Toplum kültürümüzde hayvanlardan verim almak, mitolojik bağ kurmak, sembollerde ve inançlarda onları kutsamak, hayvanlarla uyum içinde yaşamak, her dönemde önem arz etmiştir. Ümit Sinan Topçuoğlu “Sokak Köpeklerinin Makûs Tarihi” isimli kitabında köpeklerin İstanbul’a Türklerle geldiğini belirtirken, eski çağlarda İstanbulluların kafasından yer etmiş şöyle bir inanıştan bahsediyor: Köpekler bu şehirden giderse, Türkler de gider!
Kanuni Sultan Süleyman devrinden itibaren Avrupalılar arasında Türklere karşı korku ve endişenin yanında bir de merak duygusu gelişmeye başladı. Bu merak duygusu birçok seyyahın Türk topraklarını ziyaret etmesine yol açtı. Bir kısmı resmî görevle bir kısmı kendi isteğiyle gerçekleştirilen bu seyahatler sırasında Türklerin kendilerine anlatılanların ötesinde vasıflarını öğrendiler. İşte bu vasıflardan biri de hayvanlara karşı gösterilen merhametti. Hemen hemen tüm seyyahlar Türklerin bilhassa kediler, köpekler ve kuşlara gösterdikleri sevgi ve şefkati hayret ve şaşkınlıkla eserlerinde işlemişlerdir.
Edebiyatımızın güzide isimleri Ahmet Rasim, Ahmet Haşim, Necati Cumalı, Reşat Nuri Güntekin, Sait Faik Abasıyanık gibi isimler ve çok daha fazlası sıkı hayvan sever olup eserlerinde de yer yer ana kahraman olarak onları seçmiştir. Şehir ve taşra yaşamının parçası, olmazsa olmazlarımızken günümüzün en tartışmalı konusu haline gelmelerini üzüntüyle takip ediyoruz. Sokak hayvanlarının sorunları, çözümleri ve sorumluluklarımız üzerine konuşmak için Yaşam OL Derneği kurucusu ve Yerel Hayvan Koruma Görevlisi Hatice Şen Özköse ile bir araya geldik.

1) Hatice Hanım merhaba. Öncelikle Yaşam OL Derneği ve çalışmaları üzerine biraz bahseder misiniz?
Merhaba. Yaşam OL Derneği, evcil ve yabani hayvanların korunması, bu bilincin yaygınlaştırılması, yaşam koşullarının iyileştirilmesi, sivil toplum bilinci ve haklarının korunması gibi geniş bir yelpazede toplumsal farkındalık yaratmak amacıyla kurulan genç ama dinamik bir dernek. Faaliyet alanlarımız arasında doğal ve kamusal alanların korunması, kent ve çevre hakları, tarihi ve kültürel eserlerin korunması gibi konular bulunuyor. Bunun yanı sıra, canlıların ve doğanın hakları, kadın, erkek, genç, çocuk ve ileri yaş gruplarının hakları, eğitim ve barınma hakkı, afet yönetimi, ekolojik denge, iklim adaleti ve iklim değişikliği gibi sosyal hayata dair konularda da çalışmalar planlıyoruz.
Henüz genç bir dernek olmamıza rağmen, 2017 yılından bu yana özellikle sokak hayvanlarının popülasyon kontrolünde önemli bir çalışma başlattık. Büyük bir başarı elde ettik. Bu çalışmalarda gönüllülük esasıyla, tamamen ücretsiz olarak hizmet veriyoruz. Sokakta yaşayan kedi ve köpeklerin kısırlaştırılmasını sağlamak için büyük çaba sarf ediyoruz. Bu projeyi İBB ile iş birliği içinde sürdürüyoruz ve her koşulda hayvanların yanında olmaktan asla vazgeçmiyoruz.
2) Sokak hayvanları sorunu nedir?
21. yüzyılda hâlâ yaşam hakkını tartışmak zorunda kalmak gerçekten üzücü, hatta utanç verici bir durum. Geldiğimiz noktada sorun tam da burada. Her canlının yaşam hakkına sahip olduğunu bilmek, bunu kabul etmek ve bu hakka saygı duymak zorundayız. Bu farkındalığı anaokulundan üniversiteye, eğitimden yasalarımıza, kent ve köy yaşamımıza, trafik kurallarından sigorta poliçelerine, marketlerden kafelere kadar hayatın her alanına yansıtmalı ve hayatın olağan akışını bu anlayışa göre yeniden düzenlemeliyiz.
