Komşularla vedalaşmak için bayram gününden daha iyi bir zaman olamaz, diye düşündü Tuğçe. Bayram günlerinde, bu küçük yazlık sitede, küs olmayan yaşlı teyzeleri ve tek tük kalan kocalarını, sitenin ortasında bulunan havuzun etrafında bir evden diğerine geçerek komşuculuk oynarken görebilirdiniz. Önce en yaşlılara gidilir, sonra yaşlı ve daha az yaşlı olan grup birbirine gidip gelirdi. Herkes verandasından birbirinin evini görebildiği için trafik hiç karışmazdı. Evlerde, ikramlık kahve ve likör, yanında kuruyemiş tabağı, meyve tabağı, beyaz veya roze şarap (buzlu servis edilir), bazen özel bir pastaneden alınmış özel bir pasta, bazen cin tonik ve viski olurdu. Sitede oturanların sürekli yüksekliğinden şikayet ettiği ezan sesi de olmasa, Los Angeles’ta olduğunuzu düşünebilirdiniz —ya da Nice’te.
“Hiçbir şey yememişsin,” dedi Tuğçe’nin annesi. Havuza bakan taraftaki verandada, kahvaltı masasındaydılar. Havuz suyu durgun, havuzun etrafı tertemizdi. Güneşli bir bayram sabahıydı —ola ki Şeker Bayramı. Hangi bayram olduğunun bir önemi yoktu; çünkü her bayram aynı ritüel tekrarlanırdı bu sitede. Tuğçe, güne kendi ritüeli olan filtre kahve ile başlamış, pilates ile devam etmiş, ardından annesine göre hiçbir şey olan yulaf lapasından yemişti. Birazdan bayram ritüeline uygun bir şekilde komşu ziyaretlerini yapacak ve sonunda bu siteden taşınacaktı. Sofrayı nasılsa bakıcı toplar diye kalkıp içeri girdi, salonun ortasında duran bavulların birinin içinden beyaz brode elbisesini çekip çıkardı, merdivenlerden bir nefeste yukarı çıkıp genç kızlık odasında hazırlandı. Aynaya baktı, gözlerinin içi parladı; burnu küçük, elmacık kemikleri çıkık, dudakları dolgun, güzel bir kadındı Tuğçe. Uzun siyah saçları genç kızlığındaki kadar gür olmasa da boya istemiyordu hâlâ. Kafasını aşağı atıp saçlarını iki eliyle iyice kabarttı, son bir allık rötuşu yapıp merdivenlerden birer ikişer atlayarak aşağı indi. Annesi çoktan salondaki yatağına geçmiş, elinde TV kumandası, sabah programlarına bakıyordu. Tuğçe, “Çıktım ben, baaay,” diyerek kendini dışarı attı; evlerinin önündeki mis gibi zakkum kokusunu içine çekerek havuzun karşı köşesine doğru seyirtti.
İlk durağı, sitenin en yaşlısı olan Şükran Hanım Teyze’ydi. Giyinmiş, süslenmiş, verandada oturmuş, gün boyu gelecek olan konuklarını bekliyordu. Tuğçe’nin geldiğini görünce ayağa kalktı. “Ne güzel,” dedi Tuğçe; “annemden 20 yaş büyüktür ama hâlâ yürüyebiliyor.” Öpüşmek için yaklaşınca yüzünü yakından gördü ve şaşkınlıkla, “Bu yaşta botoks oluyor muydu?” diye sordu. Şükran Hanım Teyze güldü, Bravo Pastanesi’nden aldığı çikolata kutusunu uzattı; Tuğçe “Sizi görmeye geldim, 5 dakika oturup kalkacağım, çok sağolun,” diyerek kibarca geri çevirdi. Şükran Hanım, bu sefer içeri gidip kahve ve nane likörü ile geri döndü. “Annen nasıl, kocan nasıl?” diyerek sohbeti başlattı. Tuğçe likörü bir dikişte bitirip kahvesini yudumlarken, annesinin pek iyi olmadığını, babasının vefatından sonra kendini çok saldığını, artık evden hiç çıkmadığını ama bakıcısının ona çok iyi baktığını söyledi. Kocasının ise Prag’da iş toplantısında olduğunu, sürekli