Haziran’da başlayan pazartesi14.com e-dergi kalemleriyle söyleşi dizimizin Ekim ayı konuğu sevgili Hakan Kizir.

1973 yılında Amasya’nın Gümüşhacıköy ilçesinde doğdu. Çeşitli internet siteleri ile Sancı, Papirüs, Çınardibi gibi kültür-sanat dergilerinde öykü, deneme, gezi yazıları ve kitap eleştirileri yayımlandı. Nükhet Eren Yaratıcı Yazarlık Atölyesi (NEYYA) tarafından 2017 yılında yayımlanan “Okyanusta Mürekkep” adlı öykü seçkisinde, “Kıl Payı” adlı öyküsüyle yer aldı. “Güvercinler” adlı ilk öykü kitabını, 2022 yılında Karina Yayınevi’nden çıkardı. NEYYA Edebiyat Grubu tarafından 2023 yılında yayımlanan ve bütün geliri depremzedelere gönderilecek olan “Öykülerimiz” adlı seçkiye, “Raf Ömrü” adlı öyküsüyle katkıda bulundu.

Halen NEYYA üyesi olan yazar, öyküleri, denemeleri, röportajları, kitap eleştirileri ve yazarlara ilişkin yazılarına Pazartesi14.com e-dergide devam etmektedir. Ayrıca Türkiye Yazarlar Sendikası üyesidir.

Hakan Kizir’le ilk kitabı ve çalışmaları üzerine görüştük.

Hakan merhaba. Kitapla ilgili sorulara geçmeden önce yazmanın dışında oldukça iyi bir okur olduğunu biliyorum. Okumanın yaşamındaki yerini öğrenebilir miyiz?

Merhaba. Küçük yaşlardan beri okumayla ilgili oldum, ortaokuldayken kütüphaneye üye olmuştum. Oradaki Türk Edebiyatı klasikleri ile Dünya Edebiyatı’ndan klasiklerin birçoğunu okumaya başladım. Jack London ve Orhan Kemal, en sevdiğim yazarlardandı. Okudukça önümde yepyeni dünyalar açan ve hayal gücümü geliştiren bu kitaplar, hayatımın her döneminde yaşamımın bir yerinde oldu. İyi ki de olmuş. Bir süre sonra yazmaya başladım.

İyi bir okur için yazma sürecine geçiş zaman zaman zor olabiliyor. Sen yazmaya nasıl geçiş yaptın?

2000 yılının başlarında çok sistematik ve bilinçli bir yazma sürecim olmasa da öykü ve mektup türünde denemelerim olmuştu. O zamanlarda Tokat’ta yaşıyorduk. Elime ajandamı ve kalemimi alıp Yeşilırmak’ın kenarına iner, suyun akışını izlerken hayaller kurardım. Bir öykünün ya da başka bir metnin nasıl yazılabileceği üzerine düşünürdüm. Zamanla bu düşüncelerimi yazıya dökmeye başladım. “Bir Şehre Mektuplar” başlığını taşıyan metinler kaleme aldım. Hatta kitabımda yer alan “Balık Avı” adlı öykümü taa o zamanlarda yazmıştım. Yalnız zamanla hayat mücadelem beni farklı bir şehre sürükleyince araya başka şeyler de girdi ve yazmaktan koptum.

NEYYA Edebiyat katılımcılarından biri olmanın sana katkısı ne oldu?

NEYYA Edebiyat içerisinde yer almamın gelişimimde çok önemli bir katkısı oldu. Tamamıyla gönüllülerden oluşan ücretsiz bir atölye olması ve katılımcı arkadaşların edebiyat üretimleri için samimiyetle ve dostane bir şekilde bir araya gelmeleri beni çok etkiledi. Yazdıklarımız üzerine hep birlikte konuşup eleştiriler almamız, edebiyat, sanat ve hayat üzerine birçok arkadaşımızla sohbetlerimiz, yazma sürecimde kendimi geliştirmem için olumlu bir etki yaptı. Türk ve Dünya Edebiyatından pek çok yapıtı inceleyip, onlar üzerine uzun uzadıya konuşmalarımız da okuma ve anlama sürecimin aynı zamanda yazma sürecime de katkısı olduğunu bana gösterdi. Aynı zamanda pazartesi14.com’da üretimlerimizin yayımlanması, yazma konusunda beni motive eden en önemli etkenlerden biri oldu.

