Sait Faik’in öykü kitaplarını ilk kez üniversite yıllarında okumuştum. Öykü kitaplarının arkasında “Alemdağ’da Var Bir Yılan” adlı öyküsünden üretilmiş bir tümce vardı. “Bir insanı sevmekle başlayacak her şey!”

Öyküdeki cümleler ise şöyleydi: “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.” Sait Faik insanları sevdiği kadar doğadaki tüm canlıları seven bir yazar. Öykülerinde hayvan sevgisini içten bir duyguyla anlatır.

“Lüzumsuz Adam” kitabında yer alan “Hayvanca Gülen Adam” öyküsünde; Sait Faik ‘saf’, ‘aptal’ bir adamın gülümsemesini anlatır. Adamı çok güzel, ayrıntılı cümlelerle betimleyen Sait Faik’e göre adamın dudaklarının kenarında “hayvanca bir gülümseme” vardır. Bu adamı senelerce izleyip merak ettiğini söyler. Merak ettiği şeylerden biri adamın yüzünde gördüğü hayvanca gülümsemedir.  

Öyküden: “Yaz ortasında bir gündü. İki arkadaş öğle sıcağında çamlara çıkıyorduk. Yanımızda yiyeceklerimiz yer kilimimiz vardı. Arkamıza bir sokak köpeği takıldı. Yemeğimizi yedik. Köpeği doyurduk. Uzandık, uyuduk… Köpek benim başucumda yatıyordu. Bir ara köpeğin korkunç bir şekilde homurdandığını yarı uykuda duydum. Ne oluyor diye iyice uyandım. Köpek bir istikamete doğru homurdanıyor, atılmak ister gibi hareketler yapıyordu.  

—Tut, Sarı! dedim.

Köpekle beraber, kıpırdayan bir kocayemiş kümesinin arkasına doğru yürüdük. Birden otların arasından biri fırladı. Adamın beni görünce yüzünden bir korku uçmuştu. Dudakları açıldı. Hiç görmediğim sırtlan dişini hatırıma getiren dişleriyle hayvanca gülümseyen bir adam. Oydu. Gülüyordu… Adam köpeğe öylesine gülümseyerek baktı ki, hayvan geri çekildi…”

1954 yılında 48 yaşında yaşamını yitiren Sait Faik Abasıyanık’ın 70 yıl öncesinden kalan fotoğraflarında, hayvan dostları ile olanları belleklere kazınmıştır. Öykülerinden birinde, karakterinin tanımı “köpekli adamdır”.

“Havada Bulut” isimli öykünün kurgusunda köpek çok önemli bir işleve sahip olup öykünün karakterlerinden biridir.  

Öyküden: “Sarışın adam, yanında köpeği ile beraber denize nazır bir arsanın setleri üzerine oturmuştu. Köpek arka ayakları üstüne çökmüş, ön ayakları dimdik heykel gibi, burnu ıslak, soğuk… Arada bir ince sesler çıkarıyor, sonra sahibine gidelim der gibi bakıyordu. Adam sigarasını yaktıktan sonra;  

— Otur, dedi oturduğun yerde!

Köpek ön ayaklarını uzatıp burnunu arasına koydu. Gözlerini kapadı. Hafif bir rüzgar, köpeğin sarı tüylerini, adamın sarılı beyazlı sert saçlarını oynatıyordu.”

Adam köpeğiyle konuşan kişi olarak nam salmıştır. Tanığı posta dağıtıcısıdır.  

“— Haa! Şu köpeğiyle konuşan adam mı? Dün mektup götürmüştüm. Kapı aralıktı, adam meğer köpeğiyle konuşuyormuş. Kendisi aslen Urumelili Türk’tür. Köpekle Rumca konuşur.”

Bu adamın köpeğiyle konuşması memlekette müthiş bir dedikoduya sebep olmuştur. Adamın aşk sırrını bizlere açan bir küçük köpektir. Zeki gözlü, buz gibi soğuk burunlu, tüyleri havalanan sarı bir köpek. Bu köpek onun köpeğidir ama ben burada bir vasıta olarak kullanıyorum. Yoksa köpek, tamamen değilse bile oldukça hayalidir. Sebebi de, zavallı bir adamın hayatını, kuruntularını, düşünce kırıklarını, dünyada tek başına kalışını, bir köpeğin asla anlatamamasıdır. Köpekler sevgisinin, bizim gibi ne anlatmak, ne de yazmakla belli eder. Köpek koşar, kuyruğunu sallar, sahibinin elini yalar…

Sait Faik Abasıyanık, “Havada Bulut” başlıklı öyküsünde “Nasıl Bir Dünya Arzuladığını” başlıklar altında sıralar;

— Haksızlıkların olmadığı bir dünya…

— İnsanların hepsinin mesut olduğu, hiç olmazsa bir iş bulduğu, doyduğu bir dünya…

— Hırsızlıkların, başkalarının hakkına tecavüz etmelerin hiç bulunmadığı bir dünya…

— Sokaklarda sefillerin olmadığı bir dünya…

—Kafanın, kolun çalışabildiği zaman insanın muhakkak doyabildiği, eğlenebildiği bir dünya…

— İnsanların düşüncelerini korkmadan söyleyebildiği bir dünya…

Sait Faik, “Alemdağ’da Var Bir Yılan” kitabında yer alan “Öyle Bir Hikaye” başlıklı öyküsünde, dünyadaki eşitsizliğin insanlarla sınırlı olmadığını, hayvanların da aynı eşitsizlik içinde yaşadığını anlatır.