çalıştığını, fırsat bulursa bayramın son günü geleceğini anlattı. Şükran Hanım Teyze de iyiydi; annesinin aksine o, kocası öldükten sonra çiçek gibi açılanlardan olmuş, her yerini pırlantalarla donatmış, her fırsatta yurtdışı gezilerine, cruise’lara katılmış, kocasının hayattayken harcamaya kıyamadığı her bir kuruşu tek tek yiyip bitirmişti. Şimdi iki emekli maaşıyla yaşamaya çalışıyordu ama o yemesin de torunları mı yesindi, hem onların daha yiyecek çok zamanı vardı; kendisininse malum, sayılı günü kalmıştı. Tuğçe, “Kaldı mı gidemediğiniz bir yer Şükran Teyzeciğim?” diye sordu. Şükran Hanım Teyze güldü. Tuğçe daha sonra ziyaretinin asıl amacını anlattı. Bu sitedeki yazlığı satıp annesine, kendisine yakın, düz ayak bir ev alacaktı; böylece aklı annesinde kalmayacaktı; gözünü açtığı bu siteden ayrılmak onlar için de çok zor olacaktı ancak annesinin durumu da iyiye gitmiyordu. Şükran Hanım Teyze, annesinin çok takmamasını ve gezmeye başlamasını, kocasının da çok çalışmamasını ve Tuğçe’yle birlikte gezmeye başlamasını, önerdi. Tuğçe güldü.
Oradan kalkınca havuzun kenarında köpeğini dolaştıran Filiz Hanım’ı gördü. Sitede kimsenin konuşmadığı, Tuğçe’nin selam verdiği zaman en az yarım saat diline esir düştüğü için artık uzaktan gördüğünde yön değiştirdiği Filiz Hanım’dan bu kez kaçamadı. Filiz Hanım her zamanki gibi, aşırı başarılı, çok yetenekli, süper çalışkan ve dahi kızı Neslihan’ın ne kadar zengin olduğunu anlattı. Çalışarak atlanamayacak sınıf yoktu. Kendisi de ta nerelerden gelmişti buralara. Tek başına hiç durmadan uğraşmış didinmiş, evini arabasını almış, alnının akıyla oturuyordu yazlığında. Tuğçe bir milyonuncu kez çalışmanın erdemleri ile ilgili vaaz dinlemek istemediği için bir noktada Filiz Hanım’ın lafını kesip “Ben de size uğrayacaktım vedalaşmak için,” dedi. Filiz Hanım bir an durdu. Tuğçe bu duraklamanın çok uzun sürmeyeceğini bildiği için hızlıca annesinin durumunu ve ev meselesini anlattı. Nitekim, yazlığı satacağını söyleyince Filiz Hanım tekrar sazı eline aldı: “İyi ki satıyorsunuz,” dedi. “Sami beyler kiraya verdiler, görsen ne hallere düştük,” diyerek bu kez de yarım saat kiracıların ne kadar avam olduğunu, bu siteye hiç yakışmadıklarını, bütün çocukları ve torunlarıyla 15 kişi bir eve doluştuklarını, mangal yaptıklarını, kiracıların mangal yapmasının yasaklanması gerektiğini, havuzu kirlettiklerini, çok gürültü yaptıklarını anlattı da anlattı. Tuğçe yakaladığı ilk nefes arasında, işleri olduğu için gitmesi gerektiğini söyledi. Bu kez “iş” kelimesini duyunca Filiz Hanım, Tuğçe’nin marka işini sordu. Tuğçe kendi markasını çıkaracaktı, ne olmuştu; düğün elbisesini kendisinin tasarlaması takdire şayandı, keşke devam etseydi, marka işinde çok para vardı, para demişken “Çok güzel cevizli baklavam var, ben köpeği gezdirdikten sonra uğra da ye biraz; bir deri bir kemik kalmışsın,” deyince Tuğçe “Sağol Filiz Abla, annem bekliyor,” dedi. Bu kez Filiz Hanım üstelemedi, ne de olsa baklavası çok kıymetliydi. Vedalaşırken birbirlerinin aile üyelerine çok selamlarını ilettiler ve usulen yaz bitmeden görüşme sözü verdiler.
