Ellerini önlüğüne kurulayıp bana doğru uzattı, eğilip öptüm, beni yanaklarımdan öptü, yorgun, buruşuk yüzünün teri yüzüme bulaştı, çaktırmadan sildim.
– Kusura bakma, şirketten ayrılamadım, çok yoğunduk… Sen otur, bundan sonrasını ben yaparım.
– Hazıra kondun yine, masa bile kuruldu. Gamze koşturdu her şeye, biraz önce çıktı, kuaföre gitti, saçını taratacak, gelir birazdan. Serap da mezeleri evinden getirecek. Yine işi gelinlere yıktın. Bari kabak tatlısını yapsaydın.
– Hiç aklıma gelmedi vallahi, arayıp söyleseydin yapardım.
Başladı sitemlere, fırsat kollar her zaman. Ona göre, tek kızının kendisine hiç benzememesi hayatın en büyük kazığı.
Oysa ailenin birliği tantanasına sırf onun hatırı için katlanıyorum. Oldum olası sevgililer, doğum, anne babalar gününü ve en çok da şu yılbaşı kutlamalarını sevemedim gitti. Evdeki kadınların günler öncesinden hazırlamaya başladıkları yemeklerin tıka basa doldurulan tabaklardan mideye indirilmesi, masa başında çekilen fotoğraflardaki mutluluk pozları, falan filan. Yeni eski fotoğraf albümleri halen evin kitaplığında, bütün aile bir araya geldiğimizde burnumun taa ucuna sokuyorlar. Fotoğraflarda hepsinin gözleri, ağızları, burun delikleri sonuna kadar açılmış mutluluktan, bir kahkaha tufanı. Ne var bu kadar sevinecek! Benim kırık, yarım yamalak, tedirgin gülümseyişim göze batıyor.
Yeryüzündeki gelmiş geçmiş bütün aileler gibi benim ailem de özel günlerde pek sahtekârca davranır. Bilmez miyim gelinlerinin mezeleri, tatlıları, salataları söylene söylene yaptıklarını. Annem, oflaya puflaya mutfak köşelerinde kaybettiği gençliğine ağlamanın lüzumsuz olduğunu pekâlâ bildiğinden, geçmişine methiyeler düzüyor. Onun gibi temizlik, yemek, alışveriş üçgeninin karanlık dehlizinde heba olup gideyim istiyor.
– Pilavın tadına tuzuna bir bakıver. İki kilo pirinçten yaptım, siz geleceksiniz diye.
Hasret, şüphe ve korku dolu sordu;
– Torunum geliyor değil mi?
– Gelecek tabii ki.
– Babası arabayla mı alıp gelecek?
– Hayır, Çağla okuldan çıkınca metroya binecek. Öyle daha kolay gelir.
Bademli pilavı bu kadar güzel yapan bir annenin öleceği güne uzun yıllar var bence.
– Kaçta gelir Çağla?
– Akşam 6-7 gibi burada olur. Sınava hazırlanıyor bu sene,
– İyi iyi, sıkı çalışsın derslerine, doktor olur inşallah. Sen hiç çalışmazdın.
Başladık gene.
– Mimar oldum ya anne, ne güzel işte, övün kızınla biraz.
– Bir kitap kapağı açmadan mezun oldun. Anlamadım zaten, ne biçim iş bu. Bak ağabeylerin şirketlerini kurdular, sen elin yanında çalışıyorsun. Aman küçükken belliydi; oğlanlarım hep ders çalışır evden çıkmazlardı, annelerine çekmişler, ben de hiç adım atmazdım evden, beğenmezdim mahalledekileri. Sen içeri girmezdin, önüne gelenle arkadaş olurdun…
Benimle hesaplaşmadan göçüp gitmeye niyeti yok anlaşılan. Mutfak masasındaki baklava kutusu gözüme çarpıyor. Can havli ile atılıyorum;
– Bunu da yemek masasına götüreyim mi?
– Aa, söylemeyi unuttum, sabah Teslime geldi. O getirmiş, güzel değildir, kötü yerden almıştır. Kapıcıya indiririm yarın. Teslime, kızına iş arıyormuş. Sana selam söyledi. Sizin orada elemana ihtiyaç olursa haber ver istersen.
– Nereden mezunmuş ki?
– Ne bileyim, mimar olacak değil ya iki yıllık bir okuldan mezundur, telefona falan bakar. Aman ya da boş ver hiç başına bela etme, zaten kendi de kanser olmuş ya! Kız otursun anasına baksın.
Ahmet Amca’nın üvey, Döndü’nün öz kızı Teslime çocukluk arkadaşımdı. Bizim evin bahçesindeki müştemilatı kiralamışlardı. Babam, onlar taşındıktan birkaç gün sonra Döndü’nün dansöz, Ahmet’in de işsiz güçsüz ikinci koca olduğunu öğrenince evi verdiğine vereceğine pişman olmuştu. Fakat onun her zaman söylediği gibi “Döndü namuslu kızcağızdı, kader kurbanı zavallıcıktı, ekmeğinin peşindeydi” “Ahmet, karıncayı incitmez, saf bir adamdı” Yine de bütün mahallenin dikkati üvey babadaydı. Hele Teslime’ye yan gözle baksın gününü gösterirlerdi.