“Güvercinler” ilk bireysel kitabın. İçerisinde on altı öykü barındırıyor. Öykü içeriklerine değineceğim ancak ilk olarak kitabın karar verilme ve basılma sürecini senden öğrenebilir miyiz?

NEYYA Edebiyat’la birlikte yazmalara başladıkça dilimi geliştirme imkânı buldum. Yeni öyküleri kaleme aldıkça kendime güvenim gelirken, yazdıklarım çoğalmaya başladı. Ardından ‘ben de bir öykü kitabı yayımlatabilir miyim acaba’ diye düşünmeye başladım. Bu fikrin kafamda olgunlaşmasıyla birlikte hazırlık sürecine girdim. Kitabımda yer alan öykülerin on iki tanesi Pazartesi14.com adlı e-dergide yayımlanmıştı. Ayrıca kaleme aldığım ve üzerinde çok çalıştığım dört tane daha öyküm vardı. Bunlarla birlikte bir dosya oluşturarak yayınevi aramaya başladım. Sosyal medyada gördüğüm bir yayınevine başvurarak yayımlanma sürecine adım atmış oldum. Yaptığımız sözleşme gereği kitabım üç ay içerisinde basıldı. Bütün yasal prosedürü de tamamlandı. Kitabımı elime aldığım zaman sevincimi görmeliydiniz. Mutluluktan uçuyordum. Anlatılması zor, ama güzel bir duyguydu. O heyecanla kitabımı baştan sona yeniden okudum ve iyi bir şey yaptığıma iyice emin oldum.

Kitabının ismi de olan “Güvercinler” on altı öyküden biri. Güvercin, genel olarak barış, huzur, bereket, özgürlük ve duygusal bağları temsil ederken, dinler tarihi açısından da önemli bir yere sahip. Kitap ismi olarak bu öykünün seçilmesinin özel bir nedeni var mı?

Tabii ki var. 10 Ekim 2015’de Ankara Tren Garının önünde ‘barış mitingi’ yapmak üzere bir araya gelen kitlenin içerisinde IŞİD’li teröristlerin patlattığı bombayla birlikte 102 kişi hayatını kaybetmişti. Bu katliamda hayatını kaybedenler arasında benim de sendikacı arkadaşım vardı. Bu katliamın failleri hiçbir zaman ortaya çıkarılmadı ve göstermelik soruşturmalarla geçiştirilerek gündemden düşürülmeye çalışıldı. Hayatını kaybedenlerin ailelerinin ve insan hakları savunucularının hukuk mücadelesi halen devam ediyor, bu nedenle böyle bir öykünün kaleme alınması benim için önemli bir ihtiyaçtı. Katliam sürecini biliyordum, ancak yine de pek çok gazete haberi ve arşivi tarayarak öykümün kurgusunu oluşturabileceğim malzeme topladım. Yoğun bir çalışmanın ardından öyküyü tamamladım.

Öykünün içeriğine baktığımızda 10 Ekim 2015 Ankara Gar saldırısında evlatlarını kaybeden bir annenin ağzından o günleri tekrar üzüntüyle hatırlıyoruz. Öykünün temasına sadece bireysel ve toplumsal travma olarak bakmak yetersiz kalır. Bu konuda ne söylemek istersin?

Kesinlikle haklısın. Bireysel ve toplumsal bir travmanın yanı sıra, devletin bu katliama yol vermesiyle birlikte bir sistem krizine de işaret ediyor. Çocuklarını kaybeden annenin yaşadıkları, bu toplum içerisinde işçi ve emekçi ailelerden gelen herkesin başına gelebilecek bir acı. Yalnız toplumsal duyarlılık dip seviyelerde. Katliamda yakınlarını yitiren ailelerin hukuk mücadelesi yaklaşık on yıldır devam ediyor ve bu ülkede toplumun geniş kesimleri hâlâ bu mücadelenin çok uzağında duruyor. Toplumumuz kutuplaşıp birbirine yabancılaştıkça bu travmayı çok kolay atlatamayacağız gibi geliyor bana. Biatçı kültürün egemen olduğu bir toplum yaratıldı ve bunun keyfini sürüyor bizi yönetenler.

Kitabındaki diğer öykülerde de içsel çatışmalar, kentli köylü yaşamlar, insan ilişkileri gibi temaların ön planda olduğunu gözlemledim. Özellikle bu konuların üzerine eğilmenin bir nedeni var mı?

