Pazartesi14 dergimizin Eylül 2024 sayısını Sokak Hayvanları olarak belirledik. Çünkü TBMM de 160 sıra sayısı ile görüşmeye açılan 24 Haziran 2004 tarihli ve 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, değişiklikler görüşülerek 7527 sayılı kanun 17 madde halinde 30.07.2024 tarihinde kabul edilmiş ve 2 Ağustos 2024’de resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Düzenlemeyle birlikte 5199 sayılı kanunun 6.maddesinde ki ‘’Müşahede yerlerinde kısırlaştırılan, aşılanan ve rehabilite edilen hayvanların kaydedildikten sonra öncelikle alındıkları ortama bırakılmaları esastır’’ ibaresi yürürlükten kaldırılmıştır.
Bu süreçte duyduğum ve okuduklarım arasında Türkiye’de artık aşı ve ilaç üretilmediği, sadece ithal edildiği sözleri de vardı. Zihnimde çarpışan hayvan sağlığı bilgileri ve barınaklar, ötenazi gibi konuları Veteriner Fakültesi emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Ömer Memduh Esendal’la görüşmek istedim.
Ömer Memduh Esendal, aynı zamanda çok sevdiğim yazar Memduh Şevket Esendal’ın torunuydu. Esendal’ın tüm yazdıkları, daha önce hiç yayımlanmamış olanlar dahi kitap haline getiriliyordu. Pazartesi14 edebiyat dergisi adına konuşmaya usta yazarla başlamak kaçınılmaz olmuştu. Kendisi yazmak konusunda şunları söylemiş: “Bizde hikâye vardır, fıkra vardır, kıssa vardır, nakil vardır, masal vardır, şimdi aklıma gelmeyen daha bir iki şekil vardır. Bunların yeni adları da yoktur. Eskileri de pek iyi hudutlandırılmış değildir. Biz, bunların hepsine birden hikâye diyoruz. Ama, mutlaka hikâye yazmak gerekmez. İş yazmaktır. Hikâye olmaz da nakil olur, mesel olur. Ne çıkar? İş ki düşünülsün, sonra yazılsın. Hikâye olmaz da onun benzeri bir şey olur.”
Bu kıymetli söyleşi de Memduh Şevket Esendal’ın dediği gibi hikâye benzeri bir şey olabilir.
Esendal’ın hemen hemen tüm öyküleri temelde “hayata atılma” ve “ev kurma” üstünedir; gençliğin sevgi ve mutluluk arayışı üstünedir denmektedir. Siz onun vefatından yıllar sonra doğdunuz. Ankara’da birlikte yaşadığınız babanız ve büyükanneniz ya da İstanbul’da yaşayan amcanız ve halanız Memduh Şevket Esendal’ın mutluluk ve sevgi anlayışı üzerine neler anlatırlardı? Bugün onun öykülerini ve romanlarını okuduğunuzda yazılanlarla ev içi yaşadıklarınız arasında bağlantı kurabiliyor musunuz, neler hissediyorsunuz?

Memduh Şevket Esendal’ın torunu olmak ve ayrıca onun adını taşıyor olmak benim için büyük bir onur ve gurur kaynağıdır. Kendisinin dördüncü ve en son torunuyum. Tanıma şansına sahip olamadım. Rahmetli babam da dedem hakkında konuşmayı, anılarını canlandırması anlamında, pek sevmezdi. Dolayısıyla dedem hakkında ilk ağızdan duyduğum kısıtlı bir bilgiye sahibim. Kitaplarını okuduğunuzda sizin de bahsettiğiniz gibi gençlik, hayata atılma, ev kurma, mutlu ve sevgi dolu bir yaşam üzerine anekdotların bulunduğunu görürsünüz. Dedemin eserlerinin ortak bir özelliği yazdığı her şeyin gerçek hayattan kişiler ve kesitler içermesidir. Hayal ürünü bir şey yazmamıştır. Romanlarında ya da kısa hikâyelerinde geçen olayların ve karakterlerin tümü gerçek hayatta gözlemlediği olaylardan kaynak almıştır. Oğullarıma Mektuplar ve Kızıma Mektuplar başlıkları ile yayımlanan iki kitabında ise yurt dışında yaşadığı dönemlerde çocuklarına yazdığı mektuplardan derlenmiştir. Her iki kitapta da çocuklarına ve ailesine duyduğu sevgiyi ve zaman zaman da özlemi her satırda hissedebilirsiniz.

