Haziran’da başlayan NEYYA kalemleriyle söyleşi dizimizin 2024 yılının son konuğu sevgili Işın Güner Tuzcular.

Işın Güner Tuzcular Ankara doğumlu. TED Ankara Kolejini bitirdikten sonra Boğaziçi Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden mezun oldu. Çeşitli kurumlarda araştırmacı ve yönetici olarak çalıştı. Pazartesi14 dergisi yazarlarından olan Işın Güner Tuzcular ayrıca çeviri ve blog yazarlığına da devam ediyor. Türkiye Yazarlar Sendikası Yönetim kurulunda görev alıyor.

2020 yılında Cumba Öykü Yarışmasında Balat isimli öyküsü ile mansiyon ödülü aldı. Öyküleri; Kirpi, Kurşunkalem, Meluşa, Sancı, Kibele gibi dergilerde ve fanzinlerde yayınlandı. Yirmi kadar ortak kitap projesinde yer aldı. İlk öykü kitabı “Zaman İçinde Bir Yerde”yle okurla buluştu. İkinci öykü kitabı “Aynada Kimse Yok” Liman Yayınevi tarafından basıldı. Halen Nükhet Eren Yaratıcı Yazarlık Atölyesi (NEYYA) üyesi olan Tuzcular, atölye bünyesinde yazarlık dersleri de veriyor.

Işın Güner Tuzcular’la ikinci öykü kitabı ve çalışmaları üzerine görüştük.

Işın merhaba. Öncelikle “Aynada Kimse Yok” kitabını tebrik ederiz. Kitabını konuşmaya geçmeden önce, seni bir bibliyofil olarak tanımlayabilir miyiz?

Kitap okumayı çok severim, edebiyattan konuşmayı da ama bibliyofil olmak başka bir şey. Johann Wolfgang von Goethe, “İki ömrüm olsun isterdim; biri yaşamak, diğeri okumak için.” demiş. Ben de istediğim kadar okuyamamaktan şikayetçiyim. Hayatı da seviyorum, gezmeyi, ailemle birlikte olmayı, arkadaşlarımı, başka sanat dalları ile ilgilenmeyi. O nedenle çok istesem de henüz bir bibliyofil değilim.

Sosyal medyada ve blogumda mahlasım Bibliopola, yani kitapçı. Kitap satmak değil, kitapla haşır neşir olmak olarak düşünürüm bu kelimeyi. Bana uyduğunu da düşünürüm.

NEYYA Edebiyat’ın yazı hayatındaki yeri ve etkisi nedir?

Yazı maceram 25 yaşındayken Filipin merkezli Asian Sources dergisine Türk ekonomisi ve ürünleri hakkında yazdığım araştırma ve haber yazıları ile başladı, uzun yıllar ekonomi, pazarlama gibi konularda yazdım. NEYYA’da içimdeki edebiyatçı ortaya çıktı. Sevgili Ayşegül Ayman’ın atölyesinde öykü yazmaya başladım, bu nedenle NEYYA’nın yeri bende başka. Gönüllülük ilkesiyle kurulmuş ücretsiz bir atölye olması beni etkilemişti. Kurucumuz, hocam Nükhet Eren’in edebiyat bakışını, vizyonunu seviyorum, beni bazen zorluyor, daha çok okuyorum, daha farklı yazıyorum. Onunla çalışmak her zaman çok besleyici, geliştirici. Ayrıca sürekli proje üretmemizi, Türk ve Dünya edebiyatından önemli eserler okumayı, arkadaşlarla sohbet etmeyi çok seviyorum. Ana meselesi edebiyat olan bir grubun içinde var olmak hoşuma gidiyor. Bireysel biri değilim, daha çok kolektif bir amaç için çalışmayı severim, o nedenle NEYYA üyesi olmaktan çok mutluyum.

İlk kitap heyecanını üzerinden atmış bir yazar olarak ikinci kitap çalışmaların ve sürecinden biraz bahseder misin?

İlk kitabımı yayınlamak çok zor oldu, bazı yayınevleri ile sorunlar yaşadım. Pes etmedim. Üç yıl kadar sürdü ilk kitabım için mücadelem. Şimdi hem yayın sektörünü daha iyi tanıyorum hem de kendimi, ikinci kitabın hazırlanması ve basımı çok daha rahat ve hızlı gelişti.

