Uzatsam elimi
yüreğine bülbülün
güle hayat veren,
yeşerten yaşamı
sesindeki sevgiyle.

Değebilir miyim
kirli kıvırcık saçlarına,
dudağındaki ekmek kırıntısından,
“niçin”den ve “nasıl”dan habersiz,
burnuyla oynayan
çocuğun.

Versem gökkuşağını
hayata küsmüş kadına,
yüreğini susturamayan
ürkek ceylana.

Dokunabilir miyim
solgun yüzüne emeğin
gücünün farkında olmayan,
gülüşüyle titreten dünyayı
ekmeğini ısırmakta zorlanan.

Açsam kapılarımı
yaşamı coşturan,
yürekleri aydınlatan
baladların tınısına.



Su gibi içsem
gizlenmiş anıları
yüzdeki kıvrımlarda,
dökülen saçlarda.

Verebilir miyim cesareti
annesini emenin sonrasına,
havucunu kemiren tavşana,
yenebilsin diye korkularını.
  
Yolu olsam, toprağı olsam
durmaksızın ışıldayan,
yarınını arayan gözlerin.

Anlatsam masalı fısıldarcasına
dinleyemeden büyüyen çocuklara,
severler mi o zaman “varmış”la “yokmuş”un
büyüsünde gizlenmiş olanı.

Okşasam
iyileşir mi geçmişin yaraları,
yaşanır mı, 
ellerimizden alınmış yarınlar,
gelir mi geriye kaçan zaman
bırakarak ardında
hayal kırıklıklarını.

Yalvarsam akar mı sular tersine
kucaklarcasına düşlerimizi,
açılır mı körleşmiş gözleri aşıkların
yırtıp atarcasına
bilinmezdeki yoksunluğu.