Dedemle ilgili beni çok etkileyen iki olayı burada sizinle paylaşmak istiyorum. İlki, Cumhuriyetimizin Kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün dedemi yurt dışı temsilci olarak Bakü’ye görevlendirmesi olayıdır. Dedem Atatürk’e “Paşam, ben hariciyeci olmadığım gibi böyle bir görev için liyakat sahibi de değilim” diyerek görevden azlini talep etmesine karşın, Ulu Önder Atatürk “Benden bu görev için avamdan birisini talep ettiler ve ben de seni uygun gördüm” demesi ve dedemi Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yurt dışı temsilcisi olarak Azerbaycan’ın başkenti Bakü’ye ataması olayıdır. Bunda muhtemelen dedemin Rusça bilmesinin de büyük bir katkısı olmuştur. Dedem Bakü’de Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temsilcisi olarak görev yaparken Doğu Türkistan’da yaşayan Türklerin durumunu da yakından takip etmiş, Hoten, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde Çin mezalimi altında ezilen bu toplumdan bir gurup gencin ATATÜRK’ün onayı ve izni ile Türkiye’ye getirilmelerine ön ayak olmuştur. Gelecek vaat ettiklerini görerek Türkiye’ye getirilmelerini sağlayan bu gençlerden birisi olan Ahmet Rıza Bekin, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde Öğretim Üyesi; kardeşi Mehmet Rıza Bekin ise Kara Harp Okulu’nu bitirerek Tuğgeneral Rütbesine kadar yükselmiş ve emekliliği sonrasında Doğu Türkistan Vakfı Başkanlığı görevini üstlenmiştir. Rahmetli Mehmet Rıza Bekin benim de nikâh şahitliğimi yapmıştı. Dedem Bakü’deki verimli ve başarılı çalışmalarının ardından, Rusça’nın yanı sıra Acemce ve Fransızca da bilmesi hasebiyle, sırasıyla İran’ın başkenti Tahran ve Afganistan’ın başkenti Kabil’e Büyükelçi olarak atanmıştır. İkincisi ise dedemin Tahran’da Büyükelçilik yaparken yaşanan bir olaydır. Babamdan dinlediğim bu olay dedemin Kızıma Mektuplar kitabında da halama yazdığı bir mektupta aynen geçmektedir. İstanbul’da yaşayan ailesine maddi destek sağlayan dedem, olayın yaşandığı ay için Türkiye’den yeterli ödeneğin gelemediğini, Tahran’daki Büyükelçilik binasının da dış cephesinin bakım-onarım ve badana-boyaya ihtiyaç duyduğunu, Büyükelçilik binasının Türkiye Cumhuriyeti’nin itibarı yönünden önemli olduğunu ve bu nedenle binanın tadilatını kendi maaşından yapacağını, dolayısıyla aileye o ay için para gönderemeyeceğini halama mektupla bildirmesi olayıdır.
Büyükbabanız Memduh Şevket Esendal doktor olmak istiyordu ancak savaşlar ve ailesinin geçirdiği çalkantılar nedeniyle öğrenim göremedi; kendi ifadesiyle, ilk mektep de dahil hiçbir okuldan mezun olmamış, tam manasıyla bir alaylı olarak yetişmişti. Babanızın doktor, oğlunuzun veteriner hekim olduğunu biliyorum. Sizin veteriner hekimlik mesleğini seçmenizde ailenin sağlık üzerine çalışma tutkusu etkili oldu mu?
