Vahit Nevhiz Işıl’ın anısına
Rayları bile sökülmüş eski tren yolunun altında, şehrin merkezindeki mahallelerde oturacak bir ev bulamamış, fazla önemsenmeyen insanların katliama uğramış şeftali ağaçlarının geriye bıraktığı topraklarda yeni evler yapmaları ile oluşmuş bir gecekondu mahallesiydi Alemdar. 50’li yıllarda yeşilliğin içine gömülmüş bu seyrek evlerden oluşan mahallede oturanlar, paraları az olduğu için bu evlerde yaşadıklarını kendilerine pek hatırlatmak istemezler, yatakta kendilerinin kentin en zengininden bile daha mutlu olduklarını düşünmeye çalışarak uyurlardı.
Geceleri köpek havlamalarını, bazı bölgelerine yakın olan kanalın tabakhanelerden getirdiği siyah bir su ile bedavaya iğrenç bir koku yaymasını, çok yağmur yağdığında evlerin bodrumlarına dolan su içinde odunlarının yüzmesini bile severdi mahalle halkı. Yukarıda eski tren yolunun önündeki duraktan bindikleri belediye otobüsü ile şehre gider, bunu da dünya seyahatine çıkmış birinin gözlerinden görerek yaşayıp, birbirlerine tekrar tekrar ballandırarak anlatırlardı.
Meşe palamutunu, böğürtleni, tütün tarlalarını, çalılıkları; söğüt, kavak, erik ve ayva ağaçlarını ilk kez burada görmüş, evin duvarının hemen yanında fışkıran otlar ile sekiz yaşımda burada tanışmıştım. Aralarında uzun boşluklar olan evlere elimizde gemici feneri ile kışları misafirliğe gider, yere oturtulan komşu çocukları ile birlikte lodosun uğultusunun daha da artıp artmayacağını tartışırdık. Saatlerimiz yoktu, zamanı güneş ışığından ve bizim eve biraz uzak camiden sesi gelen akşam ezanından anlardık.
Evimizin belki de en değerli aracı, bizden daha zenginlerin evlerinde gördüğüm radyolar kadar büyük olmasa da Nevtron marka radyomuzdu. Büyükler o kocaman radyoların Alman malı radyolar olduğunu söylerlerdi. Evin oturma odasında belki de bizim erişemememiz için camın bittiği tavana yakın bir yere yapılan bir rafın üstüne yerleştirilmiş olan Nevtron, yukarıdan ve kibirli kibirli bize bakardı. Kibir bizler için kötü bir günahtı ama ne de olsa Almandı Nevtron. Anneme Nevtron’un kibirli olup olmadığını sorduğumuzda, “Gururlanma padişahım senden büyük Allah var” derdi bize.
Evin kedisi Duman ise bahçede tulumbanın orada geziniyor olsa da radyonun sesini duyar duymaz koşar, radyonun çaldığı odaya gelirdi. Duman’ın türküleri mi yoksa Batı müziğini mi sevdiği evde tartışılan bir konuydu. Sonraları ben büyüdükten sonra o kibirli Nevtron aşağıya komodinin üstüne inmek zorunda kalmış, hemen hemen Duman’ın komodinin kapısına ayaklarını dayayarak ona bakabileceği bir düzeye inmişti.
Annem haşlanmış ciğerden başka bir şey yemediği için Duman’ın asil olduğunu sanırdı. Bana göre ise Alman Nevtron çok daha asildi Duman’a göre. Annem bu düşüncesinin haklılığını, sonraları Duman ölüp ölüsünü bize göstermediğinde, “Ben size bu kedi asil diye demiştim. Ölüsünü bile bize göstermedi” diye anlatmıştı. Bana göre Alman Nevtron yaptıkları ile hiç övünmüyor, Duman gibi fare yakalayıp getirip önümüze atmıyordu. Duman fare yakaladığında onu bize, “Bakın ben ne yaptım” dercesine gösterir, adeta ona teşekkür etmemizi beklerdi. Annem ise hemen maşa ile fareyi alıp çöpe atar, “Aferin sana oğlum” diye onu severdi. Nevtron ise düğmesini açmadığımızda suskun suskun hep olanı biteni seyrederdi.