Hayvanların yaşam haklarına yönelik gerek doğrudan, gerekse dolaylı tüm eylemler karşısında cezasızlık, artık hızla kaldırılması gereken bir adaletsizlik. Mevcut yasaların açık ve yanlış uygulama noktaları, toplumsal bir uzlaşı çerçevesinde belirlenmeli, gerekli düzenlemeler yapılarak uygulanmalıdır. Ancak bu şekilde, hayvanların hakları gerçek anlamda korunabilir.
Bizler, hayvanların popülasyon kontrolüne büyük önem veren bir topluluğuz. Bu konuda öncelikli olarak tüm yurtta eşzamanlı olarak ele alınması gereken birkaç konu var:
Birincisi, kapsamlı ve ücretsiz bir kısırlaştırma seferberliği başlatılmalı. İkincisi, hayvan üretimi ve satışı kesinlikle yasaklanmalı; bu yasağa uymayanlar için caydırıcı, ağır cezalar uygulanmalı. Üçüncüsü ise, gönüllü eğitmenlerle birlikte, sokaktan ve belediyelere bağlı geçici bakımevi-rehabilitasyon merkezlerinden hayvanların sahiplendirilmesi teşvik edilmelidir. Bu adımlar, sadece hayvan popülasyonunu kontrol altında tutmakla kalmayacak, aynı zamanda hayvanların yaşam haklarına saygı gösterilmesi gerektiğini de topluma hatırlatacaktır.
3) Hayvanlarla ilgili sorunların hem sosyolojik hem de hukuki boyutuna sırasıyla değinirsek; toplumun bir kısmının hayvanlardan uzaklaşmasını, onları anlama ve korumayı bırakmasını nasıl yorumlarsınız? Bu kültürel değişimin alt yapısı nasıl oluştu sizce?
Bu sorunun altında yatan nedenler, aslında derin ve karmaşık bir sosyolojik dönüşümle bağlantılı. Hayvanlarla olan ilişkimizin değişmesi, büyük ölçüde kentleşme, modernleşme ve bireyselleşme, bizleri hayvanların da yaşam hakkı olduğu gerçeğinden uzaklaştırdı gibi görünse de, gerçeklik bu değil.
Bazı insanlar, doğadan ve diğer canlılardan giderek uzaklaşırken, doğayı ve hayvanları birer “öteki” olarak görmeye başladılar. Sizin de bahsettiğiniz gibi kültürümüzün ve vicdanımızın bir parçası olan, bizleri ruhen iyileştiren hayvanlarla iç içe yaşam, hayatımızın bir parçası olarak kabullenme bazı kesimler tarafından unutulmaya çalışılıyor. Modern yaşamın getirdiği hız ve şartlar, teknolojiye bağımlılık ve bireysel çıkarlar, bazı insanların bu bağı koparmalarına neden oldu.
Bu kültürel değişimin altyapısına baktığımızda, bir yandan kapitalist sistemin tüketim odaklı yaklaşımı, diğer yandan ise insanların bireysel konforlarını her şeyin üstünde tutma eğiliminin etkisi olabilir. Hayvanlar artık insanların yaşam alanlarından, özellikle de şehirlerden, bilinçli olarak dışlanmaya başlandı. İnsanlar hayvanları sadece “sevimli” veya “faydalı” oldukları ölçüde değerli görmeye başladı, onların da birer yaşam hakkı olduğu bilinci giderek zayıfladı.
Bu değişim, hukuki alanda da kendini gösterdi. Yasalar hayvanları genellikle birer mal veya mülk olarak değerlendirdi, onların haklarını koruma konusunda yetersiz kaldı. Hukukun, hayvanları birer “hak öznesi” olarak kabul etmesi ve onların da korunmaya değer varlıklar olduğunu anlaması için toplumun bu konuda bilinçlendirilmesi gerekiyor. Ne yazık ki, toplumsal bilinçlenme hızla ilerlemiyor ve yasalar da bu bilinci yeterince destekleyecek hızda ve gereklilikte güncellenmiyor.