Dedem Memduh Şevket Esendal 1883 yılında Çorlu’da dünyaya gelmiş. O dönemde aile Avlanbey çiftliği adı verilen bir çiftlikte çiftçilik yapıyormuş. Bir vesile ile Çorlu’ya gittim ve Avlanbey çiftliğinin bulunduğu araziyi gördüm. Elbette çiftlikten eser yoktu. Balkan Harbi’nin çıkması ile dedemin ailesi İstanbul’a göç etmiş, amcaları ise Çorlu’da kalmış. Bahsettiğiniz gibi dönemin zorluğu içinde dedem arzu ettiği ve belki de hak ettiği eğitimi alamamış ve kendisini tam bir alaylı olarak yetiştirmiştir. Kendi çabasıyla Fransızca, Rusça ve Acemce öğrenmiş, Türk Edebiyatında iz bırakan bir yazar olmuş ve politikaya atılarak Cumhuriyet Halk Partisinde Bilecik ve Elazığ Milletvekilliği yaptıktan sonra Genel Sekreterlik görevine kadar yükselmiştir. Zorlukların ve yoklukların insanları birtakım şeyleri başarmak için daha azimli ve çalışkan hale getirdiğine inanıyorum. Benim için bunun en büyük kanıtı da dedem olmuştur. Toplumda dedemin yazarlığı ve politik hayatı bilinmesine karşın, bilinmeyen bir özelliği de ressamlığıdır. Profesyonel olarak değil fakat hobi anlamında karakalem, sulu boya ve yağlı boya çalışmaları bulunmaktadır. Roman ve hikâyelerinde olduğu gibi resimleri de birebir yaşadığı ve deneyimlediği hayat kesimlerinden yansımıştır. İstanbul boğazı, ailenin Çamlıca’da yaşadığı ev, görev yaptığı Bakü, Tahran ve Kabil’den kesitler benim evimin duvarlarını süsleyen resimlerden aklıma gelen birkaçı. Resimden anlayan bir tanıdığım, dedemin çizimlerinin profesyonel düzeyde olduğunu söylemişti.
Ailemde evcil hayvanlar her zaman için önemli bir yer tutmuştur. Rahmetli amcam Mehmet Suat Esendal’ı köpekçi, rahmetli halam Emine Sarıdal’ı kedici olarak tanımlayabilirim. Rahmetli babam Prof. Dr. Ahmet Şevket Esendal evleninceye kadar hep kedi ve köpekle bir arada bulunmuş. Babam Van’da vatani görevini yaparken ona arkadaşlık eden kedinin 1941 yılındaki Erciş depremi önceden fark ederek bir anlamda hayatını kurtardığını anlatırdı. Rahmetli annem Mükerrem Esendal hayvan seven birisi olmasına karşın evde hayvan beslemeye prensip olarak karşı idi. Bu durumda babam hayvan sevgisi ihtiyacını ben doğmadan önce büyük bir akvaryum ile karşılamış. İngiltere’de yaşayan ağabeyim Hüseyin Tuğrul Esendal da tam bir kedicidir.
Bendeki hayvan sevgisi sanırım genlerimden geliyor. Çocukluğumdan beri sırf kedi köpek değil tüm hayvanları severim. Hatta diyebilirim ki, yaş almamla birlikte şahit olduğum deneyimlerim sonucunda son zamanlarda hayvanları insanlardan çok daha fazla sever hale geldim. Veteriner Hekimliği meslek olarak seçmemdeki en büyük etken, kutsal ve ulvi bir meslek olmasıdır. Veteriner Hekimlik klasik anlamda derdi olan ve fakat derdini direkt olarak ifade edemeyen bir canlı grubu ile ilgilenmek ve onların sorunlarına çözüm üreterek yardımcı olmaktır. Bu ifade bir Klinisyen Veteriner Hekimi tanımlamaktadır. Bir mikrobiyolog olarak ben ise çözüm üretme sürecine katkı koyarak destek oluyorum. Mesleki hayatımda akademisyenliği seçmemdeki esin kaynağım ise Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı olan babam Prof. Dr. Ahmet Şevket Esendal olmuştur. Tüm ailemin bana söylediği söz şu idi: “Eğer deden senin Veteriner Hekim olduğunu görebilseydi seninle son derece gurur duyardı.”
Veteriner Fakültesi öğretim üyesi olarak, mikrobiyoloji bilim dalında kırk yıldır hayvan sağlığı konusunda ki önemli çalışma ve bilgi birikimlerinize dayanarak, size barınak ya da hayvan bakımevi nedir diye sormak istiyorum. Hayvanın yuvası, sağlıklı olarak sürekli kalacağı bir yer midir?