Nevtron’un bu sesleri nereden nasıl toplayıp bize getirdiğine şaşar, hele ilkokula giderken çocuk şarkıları çalan Nevtron’a ağzı açık bakardım. Uzaktan bu şarkıları ne kadar yüksek sesle çalarsa çalsınlar bize seslerin çok uzak şehirlerden, yabancı ülkelerden erişmesi olacak iş değildi. Evin kedisi Duman’ın da bu seslerin bize ulaşmasına çok şaştığını ama bize konuşamadığı için anlatamadığını düşünürdüm.
Duman’ın Nevtron’u kıskandığı düşüncesini ilk ortaya atan kardeşimdi. Duman’ın, nerede olduğunu bilmediğimiz Portofino’yu anlatan “I found my love in Portofino” şarkısını mı, yoksa Yurttan Sesler Korosunu mu daha çok sevdiği konusunu birkaç kez kardeşimle tartışmış ama anlamlı bir sonuca varamamıştık. Kardeşim Duman’ın şarkı söyleyemediği ve konuşamadığı için Nevtron’u kıskandığını düşünürdü. Güya Duman bir kez nasılsa komodinin üstüne çıkıp Nevtron’u oradan itmeye çalışmışmış… Duman Nevtron’a dik dik baktığında elektrik kesilip Nevtron susmak zorunda kalıyormuş… Bir kez de güya Duman radyonun fişini çekmeyi başarmış filan.
Bizim evin yakınına yeni yapılan bir evde yaşayan komşu kadın bize her geldiğinde, köyde annesinin radyoyu açmasını isteyen çobana, “İçindeki adamlar çok yoruldular, şimdi uyuyorlar” diye radyoyu açmadığını; şehirden aldıkları ile radyo yapan bir köylüyü de jandarmanın tutukladığını anlatırdı. Kadına bir kez onların köydeki radyolarının da Alman olup olmadığını sormuş, kadından, “Bilmem ki…” yanıtını alarak annemi sinirlendirmiştim.
Yıllar hızla geçti, Nevtron eve televizyon geldiğinde bir kenara konuldu. Sonra Nevtron’a ne olduğunu ise hiç bilmiyorum. Duman’ı unuttuğumuz gibi Nevtron’u da unutmuştuk. İnanılır gibi değildi ama Alemdar’daki 1958 model tek katlı, beyaz badanalı evimiz zamanın getirdiği yıpranma her ne olursa olsun hala ayakta ve içinde şimdi Suriyeli bir aile yaşıyor.
Nevtron bana ondan dinlediğim Beatles şarkıları ile gitar çalmayı öğrenip, bu yolla para kazanmanın yolunu açmıştı. Bu kadar vefasız olmamalıydım ama daha da tuhafı yakın zamanda Nevtron’un Alman olmadığını öğrenmem oldu. 1913’te İstanbul’da doğan Vahit Nevhiz Işıl, İzmir Erkek Lisesi’nden mezun olmuş, Münih Maximillan Üniversitesi Kimya Fakültesi’ne girmiş orada doktora da yapmış ilk girişimcilerimizden biriydi. 1951 yılında İstanbul’da Nevtron markasıyla ‘ilk Türk Radyosu’nu üretmiş. Sonraları Alman SABA ve Siemens’le ortaklık yaparak televizyon da üretmeyi başarmıştı. İşin içine yine biraz Almanlık girmişti galiba. 1988’de ise yabancılarla rekabet edemeyip sanayiden çekilmişti Vahit Nevhiz Işıl. Şimdilerde benim Nevtron’a olan vefasızlığımın, toplumun Nevtron’un babasına olan vefasızlığından çok daha farklı bir şey olmadığını düşünüyorum.
Necmi Gürsakal
