İnsan doğanın konuğu değil ev sahibi olduğunu düşünür. Bu yüzden hayvanlara ve bitkilere karşı tutumu çoğu kez sorunludur. Derrida konukseverlik felsefesinin yapı sökümünü yaparken ev sahibinin hiyerarşik olarak kendini konuktan üstte konumlandırdığını, bu nedenle konuğun nerede oturacağına ne yiyeceğine ve hatta nerede yatacağına ev sahibinin karar verdiğini hatırlatmıştı. İnsanın biricik ev sahibi olduğu varsayılan bu dünyada hayvanların kaderi de tıpkı ağaçların, çiçeklerin olduğu gibi insanlığın insafına kalmıştır.

Oysa Arkeologlar, MÖ. 14.000 yılına ait, insanların yaşadığı yere yakın bir köpek fosiline işaret ederek köpeklerin binlerce yıl önce evcilleştirildiğini göstermişti. Evcilleştirme bir tür birlikte yaşama akdidir. Birlikte yaşama akdimizin ülkemizde artık tek taraflı olarak askıya alındığını yeni hayvan yasanın yürürlüğe girmesinden anlıyoruz.

Bir edebiyatçı olarak, her tür sosyal ve bireysel meseleyi edebiyatın penceresinden algılama alışkanlığıyla, yazarların sokak hayvanlarına dönük tutumlarını düşündüm. Aklıma ilk gelen isimlerden biri Orhan Kemal’di. Çünkü o, yazdığı öykülerde her zaman zayıftan, güçsüzden, haksızlığa uğrayandan yana olmuştur. Onun öykülerinden birkaç örnek vererek sokak hayvanları ile empati kuran bu yumuşak kalpli yazarımızın ne kadar sağduyulu bir tavra sahip olduğuna dikkat çekmek istiyorum.

Ekmek Kavgası, sıradan bir mahallede köpekler, kuşlar, solucanlar ile insanların yoksulluğu paylaştıklarını betimleyerek başlar:

Sabah, öğle, akşam karavanalarından artan yemeklerin döküldüğü toprak, kalın ve besili solucanların hazla kıvrıldığı zifirden bir bulamaç halindeydi. Yalınayak çocuklarla ihtiyar kocakarılar, paslı teneke kutuları ağız ağıza dolu uzaklaşırlarken erkek köpekler sıhhatten gerilmiş karınlarını güneşe devirip uyuklarlar, sarkık memeli dişiler de peşlerinde tonton enikleriyle dolaşırlardı. Daha sonra meydan karga sürülerine kalırdı. Simsiyah kanatlarında mavi ışıltılarla kargalar, “Gaak, gaak!” diye sekerek karınlarını doyururlarken, yırtıcı kuşlar geniş kanatlarıyla havada daireler çizmeye başlayınca, karga sürülerinde ürkeklik artardı. Arada, yırtıcı kuşlardan birisi tam tepede, asılı gibi durur durur, sonra birdenbire, şimşek hızıyla toprağa iner, gagasında kalın bir solucanla tekrar havalanırdı.”

Mahalledeki yaşlılar, çocuklar, kuşlar ve yavru köpekler aynı kompozisyonda yaşarlar. Yoksulluğun içindeki bu sakin denge, rahatlatıcı bir söyleyişle anlatılır. Kavga gürültü yoktur, kabullenme, paylaşma ve dayanma gücü vardır. Orhan Kemal sokak hayvanlarıyla beraber yaşamayı öylesine kanıksamıştır ki neredeyse her öyküde onlardan birine rastlarız: Bir kediye ya da köpeğe… Onun öykülerinde hepsi özgürce dolaşır. Bu özgürlüğün içinde saf bir mutluluk yoktur. Açlık ve tokluk, barış ve çatışma, dayanışma ve rekabet bu özgürlüğe dahildir.

Ekmek Kavgası’nda “Köpek Yavrusu” adında bir öykü vardır. Öykü, sokak hayvanlarının en çok karşılaştığı “trafik kazası” gerçeğiyle bizi yüzleştirir.

Şehrin ana caddesindeki kuyumcu dükkânlarından birisinin kaldırımı önünde bir köpek yavrusu ön ayakları üzerine uzanmış, acı acı sızlanıyor, arada başını iki yana çevirip, etrafını alan mahalle çocuklarına bakıyordu. Köpek yavrusunun iki art ayağını az evvel, demir tekerlekli bir yük arabası ezmişti. Şimdi mafsallardan aşağısı pestile dönmüş ayaklar yalnız bir deriyle bağlı, sarkıyor, ezikten boyuna kan sızıyordu. Arada boynunu büküyor, sesini yükselterek bir şeyler anlatmak istiyor, sesi ağırlaşıyor, yükseliyor, sonra yavaşçacık tükeniyordu.”

Hayvanların ölümleri, kazaları sessizlik içinde olup biter. Canlarının kıymeti olmadığından sahip çıkanların varlığı da tesadüfe dayanır. Ezilen köpeğin acısına bir de sokaktan geçen iki çocuğun rahatsızlık vermesi eklenir. Okurken içimizin sızladığı bu satırlarda, yapan çocuk da olsa kötülüğün kötülük olduğunu sezeriz. Çocuklara hayvan sevgisi vermemenin bedeli kötü yürekli bir insana sebep olmak olabilir mi? Bu öyküye göre, evet. Öyküde bir aralık kendine gelen yaralı köpek isyan eder, havlar ama acıya dayanamayıp ölür. Bir çöpçü gelir, yavru köpeğin cansız bedenini kürekle kaldırır. Hayvansever bir yazarın çığlığını, isyanını kulaklarımızda duyar gibi oluruz.