Barınak ya da hayvan bakımevi, sokakta başıboş yaşayan sahipsiz hayvanların geçici olarak, tercihen sahiplendirilme süreci sonuna kadar, bakılıp beslendikleri bir yerdir. Buralar sahipsiz hayvanlar için sürekli kalacakları bir yer olmamalıdır. Tel örgülerin arkasında, duruma göre kısıtlı hareket alanı veteriner bulunan yerlerde kendinden başka hayvan türleri ile temas kurmadan yaşamak kedi ve köpeklerde çeşitli fizyolojik (özellikle kalp ve böbrek problemleri) ve psikosomatik hastalıklara ve bozukluklara neden olabilir. İnsanlar gibi kedi ve köpekler de sosyal canlılardır. Birbirleriyle, insanlarla ve diğer hayvan türleri ile temas kurmak ve sosyalleşmek zorundadırlar. Eğer bir bölgede sahipsiz kedi ve köpek varsa, aşağıda detayları verilen koşullar sağlandıktan sonra, yaşam alanları sokaklar olmalıdır. Sokaklarda sahipsiz hayvanlar olmalı mı yoksa olmamalı mı? Bu ayrı bir tartışma konusudur. Bir Veteriner Hekim olarak şahsi görüşüm olmaması gerektiğidir. Fakat var olan hayvanlar da ortadan kaldırılmamalıdır. Aşağıdaki yanıtlarda detaylandırıldığı gibi var olan sahipsiz hayvan popülasyonu kontrollü olarak azaltılmalıdır. Bunu bir Veteriner Mikrobiyoloji ve İnfeksiyöz Hastalıklar uzmanı olarak hayvan ve toplum sağlığı penceresinden bakarak söylüyorum.
Sokak hayvanları için belediyelerin ihale ettiği firmaların sağladığı gıdaların yeterli protein sağlamadığı öne sürülüyor. Teknik şartnamenin mevcut olduğu ancak bunun denetlenmediği yönünde bilgiler mevcut. Ayrıca Sokak Hayvanlarını kısırlaştırma konusunda belediyelerde yeterince sayıda veteriner hekim olmadığı, olanakların kısıtlılığı nedeniyle ameliyat sonrası yaşamlarını kaybettikleri, özel kliniklerin ise pahalı olduğu belirtiliyor. İki konu hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Ülkemizde mama üretimi ve ticareti konusunda bir bilgi birikimim bulunmamaktadır. Bu nedenle bu soruya yanıt vermeyi uygun bulmuyorum. Hayvanlarda kısırlaştırma iki şekilde ele alınmaktadır. Dişi hayvanlara uygulanan ovariohisterektomi ve erkek hayvanlara uygulanan kastrasyon ile kısırlaştırma gerçekleştirilir. Popülasyon kontrolü amacıyla kısırlaştırma denildiği zaman dişi hayvanlarda uygulanan ovariohisterektomi akla gelmelidir. Popülasyon kontrolü için erkek hayvanların kısırlaştırılmasına gerek yoktur. Ovariohisterektomi genel anestezi altında uygulanan ve deneyim gerektiren bir operasyondur. Ayrıca post-operatif dönemde de hayvanların en az iki-üç gün süreyle gözetim altında tutulmaları gerekir ve antibiyotik uygulamaları yapılmalıdır. Yani operasyondan hemen sonra hayvanın sokağa bırakılması olası değildir. Bu bağlamda belediyelerin mümkün olduğunca illerindeki veya yakın çevredeki Veteriner Fakülteleri ile iş birliği yaparak operasyon sırasındaki ve sonrasındaki süreçte destek alması faydalı olabilir. Eminim ki Veteriner Fakültesi öğrencileri de böyle bir iş birliğinden oldukça faydalanacaklardır. Protokole bağlı olarak gerçekleşecek böyle bir işbirliği için merkezi yönetimin de bir bütçe ayırması veya fon oluşturması gerekli olacaktır.
Barınakta tutulan sağlıklı hayvanların ötanazisi ve itlafı veteriner hekimler tarafından etik ve vicdani bulunmadı. Üstelik ötanazi, yapılmadan önce uygulanacak prosedürler ile birlikte kısırlaştırmadan daha maliyetli ve zorludur dendi. Sahipsiz hayvan popülasyonun kontrolüne yönelik aktif bir yöntem olarak sizin öneriniz neler olabilir?
