John Cheever
Öykü atölyesi çalışmalarımız iki haftada bir yapılmaya devam ediyor. Her ay bir öykü yazarı seçiyoruz. Önce onun öykü evrenini, edebi yaklaşımlarını, hayatını ve yaşadığı dönemi, sonra da seçtiğimiz öykülerini detaylı olarak inceliyor ve kendi öykülerimizi yazıyoruz. Öyküleri analiz ederken göz önünde bulundurduğumuz faktörlerden biri, bizim yazı dünyamıza sağlayacağı katkı. Kasım ayı için Amerika’nın Çehov’u olarak nitelendirilen John Cheever’ı seçtik. Geçen ayın yazarı Tomris Uyar’ın sevdiği ve çevirilerini yaptığı bir yazar aynı zamanda. Cheever’ın Amerikan rüyasındaki gedikleri gösteren öyküleri, genel insanlık durumlarını, insanlar arasındaki ilişkileri dilsel ve psikolojik bir derinlikle veriyor. Şimdiye kadar Yüzücü ve Komodin öykülerini inceledik. Yüzücü’de metaforlara odaklandık. Komodin’de ise şimdiki zaman ve geçmiş arasındaki geçişler, eşya ve travma ilişkisi üzerine odaklanarak yazma çalışmaları yaptık. Önümüzdeki hafta iki öyküsünü daha ele alacağız.
“Özyıkımcılığın içe işlemeye başlayan ilk belirtisi bir kum taneciğinden farksızdır. Bir baş ağrısı, önemsiz bir sindirim bozukluğu, bir parmağın mikrop kapmasıdır. Yine de siz 8.20 trenini kaçırır, kredi vaatlerinin tartışılacağı toplantıya gecikirsiniz. Öğle yemeğinde buluştuğunuz eski dost, ansızın sabrınızı taşırır; ona hoş görünmek için fazladan üç kokteyl içersiniz, artık günün ne tadı tuzu kalmıştır, ne anlamı, ne önemi. Güne yeni bir amaç, biraz gündelik kazandırma çabasıyla kokteyllerde çok içer, çok konuşur, birinin karısına asılır, saçma sapan olmadık bir şey yaptıktan sonra da ertesi sabah, ölsem daha iyi duygusuyla uyanırsınız. Ama bu cehennemin dibini nasıl boyladığınızı geriye doğru sararken başlangıçtaki o kum taneciğinden başka bir şey bulamazsınız.” (John Cheever’ın güncesinden)
John Cheever (1912-1982) Massachusetts’te doğdu. Babası ayakkabıcılık işiyle uğraşıyordu. Annesi hayır işleri ile ilgilenen bir cemiyet kadınıydı. 1922’de ailesi maddi açıdan çok iyi durumdaydı ve satın aldıkları Viktoria döneminden kalma büyük bir evde yaşamaktaydılar. Cheever anılarında anne ve babasının ilgisizliğinden söz eder. Babası, Cheever doğduğunda 50 yaşındaydı ve yedi yaş büyüğü olan abisi Fred ile daha çok ilgileniyordu. Anne ve babası bir çocuk daha istemiyorlardı, akıllarında kürtaj geçmişti. Yazarın eserlerinde istenmeyen çocuk motifine rastlanır.
Çocukluğunda hikâye anlatma konusunda yetenekliydi, kendine bir fantezi dünyası yaratmıştı. Arkadaşlarına kukla gösterisi yapar, hikâyeler anlatırdı. Söyleşilerinde hikâyelerin öneminden bahseder, çocukluğuna dair ilk anılarının kitap okumayla ilgili olduğunu söyler. Büyükannesi ona devamlı kitap okurmuş. Cheever on bir yaşında iken, yazar olmak istediğini söyledi. Yazmak Cheever üzerinde tedavi edici bir etki yaratıyordu ama genel anlamda edebiyat ve sanat onun için sıkıntılardan kaçma yolu değildi, onun için sanat kendini ve hayatı anlama kaynağıydı. İzcilik kampına giderek doğayla, arkadaşlarıyla vakit geçirdiği çocukluk dönemi sonrası, 1928 yılında ABD’de borsa krizi görülür. Ailenin işleri kötüleşmeye başlar. 1930’da işlerini ve evlerini kaybederler. Ekonomik nedenler ve anne babasının sorunlu evlilikleri nedeniyle mutsuz bir ergenlik geçirdi. Babası işini kaybettikten sonra annesi hediyelik eşya dükkanı açtı. O dönem için cesaret verici bir şeydi bir kadının iş kurup çalışması. Okulda annesi çalışan tek öğrenciydi. Cheever on yedi yaşında akademiden atıldı. Cheever okuldan atılma hikâyesini öyküleştirdi ve ulusal çapta önemli bir dergide bu öykü yayımlandı. Bu dönemde abisi Fred ile Boston’da iki yıl yaşadı. Fred’i hem abi, hem arkadaş, hem anne babası gibi gördü. Tüm yaşamları boyunca çok yakınlardı. Bazı kaynaklarda bu yakınlığın rahatsız edici boyutları olduğu söylenir. New York yazarların şehriydi, yazar olmak isteyen Cheever Boston’dan New York’a taşınır. Burada abisinin yardımıyla dört yüz dönüm yeşil bir alanda kurulan ve genç yetenekli yazarların kolonisi olarak adlandırılan Yaddo’da yer bulmayı başarır. Genç yazarlar bir süre Yaddo’da konaklayıp özgür bir çalışma olanağı buluyorlardı. Cheever hayatı boyunca sık sık buraya geldi. Yolu Yaddo’dan geçen diğer ünlü kişiler: Saul Bellow, James Baldwin, Truman Capote, Patricia Highsmith, Slvia Plath.