Teslime ile ne çok oyun oynardık. Ahmet Amca bahçede bizim için salıncak veya evcilik çadırı kurardı.
Annem, küçülen giysilerimi Teslime’ye verir, güzel bir yemek yapınca onu da çağırırdı. Fakat benim onların evine gitmem yasaktı. Söze dökülmeyen onlarca yasaktan biri… Her şeye rağmen o sıcak yaz gününe kadar en yakın arkadaşımdı, Teslime. O günden sonra ise bir daha onunla hiç oynamadım.
O gün, annem, ağabeylerim öğlen uykusuna yatmışlar, ben uyumayıp evden sıvışmıştım. Teslimelerin kapısını çaldım.
– Gelsene bahçede oynayalım.
– Yemek yiyecektim, bitirinceye kadar bizde bekle, hemen yerim.
– Giremem annem kızar.
– Ama ben sizin eve hep geliyorum.
İçeriden Ahmet Amca seslendi;
– Kara kız, buyur yemek yiyelim.
Çekinerek girdim. Kendini beğenmişlik, burnu büyüklük yapmamak için kabul etmiştim bu daveti. Uzattıkları mindere oturdum, ilk kez yer sofrası görüyordum. Ortada kocaman bir tencere içinde annemin sabah Teslime’ye bahçeden toplattığı baklalar vardı.
– Teslime şu baklaları toplayıver.
– Teslime şu bahçeyi süpürüver.
– Şu çiçeklere bir su tutuver. Aferin sana, üstünü ıslatma ama!
– Ekmek alıver, benim kızı göndersem bir saatte gelmez şimdi, hadi sen bir koşu git gel.
Bütün ayak işlerini yaptırırdı kızcağıza, ama annemin hakkını yemeyeyim karşılığında hep bir şey verirdi. Baklaları toplayınca yarısını onlara vermişti. Ben bakla sevmezdim, köfte ve patatesten başka bir şey yemezdim.
Teslime ve babası o kadar ısrar ettiler ki dayanamadım yedim. Yoğurtlu baklanın tadı hâlâ damağımdadır. Yer sofrasında oturmak, Ahmet Amca’nın pişirdiği baklaları aynı kaptan kapış kapış yemek çok mutlu etmişti beni.
Meğer bu arada annem uyanmış, beni evde bulamamış ve telaşlanmış, bahçeden sesi işitiliyordu.
Teslime pencereyi açıp seslendi;
– Gülcan Teyze, Yasemin burada, yemek yiyoruz.
Annem bir hışımla sofranın ortasında belirdi, ensemden tuttuğu gibi evimize götürdü. O günden sonra bir daha oynamadım Teslime ile. Çok küçüktüm, annem adına özür de dileyemedim. Onları her gördüğümde yüzümde kırık dökük, yarım yamalak, tedirgin bir gülümseme ile geçtim yanlarından. Birkaç ay sonra Ahmet Amca yeni yapılan komşu apartmana kapıcı oldu, kira vermeden orada yıllarca oturdular.
– Perdeleri çek artık kızım, akşam oldu.
– Kar yağıyor. Bu gece tutar.
Yanıma geldi, pencereden dışarıyı seyrettik. Kar zarafetle uçuşuyordu.
“Sokakta kalanların, evsiz barksızların, kedi köpeğin Allah yardımcıları olsun’’ diye dua etti. Duvardaki saate baktı.
– Ağabeylerin gelir birazdan çorbanın altını yak bari, ısınsın.
Salona geçti, koltuğuna oturdu. Kedimiz Osman kucağına zıpladı. İkisinin de içleri geçti. Beyaz, minik, sevimliydiler.
Kapı zili çaldı, gelen büyük oğluydu. Ondan sonra her zil sesi ile annemin küçük oğlu, damadı, gelinleri, torunları sırayla geldiler. Annemin koltukları kabardıkça kabardı onların öpücükleri, sevgi dolu iltifatları karşısında.
En son kızım Çağla çaldı zili. Kapıyı açtığımda kardan adama benziyordu.
– Donuyorum, anne donuyorum, çok üşüdüm.
– Çıkar üstünü ısınırsın şimdi. Hadi çabuk sofraya oturuyoruz.
O an fark ettim paltosu yoktu. Nerede olduğunu sordum.
– Bu soğukta üstünde sadece ince bir hırka vardı. Kucağında bebeği ile. Paltomu…
– Ne yaptın sen? Paltonu niye veriyorsun? Elin yabancısına! Onlar senden benden zengin, devlet bakıyor onlara!
Salondan konuşma sesleri geliyordu, annem neşe doluydu:
– Hindi fırına zor sığdı.
Ayşenur Baran
