumda bile sık sık parti düzenlemesine öfkeleniyordu. Saçları dökülmüş adam yaşanan gerçeklerin farkında olduğunu her seferinde ima etmeye çalışırdı. Alim ve Mehtap ise her şeye rağmen yaşamlarının son bölümünü neşe içinde geçirmek istiyorlardı. Babanın öfkesine rağmen her fırsatta organizasyon yapar komşuları davet ederlerdi.

Komşular geldiğinde TV karşısındaki pozisyonunu bozmamış, lütfen selam vermişti kayınpeder. Diğerleri neyse de özellikle Halil ve eşinin geliyor olmasına çok bozuluyordu. Komşu çifti diğerlerinden biraz daha aklı selim olarak belleğine kazımıştı. Televizyonun sesini daha fazla açarak gelenlerin utanması için elinden geleni yaptı. Alim ve Mehtap komşularına yaşlı adamın durumunu anlatmış oldukları için davetliler hiçbir şey olmamış gibi geceye başlamışlardı. Zaman ilerledikçe dışarıdan gelen müzik sesi eşliğinde dans edip halay çekenleri görmesi babayı çileden çıkarmaya yetmişti. Çok sevdiği şarkılara dahi İngilizce oldukları için katlanamıyordu artık.  Tüm kötülüklerin sorumlusunun o dili konuşanlar olduğunu düşünüyordu. Bu duruma daha fazla katlanamayacağını anlayan Serdar amca elinde oğlunun telefonu ile yukarı çıkıp silahını aldı. Aşağı inmeden önce Jandarma’yı aradı.

Buyurun jandarma!

İyi akşamlar. Ben Liman bölgesinden arıyorum. Biraz sonra burada cinayet işlenecek.

Nasıl? Adınız ne? Adresi tam olarak verin lütfen!

Konum atıyorum.

Tamam. Hemen geliyoruz. Siz engel olabilir misiniz biz gelene kadar?

Cinayeti ben işleyeceğim zaten…

Jandarma adamın sözünü bitirmesine fırsat vermeden telefonu kapatıp aracına atladı. Konumdaki adrese geldiklerinde bağırış, çağırış ve ağlamalar arasında elleri tetikte olarak araçlarından indiler. Açık olan kapıdan girip televizyonun halen aktif olduğu- ekranda tartışmacılar birbirleriyle kavga edercesine olayları konuşuyorlardı- salona oradan da ışıkların açık olduğu verandaya çıktılar. Gördükleri manzara karşısında ne yapacaklarını bilemediler önce. Bir elinde silahla koltuğa çökmüş adamı görünce arayanın o olduğunu anladılar.

                                                                                                                          HAMİT ERGÜVEN

                                                                                                                          NİSAN 2024