Öykülerimin bir kısmında daha çok istedikleri yaşamları sürememiş, bir şekilde hayatını kurmuş ama hep yüreğinin bir yerlerinde daha farklı bir yaşamı düşleyen karakterleri anlattım. Halkın içinden gelen ve ekonomik olarak diplerde yaşamalarına karşın yine de insan kalmaya ve yaşama tutunmaya çalışan karakterleri anlatmayı da seviyorum. Ayrıca emek sömürüsüne maruz kalan işçileri, özgürlük düşünü kuran tutsakları, kuran kursunda tecavüze uğrayan çocukları, yoksulluk ve yoksunlukları anlatmayı da toplumsal duyarlılığım gereği sorumluluğum olarak görüyorum. Birkaç temadan çok hangi konuda yazmak istiyorsam o konuya yoğunlaşıp, üretmeye çalıştığımı söyleyebilirim.

Öykülerinde yazar karakterlere de yer vermişsin. Onların sesleriyle yazmanın zorlukları, gözlemin önemi, duyguların yazma sürecindeki yerini okuyor ve anlamaya çalışıyoruz. Hatta “Tünelde” isimli öykünde Sabahattin Ali’yi de okuyoruz. Her yazar aynı zamanda bir öykü karakteridir diyebilir miyiz?

Evet, birkaç öykümde yazar karakterler var. Aslında yaratacağım karakter üzerine düşünüp, çokça vakit geçirdikçe bu karakterler hayatımın önemli bir parçasına dönüşüyor ve yazma sürecimi kolaylaştırıyor. Karakterin dünyasıyla bütünleşmek çok önemli benim için. Çünkü o dünyadan uzaklaşırsam metnin içine dış dünyadan, öyküyle hiçbir ilişkisi olmayan pek çok şeyin gireceğini biliyorum. Bunu da yazarak öğrendim. Tabii ki gözlem de önemli, ancak daha çok gördüklerimizi yorumlayıp onu yazma eylemine dönüştürmek daha da önemli.

Sabahattin Ali, benim için Türk Edebiyatının kilometre taşlarından biridir. Yazdıklarından çok etkilendiğim yazarlardan biri. Bu öyküyü Sabahattin Ali’nin “Duvar” öyküsünden hareketle kaleme almıştım. Atölye çalışmamız kapsamında yazdığım bu öyküde, yazarın kişiliğinin bende bıraktığı etkiyi yansıtmaya çalıştım. “Her yazar bir öykü karakteridir” diyebilmemiz için bizlerin de öykülerini yazacak kalemlere ihtiyaç olduğunu söyleyebilirim.

Kitapta ikinci öykün olan “Eski Günlerdeki Gibi”de bir aşk hikâyesi var. Aşk, edebiyat, sinema ve tiyatro gibi sanat dallarının çokça işlediğin konulardan biri. Senin için aşk, öykündeki gibi belirsizlik midir?

Evet, bu konulara sıklıkla yer veriyorum çünkü hayatımızın önemli bir bölümünü oluşturuyor. Aşk benim için “belirsizlikten” çok yıkıcı ve aynı zamanda yapıcı bir şey. Bu öykünün kurgusu gereği belirsizlik hali öne çıktı daha çok. Her şeyden önce kendi tabularını yıkmayı gerektiren ve insanı değişime zorlayan bir duygu. Bizi bazen kendimiz olmaktan çıkaran, aynı zamanda bu hallerimizi gönüllü kabullendiğimiz, coşkulu bir yoğunlaşma hali.

Son olarak, gelecekte neler yazmayı düşünüyorsun? Yeni projelerin var mı?

Şu anda yaklaşık iki yıldır üzerinde çalıştığım bir öykü dosyam var. İki isim arasında gidip geldiğim bu dosyamı, 2025 yılı başlarında yayımlatmayı düşünüyorum. Aynı zamanda yine yıllar önce yazmaya başladığım ancak bir türlü tamamlayamadığım bir romanım var. Öykü kitabını çıkardıktan sonra romanımın çalışmalarına yoğunlaşmayı düşünüyorum. Ayrıca çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlanan kitap eleştirileri ile denemelerimi de bir kitapta toplamak istiyorum. Şimdilik çıkınımda bunlar var.