Orhan Kemal’in öykülerinde köpekler genellikle açlıkla mücadele ederler. Bu yüzden çöpleri kurcalar, lokantaların artık yemeklerinin peşinden koşarlar. Susuzluk çektikleri için tüyleri kirli, gözleri donuk, kasları yorgundur. Öte yandan köpeklerin bir parça yemek için birbirleriyle kavga ettiklerini, elindekileri almak için insanları kovaladıklarını da görürüz. Orhan Kemal onlarla empati kurar; çaresiz yoksullukları nedeniyle bu durumu doğal karşılar. Köpekler, şehrin ötekileridir. Yüzyıllar önce evcilleştirilmiş, doğalarından uzaklaştırılmış gelgelelim ihtiyaç pek kalmadığından onlardan vazgeçilmiştir.

Köpeklerin yoksulluğu Sarhoşlar öyküsünde de görülür:

“Tam bu sırada, kim bilir hangi sürüyle İstanbul’a gelip kalmış uyuz, zırıltı bir çoban köpeği peydahlandı,” ifadesinden köpeklerin şehre sürüler halinde gelip kaldığını ve sağlık durumlarının kötü olduğunu anlarız. Kirden uyuz olan köpeklerin sağlığıyla ilgilenen herhangi bir kurum vs. yoktur. Anlaşılan odur ki İstanbul’un en çaresiz halkı köpeklerdir.

Orhan Kemal’de kediler daha mutludur. Çamaşırcının Kızı’nda “Bu kedi bile bizim gibi insanlardan mesut! Böyle uyuz bir kedi olmayı insan olmaya tercih ederdim,” der bir karakter. İnsanlar öylesine zor yaşarlar ki bir sokak kedisinden bile daha çaresiz hissederler kendilerini. “Herhangi bir çöplükten karnımı doyurabilir, istediğim duvarın dibinde uykuya dalabilirdim,”​ diye ekler kedilere imrenenler. Oysa kedilerin açlığı da tokluğu da tesadüfe dayalıdır. Çöpte yiyecek olmayabilir, yediklerinden zehirlenebilir ya da yetersiz beslenmeden, susuzluktan zayıf düşerek ölebilirler.

Orhan Kemal’in öykülerinden hareketle halkın köpeklerden çok kedileri kollayıp gözettiğini anlıyoruz. “Besili kediler, sokaklarda zarif adımlarla dolaşıyor” diyen yazar, onları sağlıklı ve güzel bulur. Dönüş öyküsünde zamanın geçtiğini “bir kara kedi ağır ağır geçti” diye somutlar. Yemişçi’de bütün mahallenin sessizliği ve ıssızlığını “ne terli kediler ne de dallarda tek kuş”un ortada oluşuyla dile getirir. Bir Öksüz Kız Etrafında öyküsünde, öksüz bir kıza acıyan lise öğrencisi Nurhan, eve gidince masanın kenarında “yusyuvarlak uyuyan kediyi kucağına” alıp kendini teselliye çalışır. Anlarız ki bazı şanslı kediler, evde besleniyor.

Orhan Kemal, kedilerin çelimsizliğini, edilginliğini öykü karakterlerinin zayıf yanlarını ifade etmek istediğinde kullanır. Söz gelimi Büyükbaba adlı öyküsündeki yaşlı adam “kedi gibi sessiz” yürür, ufak tefek bir adam olan Şinasi de “kedi yavrusu gibi koşarcasına” karısına yetişmeye çalışarak yürür. Dünyada Harp Vardı öyküsünde de karakterlerden biri ufak tefek olduğu için yavru kediye, diğeri çok yediği için “besili bir yavru kedi”ye benzetilir. Naylon Hikaye’de de kaba saba elleri olan bir ağa, traktörü yoklarken “kaba tüylü bir kedi gibi uysal” olarak tarif edilir. Kediler Orhan Kemal için belli ki bazen zarifliğin, bazen iyi huyun bazen de yetersizliğin ölçü birimidir.

Orhan Kemal köpekler gibi kedilerin de şiddete uğramasına tepkilidir. Propagandacı’da yaramaz bir çocuk tarif edilirken “kedileri taşlıyor” olduğu söylenir. Orhan Kemal, hayvanlara zarar veren çocukları affetmez, onlara sitem eder. “Kuduz” öyküsünde oğlunun kedi tarafından tırmalanmış yüzünü görünce “Kedi ile uğraşanın hâli budur. Bin kere söyledim, uğraşma şu kediyle, bir gün bir pençeyle gözünü çıkarır,” diyen bir annenin ve bu duruma bir hayli telaş eden babanın komiğini anlatır.

Orhan Kemal gölgeli, yoksul, sessiz kent sokaklarında seyreden insan ilişkilerini anlattığı öykülerinde sokak hayvanlarını unutmaz. Ana olay akıp giderken onlar masanın altında, kaldırımın dibinde, ağacın gölgesinde yaşar giderler. Onlar hep bizimledir; bizim sevgimizin de acımasızlığımızın da yoksulluğumuzun ve çaresizliğimizin de sessiz tanıklarıdır. Köpekleri ve kedileri binlerce yıl önce onları kendimize alıştırıp sonra da terk etmek pek vefasızca olmuyor mu? Ne edebiyat ne hayat buna göz yumar. Yazarlar da doğa da insanlar kadar hayvanların sesini duymaya ve duyurmaya devam edecektir. Bu dünyanın ev sahibi herkestir: İnsanlar, köpekler, kediler, kuşlar, ağaçlar…

Tuğba Çelik