İlk romanı Wapshot Chronicle büyük ölçüde otobiyografikti. Eseri anne babası öldükten sonra 1957’de tamamlayıp yayımlayabildi. Hem çok iyi satılan bir romandı hem de ulusal kitap ödülünü kazandı, 6 yıl sonra bu romanın devamı niteliğinde Wapshot Skandalı’nı yazdı. 1969’da üçüncü romanı Bullet Park’ı yazdı. Cheever orta yaşa geldiğinde büyük bir başarı sahibi olmuştu. Hem iyi para kazanıyor hem o döneme kadar eksik olan özgüveni yerine geliyordu. Bu dönemde eşi ve üç çocuğu ile bir banliyöde güzel bir evde yaşadı. Cheever’in öyküleri çoğunlukla bu banliyö hayatının etkili ve incelikli bir anlatımını içerir.
Aslında mutlu görünse de yaşamında derin problemlerin olduğu arka plan vardı. Bu problemlerin en kötüsü alkol bağımlısı olmasıydı. Reçeteli sakinleştirici ilaçlar bu sorunu arttırdı. Alkol bağımlılığı öyle boyuta geldi ki hem yaşamını hem yazarlığını etkiledi. 1970’lerin başında bir yazar olarak önemini kaybetmeye başladı. Kitapları tükendi ve New Yorker Dergisi pek çok hikâyesini reddetti. Bazı eleştirmenler onu geçmiş dönemin yazarı olarak adlandırmaya başladılar. 1975’te dibe vurduğunda, Fred onu rehabilitasyon merkezine yatırdı. Tedavi olumlu sonuç verdi. Daha sonra yazar 63 yaşında tam anlamıyla geri dönüş yaptı. 1977’de başyapıtı olarak kabul edilen Falcooner isimli romanını çıkardı. Roman büyük başarı sağladı. Bu dönemde Cheever bu romanın kahramanı gibi, saklamaya çalıştıkları ve endişeleri konusunda daha açık olmayı başardı. Örneğin eşcinsellik ya da biseksüellik konusunda. Daha önce bu konuyu eserlerinde basmakalıp anlatmasına rağmen Falcooner’da konuyu ele alış biçiminde daha özgürleştiği görüldü. O zamana kadar beş ciltten oluşan öyküler yayımlamıştı. Bunların arasından 61 tanesini seçti ve bu seçki John Cheever öyküleri başlığıyla kitap oldu. 1978’de çıkan bu kitapla yazar Pulitzer ödülü kazandı. Sonra kitap eleştirmenleri tarafından verilen önemli bir ödülün sahibi oldu. 1982’de kısa bir roman yazdı; Sanki Cennetti Görünen, bu roman çıktıktan birkaç hafta sonra New York’taki evinde kanser nedeniyle yaşamını yitirdi. Ölümünden sonra oğlu tarafından mektupları toplanıp kitaplaştı. 1991’de yazarın günlükleri kitaplaştırıldı. Bu yazıları, eşcinsellik, aldatma ve alkol bağımlılığı gibi geri planda tutmaya çalıştıklarıyla Cheever’ın hayatı boyunca kendini nasıl hırplaladığını gözler önüne serdi.
Cheever’ın öykülerinin çoğu New Yorker ve diğer önemli dergilerde yayımlandı. Öyküleri çoğunlukla Manhattan ve Manhattan’ın banliyölerinde yaşayan orta sınıf karakterlerin günlük yaşamlarını konu almıştır. Sosyal yaşama ait detaylar çok önem taşır ve incelik içeren bir sembolizme rastlanır. Yazarın derinlemesine ele aldığı temalar arasında suçluluk, umutsuzluk, merhamet, kefaret ve Amerikan üst orta sınıfın ahlaki açıdan eksikliği dikkat çeker. Banliyölerin Çehov’u ya da Amerika’nın Çehov’u olarak nitelendirilir. Çehov gibi Cheever da karakterlerinin hayatındaki dram ve hüznü yakalar ve ustalıkla sergiler. Kimi eleştirmenler onun öykülerin orta sınıf yaşamlarını hicveden öyküler olarak küçümsemişlerdir. Ancak bu öykülerdeki psikolojik ve dilsel derinliğin değeri sonradan daha iyi anlaşılmıştır.
Cheever yüzyılın en değerli Amerikan öykü yazarlarından biri olarak kabul edilir. Çağdaşı John Updike şunu söylemiştir: “John Cheever sıklıkla banliyö yaşamının yazarı olarak nitelendirmiştir. Pek çok yazar bu konuyu ele alsa da yalnızca Cheever buradan bir arketip yaratmayı başarmıştır.” Cheever’ın eserlerinde alkolik iş adamları ve eşleri ile yaşadıkları çelişkiler, sorunlara sıkça rastlanır. Erkek karakterler kendilerini yiyip bitirirler. Yazar, mutsuzluklarını maskelemeye çalışırken mutlu görünmeye çalışan bu karakterlerin çabalarının beyhudeliğini vurgular. Bu erkekler sonunda hem ruhsal hem fiziksel anlamda kaçısı başarırlar. Yazar öykülerini otobiyografik kabul etmese de öykülerinde yaşamından kesitlere rastlanır. Duygusal iniş çıkışları, kişisel takıntıları, alkol bağımlılığı, biseksüellik, özgüven eksikliği, problemli evlilikler ve öteki olma duygusu öykülerinde görülür.
Ayşegül Gezgin

Teşekkürler Ayşegül, eline sağlık.
Yorum yanlış yazıya gitti. Özür
Sözcükler olmasaydı insan denilen yaratık doğasından hiç kopmazdı belki de