Uyandığımda ortalık ağarmaya başlamıştı. Her tarafım tutulmuştu. Dün gece açlıktan ve dolaşmaktan o kadar yorulmuştum ki kendimi en yakın çalının altına atar atmaz dalmışım. Gece yağmur yağdığını uyanınca anladım. Şu anda yağmur yok ama yattığım yer göl olmuş. Güç bela kalkıp şöyle bir silkindim. Üzerime biriken sular gitti. Seyrelen tüylerime yapışan çamurlar duruyor. Zorlukla bir kaç adım attım. Başım dönmeye başladı. Gözlerimi kapatıp bir an için olduğum yerde durdum. Neredeyse beş gündür açım. Duvar diplerine kuşlara atılan ekmeklerden yediğimi saymazsam. Onlar açlığımı bastırmıyor, daha beter acıktırıyordu. Sonunda vazgeçtim kuşların nafakasından. Küçük bir kemik parçasına bile razıyım. Üst sokakta bir et lokantası var. Lakin yanından bile geçmenin mümkünü yok. Bir defa denedim, mahallenin köpekleri yanlarına yaklaştırmadılar. Uzaktan havlamaya başladılar hep bir ağızdan, sözleşmiş gibi. Kuyruğumu kıstırıp başka sokaklarda dolaşmaya başladım. Bir süre sonra kemik kokusu beni çekti. Sakınarak et lokantasının civarına gittim. Kimse yoktu. Kemiklerin atıldığı yere baktım. Bir kırıntı dahi yok. Hepsini silip süpürmüşler. Kemiklerin kokusu pek güzel geldi. Neticede açım, koku karın doyurmuyor. Acı bir durum.
Yaşlı, şişman, yorgun ve açım. Ertesi gün yeniden, bir ümit diyerek, sallana sallana yukarı sokağa gittim. Daha lokantanın yakınına varmadan mahallenin azgın köpekleri etrafımı sardılar. Hırlama ve havlamalarla üzerime gelip beni uzaklaştırdılar. Ziyafet sofralarına davetsiz misafir istemiyorlardı anlaşılan. Bezgin bir şekilde uzaklaşırken eski günlerimi düşünmeye başladım. Bir zamanlar öyle miydi ya? Bırakın kemik dişlemeyi bonfile yerdim vallahi. Hem de lokmalara bölünmüş olarak. Cins köpektim. Yurt dışından yavru olarak getirildiğimi sonradan öğrendim. Kocası ölen yaşlı sahibeme arkadaş olacaktım. Oldum da. Çok güzel günler yaşadık birlikte. Beni çok sevdi. Ben de onu çok sevdim, bir dediğini ikiletmedim. İyi insandı. Her gece beni yatağında, ayakucunda yatırırdı. Birlikte kahvaltı ederdik. Sahibemin kızı da çok severdi beni. Zaten o getirmişti annesine. Üç yaşına gelince beni kısa boylu, çirkin, ama güçlü kuvvetli birisiyle evlendirdiler. Zamanı gelince bir batında beşiz doğurdum. Daha sonra rutin kontrol diye götürüldüğüm veteriner tarafından kısırlaştırıldığımı, şişmanlamaya başlayıp kanamalarım kesilince anladım. Sahibem olan yaşlı kadın Alzheimer olup bakım evine kaldırılınca kızı beni bir sabah arabasına koyup hiç tanımadığım bir semtte bırakıp gitti. Nankör kadın annene arkadaşlık ettim, beş tane cins yavru verdim size. Teşekkürünüz böyle mi olacaktı? Haram olsun yaptıklarım. Yavrularımı doyasıya koklayamadım, on gün bile emziremedim. Beni ayırdınız ciğer parelerimden. Bunu hiç bir zaman unutmayacağım. Fakat zaman her şeyin ilacı derdi zavallı sahibem. Doğruymuş. Yüzlerini unuttum yavrularımın. Silik bir hayali bile yok gözlerimin önünde. Üzüntüm gitgide azaldı. Bir zamanlar anne olduğumu bile hatırlamıyorum artık.