Ben öykü kitaplarımda bir ana tema belirleyip o temaya uygun öyküleri seçiyorum. İlk kitabımda zaman kavramı ana temaydı. Aslında ikinci kitabı İstanbul öykülerinden oluşturacağım derken, öykülerimde en önemli metaforlardan biri ayna olduğundan, aynamdan yansıyan İstanbul öykülerini kitabıma almayı düşündüm. Çoğunluğu son bir ya da iki yıl içinde yazılan öyküler, bir öyküm dışında hepsi kısa. Üretken biriyim, öyküler, denemeler, anlatılar epey bir malzeme biriktirmişim, kitaba aldığım öyküleri çok titizlikle seçtim. Birbirinden hem farklı öyküler olsun hem de ana konuyu ve birbirlerini tamamlasınlar istedim. Uzun öykülerimden çok kısa ama çok katmanlı öykülerime yer verdim kitabımda.

“Aynada Kimse Yok” yirmi dört kısa öyküden oluşuyor. İsmi okuduğumda ilk aklıma gelen Lacan oldu. Ayna, Lacan’ın tüm çalışmalarının özelinde önemli bir referans diyebiliriz. Ancak yine metafor olarak da önemli bir sembol ayna. Senin aynan hangisi?

Lacan okurum ve severim, öykülerimde de psikolojik öğeler kullanırım ama benim aynam hem bir kamera hem de sosyolojik ögeler, dil oyunları içeren bir ayna, bellek öyküleri tüm öykülerim. Pandemi döneminde Amerikan Wesleyan Üniversitesinden çevrimiçi modern-postmodern dersleri aldım, 18.yüzyıl edebiyatı, felsefesi ile başlayıp 21.yüzyıla geldik. Bu dersler edebiyata bakışımı da etkiledi. Özellikle Wittgenstein, Foucault, Adorno… Öykülerimde bu çalışmanın izleri yadsınamaz.

Bellek yazdığım için Nobel ödüllü ekonomist ve psikolog Daniel Kahneman’ın bellek çalışmalarından da çok yararlandım.

Aynam tam bir postmodern ayna: hepsi ve hiçbiri.

Kitabının ilk öyküsünden son öyküsüne kadar, ana karakterler adeta bir gezgin gibi. Sadece mekânsal değil, aynı zamanda zamansal olarak da bir gezintinin içinde olma halleri var. Bu durum kitapta bulduğum en önemli bütünsellik. Bu konuda ne söylemek istersin?

“Bellek yazarı halı dokur gibi zamanı dokur” tanımını çok seviyorum. Bir insanın “hatırlama” yolculuğu, aynı zamanda yaşanılan zamanın ve dünyanın hafızasından süzülenlerdir. Mekansal, zamansal tüm o geziler farklı bellekleri yansıtmama yarıyor. Kitabımda Pera Palas gibi önemli tarihi binaların belleği olduğu kadar şimdilerin çok ünlü bir restoranında yenilen altına bulanmış etlerin satıldığı mekânın da belleği var. Hem geçmişe hem de şimdiye ayna tutmak istedim.

Öykülerinde disiplinler arası etkileşim de dikkat çeken diğer unsur. Özellikle mekânların ağırlıklı olarak mekruh, yorgun, tarihsel önemi olan ve yenilenmiş binalar olmasıyla tarihsel bilgiler iyi harmanlanmış. Elbette karakterlerin iç dünyasıyla mekânların uyumu da göz ardı edilemez. Bu açıdan senin yazın dünyanda diğer disiplinlerin yeri nedir?

Öykülerimi yazarken çok araştırma yapıyorum. Semtlerin, binaların tarihi, orada geçmiş olaylar, yaşayan kişilere ilişkin geniş bir arşiv taraması yapıyorum, tarih zaten çok ilgimi çeker. Resim sanatı, klasik müzik, rock müzik de ilgi alanlarım arasında. Öykülerimde bir tablo ve müzik parçası genelde kurguya farklı derinlikler verir. Bu kitabımda özellikle müzik ve eski müzisyenler çok yer aldı.

Kurgu yaparken karakterin ruhsal durumunu da iyi işlemeye çalışırım, psikoloji ile ilgili de çok kitap okuyorum.

Benim yazılarım okumalarım, araştırmalarım sonucu çıkar. Okuyucular öykülerimi düz okuyabilir ama daha meraklı okurlar derin okumalar yapabilir. İki okur grubuna da hitap eden öyküler var “Aynada Kimse Yok”ta.

Mitoloji pek çok kurguda karşımıza çıkıyor. Bugünün kentli kahramanlarıyla mitolojik kahramanlar zaman zaman karşı karşıya geliyor, hatta birlikte varoluşu sorguladıkları oluyor. Yazar olarak, kişisel dünyanda mitoloji nasıl bir yere sahip?