Bu süreci tersine çevirmemiz gerekiyor. Kültürel ve hukuki düzeyde büyük bir zihniyet değişikliği gerçekten olmazsa olmaz. Topluma, hayvanların da bu dünyada bir yeri olduğunu ve onların yaşam haklarına saygı gösterilmesi gerektiğini her bir küçük detayda hatırlatmalıyız. Bunun yolu hem eğitimle hem de yasal düzenlemelerle, hayvanların haklarının gerçek anlamda korunmasını sağlamaktan geçiyor.
4) Hukuki tarafta şahit olduğumuz süreç de oldukça tartışmalı. 2004 yılında kabul edilen 5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu; hayvanların rahat yaşamlarını ve hayvanlara iyi ve uygun muamele edilmesini temin etmek, hayvanların acı, ıstırap ve eziyet çekmelerine karşı en iyi şekilde korunmalarını, her türlü mağduriyetlerinin önlenmesini sağlamak amacıyla hazırlanmasına rağmen, süreç çok da istenildiği gibi gitmedi. Bu yirmi yıllık dönemi değerlendirebilir misiniz?
Resmî kurumlar, kanunla kendilerine yüklenen yükümlülükleri yerine getirmemiştir; kanun koyucunun denetleme görevini eksiksiz bir şekilde ifa etmemesi de bu sorunun derinleşmesine yol açmıştır. Kısırlaştırma gibi basit bir müdahale ile çözülebilecek bir sorun, günümüzde hayvanların yaşamlarını acımasız bir şekilde etkileyerek toplumsal vicdanı geri dönülemez bir biçimde yaralamaktadır. Çocuklarımızın bu tür acımasızlıkları görerek büyümemesi gerektiğini vurgulamak isterim; zira böyle bir deneyim, yalnızca bireylerin değil, toplumun vicdanını da derinden sarsmaktadır.
5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu, hayvan haklarını koruma amacıyla önemli bir adım olarak kabul edilmişti, ancak yasayı uygulama sürecinde yaşanan sorunlar, hem hukuki hem de pratik düzeyde pek çok tartışmayı beraberinde getirdi.
Kanunun kabulüyle birlikte hayvanların yaşam koşullarını iyileştirmek ve onlara insani muamele sağlamak için bir çerçeve oluşturulmuştu, tabi ki eksik ve açık noktaları vardı; uygulamada çok geride kalındı, yasanın öngördüğü korumayı sağlayamadı. Yasal düzenlemelerin uygulanmaması, yerel yönetimlerin yetersizliği ve denetim mekanizmalarının eksikliği bu süreçteki en büyük sorunlar arasında yer almaktadır.
Yirmi yıl boyunca bu kanunun rafta tozlanması, özellikle belediyelerin Geçici Bakımevi ve Rehabilitasyon Merkezlerinin kurulmaması gibi önemli eksiklikler, hayvanların acı çekmelerine ve mağduriyetlerine yol açmıştır. Bunun nedeni genellikle mevzuatın yetersizliği değil, uygulama noktasındaki cezasızlık ortamının oluşmasıdır.
Kanunun içeriğinin, uygulama aşamasında ciddi denetim mekanizmalarının devreye sokulması, bu alandaki sorunların çözümünde kilit rol oynayacaktır.
5) Hayvan katliamlarının önünü açan yasa teklif aşamasındayken, önemli gerekçelerden birisi; mevcut kanunun insanların ve hayvanların yaşadığı sorunları çözmekte yetersiz kaldığı yönündeydi. Geldiğimiz noktada yasa geçti ve belediyelere; kuduz, bulaşıcı hastalık veya tedavi edilemeyen hastalığı bulunan ya da sahiplenilmesi yasak olan hayvanlara ötanazi yapma, yani bu hayvanları öldürme yetkisi verildi. Fakat burada yine bir tartışma konusu var ki o da sağlıklı hayvanlara da ötanazi yapılmasının yolunun açılması yönünde. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?