Tuğçe’nin sıradaki durağı Irmaklar’dı; fakat havuza kaçan Efe’nin arkasından koşan Serdar Bey’i görünce rotasını değiştirmek zorunda kaldı. Serdar Bey elini sallayarak seslendi: “Tuğçeciğim hoşgeldin, ne güzel bir sürpriz yapmışsın, annen çok sevinmiştir; gelsene Serap Ablan da görsün seni,” diyerek verandada oturan Serap Hanım’ı işaret etti. Serap Hanım, Serdar Bey’e nereden-çıkardın-şimdi-işimiz-başımızdan-aşkın-zaten bakışını fırlattı ama el sallayarak Tuğçe’yi davet etti. Tuğçe istemeye istemeye geçti, oturdu. Serap Hanım’ın yine, yeniden çocuk-yapmak-sonsuz-derecede-önemlidir-zaar konuşmasını dinleyecekti; buna dayanmak için biraz alkol hiç fena olmazdı. Neyse ki bu evde alkol problemi yoktu. Daha öğlen olmadan şaraplar açılmış, kadehler oyuncaklarla birlikte etrafa saçılmıştı. Serap Hanım, Tuğçe’ye buzlu beyaz şarap ikram etti ve elinde kadehi ile hitabesine başladı: Çocuklu hayat çok güzeldi, onlar olmadan hayat geçmezdi, evin neşesiydi, altın topuydu, kızları Sergül iki çocuk yapmıştı, üçüncüyü de yapsındı, Serap Hanım bakardı, bakardı tabii ama Sergül annesine hiç iş bırakmıyordu ki… çok iyi bir anne olmuştu, her şeyi dört dörtlük yapıyordu, çocuklarını organik besliyor, asla şeker yedirmiyordu, her şeyin en doğalını yapıyordu, küçüğü de Amerika’da normal doğurmuştu, Tuğçe de daha fazla yaşlanmadan yapsa iyi olurdu, hem çocuk kocayı da eve bağlardı, sahi ne zaman doğurmayı planlıyordu… derken Sergül elinde kocaman bir şapka ve güneş kremi ile verandaya çıkıp havuzda oynayan Efe’ye doğru koşmaya başladı. Bir taraftan da babasına kızıyor, “Bu saatte havuza sokmayın demiştim, iç mekan aktiviteleri için liste vermiştim, yarım saat oyalayamadınız, bebeği de emziremedim bir rahat,” diyerek Efe’yi havuzdan çıkarıp kreme boğdu. Efe, kafasında tabak şeklinde bir şapkayla Japon animelerinden fırlamış gibi bembeyaz yüzünün ortasında iki boncuk gözüyle Tuğçe Ablasına baktı; ancak Tuğçe ne yapacağını bilemeyerek korkuyla kafasını çevirdi. Masada duran şarap şişesinden bir kadeh daha koyup hızlıca içti, içtikçe rahatlayıp kendisine koyduğu sınırları gevşeterek çocuklar için hazırlanmış organik fındık, organik papaya ve organik mangodan atıştırmaya başladı. Artık Serap Hanım konuştukça “Maşallah”ları diziyor, “Sayenizde Ser- ismi tüm yeryüzüne yayılacak,” diye kendince komik espriler yapıyordu. Serdar Bey torunuyla kızını havuz başında bırakıp yanlarına geldiğinde; Tuğçe, ev ve annesi ile ilgili planlarını anlattı. Serdar Bey “Tüh, kötü olmuş, sizi özleyeceğiz,” derken Serap Hanım “Ama-çocuğun-yanı-annesi-annesinin-yanı-çocuğudur; çok doğru bir karar vermişsiniz güzel kızım,” sözleriyle Tuğçe’yi uğurladı.
