ARAFTA DÜET

Eziyet ettiğiniz birisinden daha sonra yardım istemek nasıl bir duygu yaratır sizde?

Dünyada bir ilki gerçekleştiren iki yazarın kitabıyla buluşmak bana iyi geldi. Biri cezaevinde diğeri dışarıda iki yazardan söz ediyorum. Selahattin Demirtaş ve Yiğit Bener.

Yiğit Bener “Arafta Düet” kitabının doğuşunu anlatırken şu cümleyi kullanır; “Satranç oynar gibi yazdık” ardından “Selahattin Demirtaş’ın cezaevinden firarı edebiyatla oluyor” diyerek söyleyeceklerini tamamlar. (Bianet)

Arafta Düet kitabı, iki sanatçının/müzisyenin ortak yapımı olarak raflardaki yerini almış bulunuyor. Cennet ile cehennem arasındaki geçiş bölgesidir, Araf. 

Roman boyunca geçmişle geleceğe ışık tutan zorlu bir düetle karşı karşıya kalınıyor.

Romanın kahramanları olan iki emeklinin; Tümgeneral Ayvaz ve Avukat Sinan’ın karşılaşmasını anlatırlar. Aslında birbirine düşman iki karakterdir bu kişiler. General Ayvaz 12 Eylül işkencecilerinden biri olarak bilinir. Sinan da ondan nasibini almış solcu genç bir adam.

Her ikisinin de daha sonra yaşadıkları, iç dünyalarında fırtınalara neden olmuştur. Romanın ilerleyen sayfalarında yıllar sonra tesadüfi olarak bir araya gelen ikiliden, Sinan işkenceciyi tanır ama general onu anımsamakta zorlanır.

Yaşamın cilvesi Ayvaz’ı avukat Sinan’dan yardım istemeye sürükler.

Hamit Ergüven


ÇILGIN PALMİYELER

Faulkner’ın, “Çılgın Palmiyeler” ve “Irmak Baba” başlıklı bölümlerini dönüşümlü olarak sıraladığı iki uzun öyküden oluşan romanı için yaptığı açıklama ilk önce eleştirmenler tarafından çok yadırganır. Anlatım yöntemini yapay, anlamsız ve başarısız bulurlar. Oysa Faulkner’ın amacı, okuyucunun iki ayrı öyküyü tek bir roman gibi okumasını, karşılaştırma yoluyla olaylar ve kişiler arasında birtakım bağlar kurabilmesini sağlamaktır.

Ancak Faulkner 1950 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü kazanınca, Çılgın Palmiyeler romanı tasarladığı şekliyle yayınlanır.

Romanın “Çılgın Palmiyeler” bölümleri bir aşk hikâyesini anlatır. Harry ile Charlotte aşklarını hayal ettikleri gibi yaşayabilmek için çetin bir yolculuğa çıkarlar. Bu süreçte kahramanlarımız epeyce hırpalanırlar. Kentten kente yolculuk ederken her türlü toplumsal baskıya direnmeye çalışırlar.

Romanın “Irmak Baba” bölümünde ise kahramanımız Uzun Boylu Mahkûmdur, bir adı yoktur. On sekiz yaşındayken okuduğu yazarlardan etkilenir ve tren soymaya kalkar. Sevdiği kız için yaptığı soygunda yakalanır. Cezasını çekmeye devam ederken Mississippi Nehri taşar. Mahkûmlar selde zor durumda kalanları kurtarmak için görevlendirilir. Hamile bir kadın için kayık verilen isimsiz mahkûm kahramanımız, kaçmayı düşünmeden görevi yerine getirmek için canla başla çalışır.

Muhsin Başaldı


ARSIZ HAYAT

Edebiyat yolculuğuna dergicilik ile başlayıp, öykü yazarlığı, editörlük, yayın yönetmenliği ile sürdüren Aysel Karaca’nın ilk romanı Arsız Hayat, Edebiyatist Yayınevi tarafından Ekim ayında okura sunuldu. Bir dönem verdiği Yazarlık Atölyesi derslerinden NEYYA Edebiyat’ın da tanıdığı Aysel Karaca, Panzehir Dergi ve Akademi’de editörlük ve hocalık yapmaya devam ediyor.