Bu sorunuz, gerçekten de son derece hassas bir konuya işaret ediyor. Hem hukuki hem de vicdani bir perspektif gerektiriyor.
Bu yasa, hayvanların yaşam haklarını korumak yerine, maalesef onları tehdit eden bir yapıya büründü. Kuduz veya bulaşıcı hastalıklar gibi durumlar için ötanazi yetkisi verilmesi, elbette kamu sağlığı açısından anlaşılabilir. Ancak sağlıklı hayvanlara da bu yetkinin uygulanması olasılığı, yasa koyucuların ve uygulayıcıların elinde bir tehlikeye dönüşebilir.
Bu durum, geçmişte ve günümüzde yaşananlar, hayvan hakları savunucuları için büyük bir endişe kaynağıdır. Sağlıklı hayvanlara da ötanazi uygulanmasının yolu açılırsa, bu yalnızca bir etik sorun değil, aynı zamanda toplumsal bir travma da yaratır. Ayrıca belirtmek isterim ki ötanazi kelimesi kişinin kendi hayatını sonlandırma kararıdır ve ülkemizde kanuni değildir, buna dahi izin verilmeyen bir ülkede, bir canlının kendi hayatı için ötenazi nasıl uygulayabiliriz?
Hayvanlar, insan hayatını tehdit eden bir unsur olarak görülmemeli; aksine, onların varlığı doğanın ve hayatın bir parçası olarak kabul edilmelidir. Bu nedenle, yasaların hayvanların yaşam hakkını öncelikle ele alacak şekilde düzenlenmesi gerektiğine inanıyoruz. Her canlının yaşam hakkı kutsaldır ve bu hakkın korunması, yalnızca hayvanları değil insanlığın vicdanını da korur.
Ayrıca yasa tamamen yanlış anlatıldı. Toplumun bir kesiminde ‘köpekleri öldürebiliriz’ algısı yaratıldı. Yurdun her bir yanında vahşet içinde köpekler öldürülüyor. Hiçbir vicdan ve yasa buna sessiz kalamaz, kalmamalıdır.
Çok acılı zamanlar yaşıyoruz. Hayvanların yaşam hakkını hiçe sayan bu yasa, ne yazık ki onları koruma vaadiyle çıkmış olsa da, gerçekte onların sonunu getirebilir. Anayasa Mahkemesi’ne itiraz aşamasındaki bu yasa, belediyelerin rehabilitasyon merkezlerine aldığı köpekleri artık sokağa geri bırakamayacağı anlamına geliyor. Ancak hepimizin bildiği bir gerçek var: Bu merkezlerin kapasitesi ve şartları ne yazık ki bu hayvanların ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak. Bulaşıcı hastalıkların yayılma riski bir yana, ölüm adeta bu merkezlerde kol geziyor.
Bu kadar çok sayıda hayvanın bakımı için gerekli imkânların olmadığı, sahiplendirme oranlarının düşük kaldığı, teşvik edilmediği bir ortamda, bu hayvanlar için ötenazinin bile bir maliyet olduğunu unutmamak gerekir. Bu durumda olacakları öngörmemek, göz ardı etmek veya kabullenmek, bireylerin ve toplumun vicdanına geri dönülemez bir yara açmaktır. Yaşam hakkını böylesine değersizleştiren bu süreç, yalnızca hayvanlar için değil, insanlık için de büyük bir utanç kaynağıdır.
6) Bu zorlu zamanlarda, bazı belediyelerin yaptığı uygulamalar pek çoğumuzu dehşete düşürdü. Bu noktada dernek olarak çalışmalarınıza nasıl bir yön vereceksiniz?
2017 yılından bu yana, sağlıklı ve uzun ömürlü bir yaşamın temel kaynağı olarak gördüğümüz popülasyon kontrolünün vazgeçilmezi olan kısırlaştırma çalışmalarımızı, İstanbul’un her bölgesinden gönüllü arkadaşlarımızla birlikte, tamamen ücretsiz ve gönüllülük esasına dayalı olarak sürdürüyoruz. Bu çalışmalarda, proje ortağımız olan İBB Veteriner İşleri Müdürlüğü ve İBB Gümüşdere ile İBB Kısırkaya birimleriyle iş birliği içindeyiz.