Irmaklar’a geçerken, havuzun kenarı çocukların oyuncakları, deniz gözlükleri, çeşitli ebatlarda su topları ve su silahları ile dolmuş, havuz suyu minik minik dalgalanmıştı. Genellikle sitenin küçük çocukları ve onların yüzme hocalarının girdiği havuza Tuğçe de arada girerdi ama bugün canı deniz çekmişti. Fakat komşularla yaptığı dakikalarca konuşmadan sonra üzerine bir yorgunluk çöktü. Aslında ihtiyacı olan şey, pembe flamingosunun üstünde hiç hareket etmeden havuz keyfi yapmaktı. Geçen yaz çocukların şişme havuz oyuncaklarına heves etmiş, eşi Cenk’e kocaman pembe bir flamingo aldırmıştı. Onunla havuzun üstünde kendini çok mutlu hissediyordu. Çocukken de babasının şişirdiği deniz yatağıyla havuzda dolaşmaya bayılırdı. Irmak’la ikisi saatlerce deniz yatağına biner, “havuzdan en son kim çıkacak” oynarlardı. Babası da saatlerce onun havuzdan çıkmasını bekler, pembe havlusuna sarıp sarmalayıp eve götürürdü. Belki eski günlerdeki gibi yine havuza gireriz Irmak’la diye düşündü. Irmaklara vardığında evin kapalı olduğunu gördü. Köpekleri bile yoktu. Bayram gününde hangi sefil Türkiye’de kalırdı ki zaten. Taşınma işi olmasa, o da Cenk’le Prag’daki iş toplantısına giderdi kesin, ama bir an önce ev meselesini halletmeliydi. Vedalaşma işine son verip eve dönmeyi istiyordu fakat Dilek Ablasına uğramadan olmazdı. Ailelerinde özel bir yeri vardı; zor zamanlarında babası ona çok yardım etmiş, annesi hep yanında durmuştu.
Dilek Ablasını her zamanki yerinde buldu. Elinde kitabıyla bahçedeki şezlonguna uzanmış yatıyordu. Çok bilgili, çok akıllı, kendi ayaklarının üzerinde duran, ayrıksı bir kadındı Dilek. Tuğçe’yi görünce ayağa kalktı, sarıldı. “Canım benim, başına gelenleri duyunca çok üzüldüm, daha iyi misin?” diye sordu.
“Başıma gelenler mi?” dedi Tuğçe. “Aaa evet annemi taşıyacağım, çok zor yürüyor artık, bana yakın düz ayak bir eve yerleştireceğim. Ben de onun için gelmiştim, vedalaşmaya.”
“Tabii, onu da duydum, hayırlısı olsun. Diğer meseleyi de sakın kafana takma canım. Sana yaptıklarından sonra, yol ver gitsin. Bak ben de boşandım, ilk başta çok zor gelmişti ama şimdi hayatımda verdiğim en doğru karar diyorum. Ne diye ömrümü tüketecekmişim hayırsızın biri için. Değmez, hiçbirine değmez. Önemli olan sensin bir tanem, gerisi…” derken Tuğçe atıldı:
“Yok öyle bir şey Dilek Abla, Prag’da şirket toplantısında, o yüzden gelmedi Cenk. İşlerini ayarlayabilirse bayramın son günü gelecek.”
“Peki…” dedi Dilek “Dur ben sana bir cin tonik hazırlayayım da boşver Cenk’i, senden konuşalım, sen nasılsın, neler hissediyorsun, anlat…” diyerek içeri gitti.
Tuğçe bir an önce eve gidip bavullarını alıp bu siteden gitmek istiyordu. Ama belki de bir cin tonik içimlik bekleyebilirdi. Bu son kadehi de içip hemen toparlanmaya başlayacaktı. Cenk geldiği zaman da mutfağı kapatırlar, sonra emlakçıyla konuşup taşırlardı annesini. Dilek, elinde iki bardak cin tonikle döndüğünde, Tuğçe camdan yansımasına bakıyordu, karnı biraz şişmişti sanki. “Aman canım bayramda içmeyeceğim de ne zaman içeceğim, sonra nasılsa yüzer eritirim,” dedi kendi kendine. Dilek “nane ve salatalık kendi bahçemden, komşular kızıyor, köylü işi buluyorlar ama kokusundan anlayacaksın, dalından yeni koparılmış gibisi var mı!” diyerek ikram etti cin tonikleri. Sonra sordu da sordu. Tuğçe, Dilek’in okuduğu 3-5 psikoloji kitabıyla kendisini psikoterapist sanmasına daha fazla katlanmak istemediği için elindeki kadehi hızla bitirdi ve taze nane ve salatalığa övgüler düzerek oradan ayrıldı.