Barınakta tutulan sağlıklı hayvanların ötenazi yoluyla itlaf edilmelerinin etik ve vicdani bir yaklaşım olmadığını, akademisyen bir Veteriner Hekim olarak tüm meslektaşlarım gibi ben de tüm kalbimle destekliyorum. Kaldı ki ötenazi işlemi için tıbbi olarak tedavi seçeneği kalmamış bir hastalığın bulunması, hastanın acı çekiyor olması ve bu durumun daha da kötüleşerek hastalığın terminal safhasında hastaya maddi ve manevi zararlar verme potansiyelinin bulunması ve hastanın şahsi onayının olması gibi çeşitli ön koşullar gereklidir. Bildiğim kadarıyla ötenazi şu anda Hollanda, Belçika ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Texas eyaletinde yasal olarak uygulanmaktadır.
Bir hayvanın ötenazi yoluyla yaşamına son verilmesine ancak ve ancak Veteriner Hekim karar verebilir. Elbette hayvanın onayının alınması söz konusu olmamaktadır ancak Veteriner Hekim mesleki bilgi ve deneyimine dayanarak olgunun durumuna göre zorunlu hallerde ötenazi kararı alabilir. Halk arasında da çok iyi bilinen bir örnek atlardaki kemik kırıklarında hayvanın yaşamına son verilmesi olayıdır. Atlarda kemik kırıklarında iyileşme şansı, kırığın cinsine ve hayvanın cüssesine bağlı olarak ya hiç yoktur ya da çok azdır. Olgunun özelliğine göre Veteriner Hekim ötenazi kararı alabilir.
Sahipsiz hayvan popülasyonunu kontrol etmek amacıyla sağlıklı hayvanların sebepsiz yere toplu olarak itlaf edilmeleri kabul edilebilir bir yaklaşım değildir. Bir Veteriner Hekim ve ayrıca bir insan olarak inancım şudur: Dünyaya gelmiş her canlının yaşama hakkı vardır ve bu hak sebepsiz yere ellerinden alınamaz. Yaşama hakkı derken elbette sağlıklı ve refah düzeyi yüksek bir yaşamdan söz ediyorum. Sahipsiz hayvanların bu koşullarda yaşadıklarına da şahsen inanmıyorum. Ülkemiz için biraz geç kalınmış bir durum fakat bir şekilde bir yerden başlanması ve sahipsiz hayvan popülasyonunun kontrol altına alınması ve zaman içinde doğal süreç sonunda sokaklarda sahipsiz hayvan kalmaması gerektiğine inanıyorum. Dişi hayvanların ovariohisterektomi operasyonu ile kısırlaştırılması, erkek ve dişi tüm hayvanların iç ve dış parazit dahil detaylı sağlık kontrollerinin yapılması, aşılanması ve yaşadıkları ortama geri bırakılması ile doğal süreç içinde bu hayvanların sayılarında azalma olacaktır. Barınak koşullarının çok parlak olmadığını düşünüyorum. Barınakları ancak hayvanların sahiplendirilmesi sürecince geçici olarak kullanılacak mekânlar olarak görüyorum. Sahiplendirilme sürecinde de insanların bir şekilde maddi ve/veya ayni yardımlarla ya da diğer yöntemlerle özendirilmesinin yararlı olabileceğini düşünüyorum.
Besi ya da kafes hayvanları için ilaç ve aşıların üretilmesine rağmen sokak hayvanları olan kedi ve köpek aşılarının ve ilaçlarının artık Türkiye’de üretilmediği, bu nedenle maliyetlerin çok yüksek olduğuna ilişkin bilgiler veriliyor. Türkiye’deki aşı ve ilaç enstitüleri üretimi ne durumda ve hangi etkinliktedirler?
İlaç konusunda açıkçası fazla bir bilgi birikimim yok ve yanlış ya da eksik bilgi vermek istemem. Aşı konusuna gelince, yurdumuzda Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı Ankara Etlik Merkez Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitüsü, Ankara Şap Enstitüsü ve İstanbul Pendik Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitüsü olmak üzere üç adet devlet kurumunda ve üç adet de özel sektör kuruluşu olmak üzere toplam altı noktada hayvan aşıları üretilmektedir.