Bu zor günlerde de aynı kararlılıkla çalışmalarımıza devam ediyoruz. Geçmişte #KısırlaştırAşılatYerindeYaşat ve #yaşamol sloganlarıyla emek verirken, yeni yasa sonrası bu sloganlar daha da önem kazandı. Artık #sokaktayımyanındayım ve #satınalmasahiplen mottoları da yaşamsal önem arz ediyor. Çünkü kısırlaştırdığımız her köpeği sahiplenmek veya sahiplendirmek zorundayız. Ne yazık ki, bu gerçeğe ulaşmak çok zor; zira yasa, hayvanların kontrolsüz üreyerek nüfus artışına, ölümlere ve dolayısıyla katliamlara yol açmasına neden olacak. İçimiz yanıyor; bu acı tablo katlanılır gibi değil. Hangi vicdan çocuklarımızın böylesi bir ortamda büyümesine göz yumabilir? Hangi vicdan, masum hayvanların yaşam hakkını elinden almaya razı olabilir? Bunlar, derinlemesine düşünülmesi gereken sosyolojik ve politik meselelerdir ve her birimiz için büyük sorumluluklar doğurur.
7) Son olarak, sokak hayvanları haklarının daha iyi korunması ve refahı için toplumsal bilinci artırmaya yönelik, bireyler, aktivistler, sivil toplum örgütleri ve belediyelere ne gibi görevler düşüyor?
Bu soru gerçekten de derin ve kapsamlı bir konuyu ele alıyor. Cevabını özetlemeye çalışacağım.
Sokak hayvanlarının haklarının korunması ve refahlarının sağlanması, toplumun her kesimine önemli sorumluluklar yüklüyor. Bireyler olarak, sokak hayvanlarına karşı duyarlı ve bilinçli olmak, onların ihtiyaçlarını anlamak ve elimizden geldiğince onlara destek olmak en temel görevimizdir. Hayvanların yaşam haklarını savunmak, onlara iyi bir yaşam sağlamak için gönüllü olarak çalışmalar yürütmek, onların sesini duyurmak için sosyal medyada ve diğer platformlarda farkındalık yaratmamız gerekiyor.
Aktivistler ve sivil toplum örgütleri olarak, bu konuda daha geniş bir sorumluluk taşıyoruz. Kamuoyu oluşturmak, yasaların uygulanmasını sağlamak, belediyelerle işbirliği yaparak etkin ve sürdürülebilir projeler geliştirmek bizlerin görevi. Bu çerçevede, kısırlaştırma, aşılatma, sahiplendirme gibi çalışmaların yanı sıra, sokak hayvanlarına yönelik şiddeti önleyici kampanyalar düzenlemek, eğitim programları hazırlamak ve bu programları yaygınlaştırmak büyük önem taşıyor.
Belediyelere gelince, onların görevi yalnızca yasal düzenlemeleri uygulamakla sınırlı değil; aynı zamanda toplumsal bilinci artıracak projeler geliştirmek, hayvanların yaşam haklarına saygı duyulmasını sağlamak için altyapı ve hizmetler sunmak da onlara düşüyor. Belediyeler, rehabilitasyon merkezleri inşa edip, tüm ihtiyaçlara cevap verebilecek, tam donanımlı ve yetkin, vicdanlı ekiplerini kurarak, varolan şartlarını iyileştirerek, kısırlaştırma seferberliğiyle sahiplendirme süreçlerini kolaylaştırarak, teşvik ederek bu sürecin en önemli aktörlerinden biri olmalıdır.
Özel veterinerler de bu çalışmalarda kendilerine düşenin ötesine geçebilmelidir.
Bu sorumlulukların bütüncül bir yaklaşımla ele alınması, sokak hayvanlarının haklarının korunması ve refahlarının sağlanması için elzemdir. Unutulmamalıdır ki, bir toplumun medeniyet düzeyi, o toplumun en savunmasız bireylerine, yani hayvanlara nasıl davrandığıyla ölçülür. Bu yüzden her birimiz, hayvanların yaşam haklarını savunmak ve onların yanında olmak için elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız.


Hak savunucularını sevgiyle selamlıyoruz.