Öyle Bir Hikaye’den:

“Baktım Zeyrek yokuşunun şeddi dibinde uyumuş bir köpek. Gözünü açtı. Böcül böcül baktı. Korka korka başını okşadım. Ona konferans çektim. Dedim ki: Oğlum patlak göz. Ben İnsanoğlu. Sen hayvanoğlu. Bundan milyonlarca yıl önce her ikimiz de kurttuk, solucandık, tek hücreliydik. Ondan evvel boşlukta bir tozduk. Sonra bak işte bu hale geldi. Bundan sonra belki böyle kalırız, belki değişiriz. Ama böyle kalmayalım. Siz de mutsuzsunuz, biz de. Evlerde uyuyanlar, ipekler içinde uyuyanlar, kadın koynunda uyuyanlar, soba başında kıvrılmış bobiler de var. Lastikten kemikleri, topları var. Hanımları atar koşup getiriler. Sabahları kapıcılar gezmeye çıkarır. Ama sen Zeyrek yokuşunda kuyruksuz, tüysüz, uyuz, soğuktan titreyen bir sokak köpeği, ben Panço’nun arkadaşı, başka hiçbir şey değil, yağmura vurmuş, uykusuz, canı burnunda, yüreği orada, kafası burada kirli bir yastıkta adamcağızım. Ne yapalım? Günün birinde dostluklardan insanlardan ve hayvanlardan, ağaçlardan, kuşlardan ve çimenlerden yapılmış vazife hissi ile çarpan yüreklerle dolu bir alemde yaşayacağımızı düşünelim.”

Öykü ve romanlarında denizden ve balıkçılardan söz eden ve öldüğü zaman Burgazada’daki balıkçılar tarafından “Biz onun yazar olduğunu bilmiyorduk. Bizim gibi balıkçı biliyorduk.” Diye anlatılan Sait Faik’in köpekler dışında balıklar, kuşlar ve kedilerden söz ettiği biliniyor.  

“Semaver”öykü kitabında yer alan “Bir Kıyının Dört Hikayesi” isimli öyküde, kedilerle olan ahbaplığını anlatır. “Bir akşam rıhtım boyunda yalnızca geziniyordum. Kalabalıktı. Kızlar delikanlıların koluna girmişti. Kızların kollarına girmediği gençler, gürültülü ve şarkılı erkeksiz kızlara laf atarak geçiyorlardı. Rıhtımın kenarında mehtaplı denize gözlerini dikmiş kediyi görmüştüm. Fakat kediden çok insanlara baktığım için, bir zayıf kedinin denizin mehtaplı suratında ne düşündüğü ile ilgili değildim. Futbolcu gençlerden biri zebun kediye bir şut çekti. Kedinin denize doğru uçtuğunu gördüm. Üç adım öteye düşmesiyle zıplaması bir oldu. Hayret içinde durakladım. Kedi ayaklarımın ucundaydı. Bir lastik top çevikliğiyle denizin yüzünden sıçrayıp ayaklarımın ucuna düşen kedi alakadar olunmayacak kadar mahluk muydu? Bu harikulade aksülamelin, çevikliğin karşısında sporcu çocuk da hayret içinde kalmakla birlikte bir ikinci defa kediye hücum etmek istedi. Fakat kedi, ayaklarına kafasını sıcak ve samimi hareketlerle sürüyordu. Sporcu gözlerime baktı, güldü. Fikrinden vazgeçti. Arkadaşlarına katıldı. Ayaklarıma sürtünen kediyi okşadım. O müsterih, rıhtımın kenarına çekildi. Tekrar denizi süzmeye başladı. Sonra denizin kenarına indi. Oradan bir kaptan hızıyla denize atıldı. Ağzında bir balıkla çıktı Gözleri bende homurdanarak yedi.  

Adanın kedileri zaten çoktu. Sonra, yazlığa gelenler daha güzellerini, daha tombullarını getiriyordu. Sonra onlar, birbirlerini çayırların, kiremitlerin üzerinde boğarak, ısırarak seviyorlardı. Yedi sekiz yavru evin içini doldurduğu zaman sokağa bırakılıyorlardı.  

Sonra onlar, açlıktan ve kocaman erkek kedilerin dişlerinden kurtulanlar da büyüdüler. Rıhtıma sıra sıra, dizildiklerini gördüm. Uzun geceler balık beklediler.

Sait Faik’in “Havuz Başı” kitabında yer alan, “Serseri Çocukla Köpek” öyküsünden satırlarla bitireyim.

Sait Faik köpekleri anlatıyor: “Hayvanlar içinde insanoğlu dilini en anlayan, anlar görüneni köpektir. Birçok kelimeleri anlar da. İnsanoğlu ile arasındaki lügatçe, öteki hayvanlarınkinden bir hayli zengindir.”  Öyküdeki küçük köpek ince sevinç çığlıkları çıkararak zıplayıp havlayınca küçük serseri çocuk, “Anladım! Şarkı istiyorsun değil mi?” Köpek çocuğun sözlerini anlamış susmuştur. Çocuk şarkıya başlar: 

Karakolda ayna var, ayna var. 

Kız kolunda damga damga var.

Gözlerinden bellidir Karabaş.

Sende de bana sevda var. 

Serseri çocuk köpeğe doğru eğilir, Onu hırpalarcasına okşar ve “Bende de sana sevda var” der.       

Tahir Şilkan