Üretilen aşılar da Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü’nün (World Organization for Animal Health – WOAH) listelerinde yer alan İhbarı Mecburi Hastalıklara karşı hazırlanmaktadır. İhbarı Mecburi Hastalıklar olarak da sığır, koyun, keçi, at, tavuk ve hindi gibi çiftlik hayvanlarında hayvan sağlığını, insan sağlığını, canlı hayvan ve hayvansal ürünlerin ticaretini engelleyecek infeksiyöz, bulaşıcı ve salgın oluşturma potansiyeline sahip hastalıklar bulunmaktadır. Devlet Kurumlarında Şap, sığır ve koyun-keçi Brucella, koyun çiçek, bulaşıcı ektima, Anthrax (Şarbon) ve koyun vebası hastalıklarına karşı aşı üretimi yapılmaktadır. Özel sektörde ise yukarıda adı geçen hastalıklara ek olarak yine çiftlik hayvanlarında görülen ve diğer ihbarı mecbur hastalıklara karşı aşılar üretilmektedir. Yurdumuzda üretilmeyen çiftlik hayvanlarının diğer hastalıklarına ait aşılarla birlikte kedi, köpek ve kanatlı hayvan aşıları ise ihtiyaç durumunda yurt dışından temin edilmektedir.
Son olarak Covid-19 salgını sırasında deneyimlediğimiz ve siz uzmanların zoonoz olarak tanımladığınız bu hastalıklara karşı dile getirilen “tek sağlık” ya da “tek tıp” terimi üzerine bilgi verir misiniz?
Zoonoz ifadesi hayvanlardan insanlara direkt veya indirekt yollarla bulaşan hastalıkları tanımlamaktadır. Görülme sıklığı ve bulaşan hastalık sayısı daha az olmak üzere zaman zaman insanlardan da hayvanlara hastalıklar bulaşabilmektedir ki bunlara da antropozoonoz adı verilmektedir. İnsanlarda görülen infeksiyöz hastalıkların %65’den fazlası hayvan kaynaklı yani zoonoz hastalıklardır. Yakın zaman içinde deneyimlediğimiz Covid-19 pandemisi de ilk çıkış noktası hayvan olması sebebiyle zoonotik bir hastalıktır. Fakat Covid-19’u diğer zoonotik hastalıklardan ayıran ve pandemi oluşturmasına neden olan en büyük faktör hastalığın kolay ve hızlı bir şekilde insandan insana bulaşma özelliği olmuştur.
Zoonozların şekillenmesinde temel öge hayvanlar ve hayvansal ürünlerle insanların direkt veya indirekt temas etmeleri ve böylece insanların hastalık etkenlerine maruz kalmalarıdır. Bu temas olayında insan ve hayvanların ortak olarak kullandıkları çevre koşulları da, hastalık etkenlerini ve bu etkenleri taşıyan başta kene olmak üzere diğer vektörlere yaşam alanı oluşturmak suretiyle önemli katkıda bulunmaktadır.
İnsan, hayvan, bitki ve ortak çevreleri arasındaki bu etkileşimler dikkate alınarak insan, hayvan, bitki ve çevre sağlığının optimal düzeye çıkarılmasını hedefleyen yerel, bölgesel, ulusal ve küresel düzeyde iş birliğini ön gören çok sektörlü ve disiplinler arası bir sağlık yaklaşımı olarak Tek Sağlık Konsepti gündeme gelmiştir. Söz konusu bu konsepte göre üniversite eğitiminden başlamak üzere araştırma ve geliştirme çalışmaları ile aktarılabilir ve paylaşılabilir bilgi birikiminin tesis edilmesi ve bu bilgi birikiminin saha uygulamalarına aktarılması ile ortak bir faydanın sağlaması amaçlanmaktadır. Bu kapsamda Beşeri Hekimler, Veteriner Hekimler, Ziraat Mühendisleri, Çevre Mühendisleri ve sağlıkla ilgili diğer meslek gruplarının mensupları işbirliği, yardımlaşma ve dayanışma içinde çalışarak global düzeyde sağlıklı bir yaşam ortamı tesis etmeyi ve bu yolla da halk sağlığını korumayı ve refahını arttırmayı benimsemektedirler. Özetle, sağlıklı bir çevre, sağlıklı bitkisel ürünler, sağlıklı hayvanlar ve hayvansal ürünler, sağlıklı insanlar ve sağlıklı bir dünya.
Yanıtlarınız için çok teşekkür ederiz.

Çok aydınlatıcı ve zevkle okunan bir çalışma olmuş. Ömer hocamızın bilgisi ve anılarıyla, Nükhet Eren kalemiyle farkındalığını arttı. Teşekkürler.