Eve giderken ayağı havuz kenarında unutulmuş bir gözlüğe takıldı. Az kalsın düşecekken Asuman Hanım tuttu, kolundan çekti. “Tuğçeciğim iyi misin, gel sana bir kahve yapayım,” dedi. Tuğçe, Asuman Hanımları unutmuştu. Çok iyi bir kadıncağızdı ama oğlu Tolga için aynı şeyi söyleyemezdi. Lisedeyken Tuğçe’yle sadece bir yaz çıkmışlardı fakat çocuk yapışıp kalmıştı. Evlenmesine rağmen hiç vazgeçmemiş, her fırsatta annesiyle haber gönderip durmuştu. “Tolga evde mi?” diye sordu. Tolga yoktu, kız arkadaşıyla birlikte “son moda Yunan adası Zakintos”a gitmişti. Geçen bayram da Sakız Adası’na gitmişlerdi, çok güzel sakız likörü getirmişti, mutlaka tadına bakmalıydı Tuğçe.
“Fazla vaktim yok, annemi taşımaya geldim ama iki dakika oturayım” diyerek Tolgaların verandasına geçti. Asuman Hanım’ın sakız likörü ile başlayıp, sakızlı lor kurabiyesi ve lor peynirli Tire böreği ile devam eden ikramları boyunca oturdu. Asuman Hanım’ın konuşmaları sanki havuzun dibinden geliyor gibiydi, çok takip edemedi. En son yolluk olarak Tolga’nın kız arkadaşının memleketinden getirdiği özel votka şişesinin dibini gördüğünde “Kalkayım artık, annem bekliyor” dedi. Ayağa kalktığında başı döner gibi oldu ama toparladı. Kibarca Tolga’ya ve kız arkadaşına selamlarını iletti.
Havuz suyu iyice dalgalanmıştı. Kim bilir, deniz ne haldedir diye düşündü. Babası olsaydı ne kadar dalga olursa olsun farketmezdi. Suratını kamçılayacak kadar şiddetli bile olsa, onunla yumuşar, yanağını okşar gibi gelirdi dalgalar. Cenk de tam gidecek zamanı bulmuştu; babası olsa bayramda asla ailesini yalnız bırakmaz, hatta komşularla bayramlaşmadan yurtdışına gitmeyi ayıp sayardı. Havuz kenarında unutulmuş oyuncaklar boyunca söylene söylene eve yürüdü. Burada hiç arkadaşı kalmamıştı. Herkes çiftler halinde yurtdışına uçmuş, Tolga bile kız arkadaş yapmış —ya da belki de almıştır, neyse— her bayram başka bir yere gidiyordu. Bu sitede artık sadece yaşlılar kalmıştı. Kendini çok yalnız hissediyordu. Denize gidecek halde değildi. Eşya toplamaya da mecali kalmamıştı. Pembe flamingosunu çıkarıp biraz havuz keyfi yapacaktı. Dinlenmeye ihtiyacı vardı. Eve geldiğinde kahvaltının hâlâ toplanmamış olduğunu gördü. Tam salak bakıcı kesin telefona dalmıştır, diye düşünürken bakıcıyı gönderdiği aklına geldi. İçeri girdiğinde annesi hâlâ elinde kumandasıyla yatağında yatıyor, bu kez bir yarışma programına bakıyordu. Salonun ortasına yığılmış bavulları gördü. Hepsi de kendisine aitti. Annesini taşımak için değil yanına yerleşmek için geldiğini hatırladı. “Yetti artık!” diye bağıracak oldu, vazgeçti. İçi şiştikçe şişti. Hırsla pembe flamingosunu aldı ve kendini dışarı attı. Havuza doğru koşarken flamingonun gövdesi evin girişindeki zakkumun yaprağına takıldı ve sönmeye başladı. “Fıss” sesi Tuğçe’nin kulağından girdi ve midesinden çıktı. Sabahtan beri yediği içtiği ne var ne yoksa flamingonun üstüne çıkardı. Kusunca rahatladı. Elinde boynu bükük, gövdesi sönük flamingosuyla havuzun kenarına gitti. Flamingonun henüz sönmemiş olan suratındaki ‘her şeye rağmen gülümsemesi’ni alıp yüzüne taktı ve kendini suya bıraktı.
Evren Bay Şengül