Bilge Karasu’nun Avından El Alan öyküsünden epigraflarla ilerleyen romanın kişileri kentli, eğitimli orta sınıftan seçilmiş. Karasu’nun öyküsünde olduğu gibi kahramanlar sevgi, tutku, ölüm, kaybetme, ihanet, hayal kırıklığı ve yaşama sevinci ile dolup taşan yaşam denizinin sularında yol alıyorlar. Kimi zaman hırçın dalgalarla boğuşarak sonunda kıyıya varıyorlar, kimi zaman da kayalıklara çarpıp parçalanarak dağılıyorlar, bazen sakinliğinde dinlenip arınarak huzur buldukları da oluyor.

Dokuz farklı roman kişisinin kendi isimleri başlığında anlatılarına yer verilen romanın olay örgüsünün sonunda çember her biri için özenle kapatılıyor. Bunlardan anti kahraman diyebileceğimiz Akif’in tam on üç bölümü var. Serbest dolaylı anlatıcı tarafından aktarılan 280 sayfalık roman farklı katmanlara sahip akıcı dili ve sağlam olay örgüsü sayesinde rahatça okunuyor. Bulmaca çözer tarzda zihin cimnastiği gerektiren satırların farklı bir okumayı mümkün kılması da kitabı zevkli kılan bir başka boyut. Üç mevsimde geçenleri geriye dönüşlerle roman kişileri üzerinden anlatan bir dönem romanı da aynı zamanda.

Yazarın, Viktor Emil Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı adlı kitabının ilk sayfasındaki neden intihar etmiyorsunuz sorusu etrafında varoluşsal sohbetlerde yaşamı tartıştırdığı üç roman kişisi var. Akif, “İnsan kendini nasıl da bile isteye zincirliyor dünyaya” cümlesinde kendi gerçekliğiyle yüz yüze geliyor, Erdinç: “Yaşamdaki hayal kırıklıklarının temel sebebi gereksiz anlam arayışı, şunun şurasında hepimiz hayvandık, yemekten ve güvenlikten başka bir şeye kafa yormak anlamsızdı.” Derken, aynı kitabı okuyan Aslı ise “Hayatta kalma şansını arttıracak olan tutunduğunuz şey, tutamak.” Diyor.

Yazar hakikat arayışıyla ilgili büyük hayal kırıklığı içindeki Güliz’e Alman Şair Rilke’nin genç şairlere yazdığı mektuptaki dizeleri işaret ediyor; kalbinde çözülmeden kalan her şey için sabırlı ol. Cevapları şimdi arama. Şu anda cevaplar sana verilemez, çünkü henüz onlarla yaşayamazsın. Benliğinizi bulma yolculuğunda içinizdeki sesi duymaya çalışırken bilinçaltınızda egonun erişemeyeceği bir yerde olduğunu hissetmek… Doğaya yakınlaşmak yolunuzu kısaltır.

Rüyalar da var romanın katmanları arasında. Aslı’nın evinden ayrıldığında parktaki bankta uyuya kaldığında gördüğü uzun rüya. Geyiklerin konuştuğu, atların koştuğu, yolunu kaybettiği ve sonra ateş hareli aslandan çam ağacı üzerindeki tarla kuşunun bulunduğu tepeye tırmanması, kuşa kavuşması. Kırmızı ayakkabılar ile ilgili olanlar da. Virginia Woolf’un Dalgalar‘ında kaybolmak da.

Tüm roman aşka dair olmasa da, Peter’in söylediği şu satırlar farklı bir boyut katıyor: “Sizin dilinizde aşk, Arapça kökenli bir kelime bilirsin. Sarmaşık sözcüğünden türemiş. Dolandığı her ağacın canına okur. Kimse kendisi değildir aşıkken.”

Romanın sonunda Adamo’nun her yerde kar var şarkısını yüreklerinden dile getiren çiftlerin arkasından uzun uzun bakan kişi gözlerindeki yaşlarla köprü başında ona el eden kıza doğru bakıyor.

Ursula K. Le Guin’in dediği gibi: Gözlerimiz açıldı “sonra” herhalde, çünkü onu gördük. An’ı gördük. An bir ışık noktasıdır. Karanlıkta olsun bütün ışık alanında olsun, an küçüktür ve hareket eder, ama hızlı değil. Ve “sonra” da gider.

Işık Demirtaş