İlkokuldaydım, annem kısaltılmış mitoloji kitapları almıştı bana: Gılgamış, Hint mitolojileri, Yunan mitolojisi… Büyülendiğimi hatırlıyorum. O zamandan beri mitoloji ile ilişkim hiç kesilmedi. Bir de Yalçın Sadak’tan üç yıl sanat tarihi dersi aldım, birçok tabloyu yorumlarken mitolojik bilgi gerekiyor, bilgilerimi tazeledim bu çalışmalarda. Müze gezmeyi çok severim, mitoloji bilgimi arttırdığım yerler müzeler. NEYYA’da da üç yıldır mitolojik kitaplar okuyoruz, örneğin Gılgamış’ı üçüncü ya da dördüncü okumam oldu NEYYA’da çalışmamız. Humbaba özellikle ilgimi çeken bir karakter bu destanda. Yunan mitolojisindeki Medusa da bu kitabımda yer verdiğim bir mitolojik karakter. Pazartesi14’te yayınlanan bir öykümde Apollon, Afrodit ve Hefaistos bir AVM’deler örneğin. Mitolojiyi güne taşımayı evet seviyorum. Bu aralar da Kartaca Kraliçesi Dido ile ilgili okumalar yapıyorum. Bir Dido öyküsü yolda.

Öykülerinde Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Murakami, T.S. Eliot, Agatha Christie, Edip Cansever gibi önemli edebiyatçıların kâh isimlerini anmışsın kâh sözlerine yer vermişsin. Sana ilham veren yazarlar olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu durum biraz da onlara saygı duruşu olarak yorumlanabilir mi?

T.S. Eliot rahmetli annemin çok sevdiği bir şair, Robert Kolej ve Amerikan Dili Edebiyatı mezunuydu annem. Kendisi de şiir yazardı ve Eliot onun tutkusuydu. Lisedeyken beraber şiirlerinden dizeler çevirirdik, o nedenle Eliot kemiklerime işlemiş benim. Murakami’yi çok severim, her kitabını okudum, hakkında yazılar yazdım. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın tüm eserlerini NEYYA’da okuduk, yazdığı her şeyi çok seviyorum ama öyküleri ve sanat yazıları tekrar tekrar okuduğum metinler. Peyami Safa’dan etkilendiğimi pek sanmıyorum aslında, öykülerimde onun izini bulman ilginç. Ayrıca Baudelaire, Emily Dickinson, Ursula Le Guin de çok etkilendiğim, yazılarımda yansımaları olan yazarlar.

Türk edebiyatında kendini konumlandırmak istediğin bir yer var mı?

Yenilikçi, deneysel bir dili olan bellek yazarı olmak ana hedefim. Meta-modernist akım da beni çok ilgilendiriyor ama yeni akımlara, yeni söylemlere açığım. Wittgenstein’ın dediği gibi “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.”

Disiplinler, mekânlar, kuramlar ve sorgulamalar arasındaki kitabınla okuyucu ve takipçilerine iletmek istediğin mesaj nedir?

Mesaj vermeyi düşünmeden yazıyorum ben. Anılar, hafıza, bellek, kent belleği konularında yazdığım için belleklere ayna tutuyorum genelde. Öykülerimi okurken okurun da kendi belleğinin derinliklerine inmesi, kapalı kapıları açması ana amacım. Unutmak bence yok olmak ve hatırlamak en büyük direniş.

Son olarak, gelecekte neler yazmayı düşünüyorsun? Yeni projelerin var mı?

Bir roman taslağım var, üzerinde çalışıyorum ama uzun dönemli bir proje. Kitabımın son öyküsünü ki kitaba adını veren öykü de bu öykü, uzatıp novella yapmak istiyorum. Sonbahara kısmet olursa Mısır’a gideceğiz, öykümü o geziden sonra ele alacağım.

Bu aralar bilinç akışı, çoklu anlatı, serbest dolaylı anlatıcı, zaman sıçraması vs. çalışıyorum, ilginç öyküler çıkıyor. NEYYA’da geçen dönem çalıştığımız Joyce Carol Oates de beni etkiledi, bazı üçüncü sayfa haberlerinden öykü yazmaya başladım. Marmaray’da sessizce intihar eden genç kızlar, eşi tarafından kelebekler vadisinde uçurumdan atılan kadınlar… Olaylar dehşete düşürücü ve olayın dilin önüne geçmemesi gerek, o nedenle farklı yumuşak bir dil kullanıp şiddeti satırlara yedirmeye çalışıyorum. Hem öykü hem şiir yazıyorum bu konuda. İlginç çalışmalar oluyor. Projeler bende bitmez. Hep düşünür, yazarım.