On dört yaşımda ilk turneye çıktığımda anneme telefonda otellerin, “alacakaranlık soslu yalnızlık sığınakları” olduğunu söylemiştim, o da bunu şarkı yapmamı önermişti. Ama olmadı keşke ben de, “Eylül geldiğinde beni uyandır” gibi bir şarkı yapabilseydim. Otelleri sevmem, bazen sosları da berbat oluyor. Ne bileyim o sırada annemin babamdan ayrılıp başka biriyle yaşadığını.
Otel odalarının duvarlarında mutlu ve mutsuz anılarınız, hayal kırıklıklarınız siyah-beyaz filmler gibi dönüp dururlar. Sabaha kadar uğuldar odalar. Otellerde bazen San Sebastian Cheesecake bile bulunmaz, size bilmem ne verelim derler. Beyninizde dolaşan sinsi kutup tilkilerinin kuyruklarını görmeden otel odasında çıkar garson, bazen utana sıkıla kızı için bir imza ister o kadar.
Şimdi otelin önünde mum yakanlardan hiçbiri, otel odalarında saklı mini barlar ile uzun uzadıya konuşmamıştır. Mini barların içine, hayatınızın gerisinin saklanmış olduğunu genç yaşlarda kimse bilmez. Mini barların planları otel odalarında kapı arkalarına asılı değildir. Turnelerde yalnızlığınızı mini barlara sokularak atlatabileceğinizi düşünüp mini barın kollarında uyursunuz. Üçüncü katın balkonundan ambulans seslerinin duyulup duyulmayacağını da bu odalarda kimse düşünmez. Minibüsle dolaşıp denize taş attığımız videodaki gibi hep mutlu olduğumuzu sanırlar.
Alacakaranlık kuşağı gibidir otel odaları, en has ifritleri içinde barındırır, besler, büyütür. Oda servisleri ile önünüze gelen soğuk sandviçler bile bunlardan habersizdirler. Genç kızların şarkılarına ağladığı pop gruplarında şarkı söyleyenlerin sorunlarını ise bunlar hiç anlamazlar. Bir gün bana bir soğuk sandviç, “Dünyada bu kadar aç çocuk varken bir de sana mı üzülelim şimdi” demişti. Elinizde tuttuğunuz buz gibi her şey erir, dağılır buralarda.
Şarkının, “Ay saçlarında kırılıyor” dediğim yeri için çıldırabileceğini söyleyen bir kızla tanışmıştım bir keresinde bir otelde. Biz otelin mutfağından gizlice dışarı çıkmaya çalışırken annesi ile karşıma çıkmıştı. Yalnızlık sığınaklarının en güvenli köşeleri bile bizler için hep tehlikeliydi.
Artık büyüdüm, evlendim, çocuğum oldu ama hâlâ otel odalarındaki mini barların insafına kalmış, kızların gençlik rüyalarının hızla yaşlanan bir kurbanıyım ben. Tören ne zaman bilmiyorum. Otel odaları çok daha soğuk, çok daha acımasız şimdi. Tüm yorganlar, tüm battaniyeler, şampuanlar, havlular alacakaranlığa sarılmış beni bekliyor. Bunları şirkete anlatsam hemen, “Alacakaranlık Kuşağı Oteli” adlı bir şarkı ve video yapmaya kalkarlar.
Babama telefon açıyorum, cevap yok. Yeni karısı da onu aldatıyor mu bilmiyorum. Annem ile iki yıldan beri konuşmuyoruz. Cevap vermez ama yine de bir deneyeyim. Karım geçenlerde telefonda bana bir daha asla on dört, on beş yaşımdaki başarılı günlerime dönemeyeceğimi söyledi. Pink Floyd’un şarkısındaki gibi ‘rahatça uyuşmuş’ bir şekilde onu dinledim. O sırada Santana’nın, ‘Dayanacak kimse yok’ şarkısı dönüyordu kulaklarımda.
Yağmur başladı dışarıda, akşam karanlığı çöküyor Arjantin’de. Tören yaklaşıyor galiba. Odamın alacakaranlığı, üçüncü kat balkonundan aşağı sarkmaya başladı. O stadyumları inlettiğimiz günlerimde olsam, “Katil mini bar” diye bir şarkı yapardım. Yalnızlığım beynimdeki tüm ifritleri peşime takıp odanın içinde beni kovalamaya başladı bile. Ambulansların sirenleri çok yakınımda. Bir defa daha babamı arıyorum, yine cevap yok. Annem mesaj atmış, kutuplarda buzdan bir otelde kalıyormuş. Kendine iyi bak diyor bana.
Bir sandalye ile mini barı ve televizyonu parçalıyorum. Oda kapımın önündeki otel personeli, polis çağırmaktan söz ediyor. Otelin önündeki caddede mum ve çiçek satmaya başladı birileri. Ne kadar anım varsa hepsini tutuşturuyorum buz kovasını cama fırlatıp. Ağzı, burnu dağılmış mini bar arkamdan sırıtıyor bana, babama, “Keşke burada olsan!” diye bağırıyorum. Aşağıda biriken kalabalığın uğultusu odama kadar geliyor. Kızlar ve genç erkekler ellerinde mumlar ve çiçeklerle üçüncü katın balkonuna bakıyorlar. Acımasız otel odalarını arkamda bırakıp balkona doğru koşuyorum. Tören çoktan başlamış bile…
Necmi Gürsakal