Havanın kuru fakat soğuk olduğu bir sabah ümitle o lokantanın olduğu sokağa doğru yola çıktım. Köşeyi dönünce dört köpeğin yalanarak uzaklaştıklarını gördüm. Karınlarını doyurmuş olmalıydılar. Ziyafet mahallini terk ediyorlardı. Sağa sola baktım, etrafta kimsecikler yoktu. Bir cesaretle ilerledim. Aman Allah’ım o da ne? Gözlerime inanamıyorum. Birisi daha irice, üç kemik bana bakıyor. Üstelik aşçı yamağı dikkatsiz olmalı ki kemiklerin üzerinde sıyrılmamış etler de vardı. Hey güzel tanrım, sana çok teşekkür ederim. Kokuları burnuma gelmeye başlamıştı bile. Adımlarımı hızlandırdım. Kemiklere ulaştım. Korku içinde arkama baktım, sokak boş. Açlıktan gözüm karamıştı. Bir hamle ile en yakındaki kemiği ısırmıştım ki arkamda bir hırlama sesi duydum. Kemik ağzımdan düştü. Ürpererek hırlama sesine doğru döndüm. Donup kalmıştım adeta. Kaçamıyordum da. Tam arkamda ince, uzun bacaklı, siyah bir köpek duruyordu; genç bir erkek. Yakın zamanda onu buralarda görmemiştim. Sakin bir şekilde kenara çekildim. O yaklaştı, kemikleri kokladı, birini olduğu gibi ağzına attı. Oturup çiğnemeye başladı. Ağzından ne güzel sesler geliyordu. Kısa sürede bitirdi. Ayağa kalktı, ikinci kemiği ağzına alıp yeniden oturdu. Bu kez daha yavaş bir tempoda, tadını çıkararak yemeye başladı. Yutkundum, ağzımdan sular akmış olmalı. Uzaktan bakıyorum, yaklaşamıyorum ve korkuyorum. Midem iyice kazınmaya başladı. Lütfen Tanrım, ikinci kemiği yedikten sonra gitsin ve üçüncü kemiği bana bıraksın. Ne olur, lütfen. İkinci kemiği de bitirdikten sonra siyah köpek yalandı, başını kaşıdı. Hala oturuyor. Haydi, git artık. Ya da üçüncüyü ye, ümidimi keseyim. Bu ıstırap bitsin. Uzaktan bakmak canımı acıtıyor. Oturdum. Ayakta durmak beni yormuştu. Siyah köpek birden ayağa kalktı, bana bakmadan arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı. Bunu hiç beklemiyordum. Kemiğe yaklaşmaya cesaret edemiyordum. Bir kemiğe bir ona bakıyordum. Nihayet siyah köpek köşeyi dönüp görüş alanımdan çıktı. Kimseler olmamasına rağmen çekinerek yaklaştım kemiğe. Can havliyle kemiği aldığım gibi oradan ayrıldım. Eğer o sırada başka bir köpek gelse inan olsun kemiği bırakırdım. Çünkü kimseyle mücadele edecek gücüm yoktu. Bunca gün aç kaldım, bir gün daha aç kalayım derdim, ölmem ya.
Aradan üç gün daha geçti. O günden beri ağzıma bir şey koymadım. Lokantanın çevresine geç gitmiş olmalıyım. Hiç kemik bulamadım. Siyah köpeği göremedim bu süre zarfında. Dördüncü günün sabahı bir sokak öteden gelen vahşi havlamalarla uyandım. Merakla kalkıp seslerin geldiği yöne doğru gittim. Köşeyi dönünce bizim siyah köpeğin üç köpekle dalaştığını gördüm. Ötekiler bizimkine göre biraz kısa boylu olduklarından pek baş edemiyorlardı. Fakat ziyafet sofrasının hâkimiyetini de başka birine kaptırmak istemiyorlardı. Üçü birden inatla siyah köpeği uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. Kıyasıya saldırıyorlardı. Birbirlerine girdiler. Alt alta, üst üste müthiş bir kavga başladı. Bizimkinin uzun boyu avantaja dönüştü. Kısa sürede ikisini kaçırdı. Havlayarak uzaklaştılar. Pabuç pahalı gelmişti. Sona kalan biraz daha dişli çıktı, karşılıklı hırlaştılar bir zaman. Bir türlü gitmiyordu benekli köpek. Bizimki aniden bir hamle yaptı. Karşısındaki bunu beklemiyordu. Kulağını kaptırdı. Can acısıyla geri çekilince kulak koptu. Bizimkinin ağzında beneklinin kulağının bir parçası sarkıyordu. Kulağını kaptıran köpek arkasına bakmadan inleyerek kaçmaya başladı. Adeta nefes bile almadan bu müthiş kavgayı uzaktan izliyordum. Çok heyecanlanmıştım. Bizimkinin üç köpekle başa çıkabileceğini sanmıyordum. Ama yanılmışım. Siyah köpek galip gelmişti, lakin çok yorulmuştu. Dili bir karış dışarda soluk soluğa kalmıştı. Ağzındaki kulak parçasını attı, olduğu yere oturdu. Biraz dinlendikten sonra patisiyle yakındaki kemiği önüne çekti, yemeğe başladı. Biraz yaklaştım. Oralı olmadı.
Dikkatlice bakınca az ileride yaprakların arasında bir kemik parçası daha olduğunu gördüm. Gözlerim parladı birden. Bir adım daha atıp oturdum. Siyah köpek dönüp baktı, oturmaya devam etti. Dinleniyordu. Sürünerek biraz daha yaklaştım. Tekrar bakınca bana boynundaki yarayı gördüm. Kanıyordu. Yalamak için başını çevirdi, yetişemedi. Ön ayaklarının üstüne yattı. Halsiz düşmüş olmalıydı. Kolay mı üç azgın köpekle tek başına mücadele etmek? Kımıldamadan yatıyordu. Bu durumdan cesaret alarak yaprakların arasındaki kemiğe yaklaştım. Isırmadan önce bir kez daha dönüp baktım ona. Benimle ilgilenecek hali yoktu. Kemiği yemeye başladım. O kadar dalmışım ki önümdeki kemiğe, siyah köpeğin gittiğini fark etmedim. Mecalim yettiğince küçük bir havlama ile teşekkür edemediğime üzüldüm.
O günden sonra mahallenin köpekleri siyah köpeğe yer açmaya başladılar ziyafet sofrasında. Bu arada ben de kısmetine düşenle yetiniyorum. Bana da ses etmiyorlardı. Şimdi metruk, pembe villanın nispeten korunaklı zemin katında siyah köpekle birlikte yaşıyorum. Sayesinde öteki köpekler de beni aralarına kabul ettiler.
