Yirmi yaşındaydım ve o zamanlar kendimle ilgili anlatacak çok fazla şeyim vardı. Bir kez intiharı denemiştim, aşıktım ve akşamları şarap içip eserekli konuşurdum. O günleri anlatsam, geçmişin beni içine almasından korkuyorum. Bu yüzden de eskisi kadar geveze biri değilim ama konuşabilsek ne iyi olurdu. O günleri yad eder, yeni bir şişe şarap açarız, aşklara ağlar, hayatta oluşumuza dönüp tekrar bakarız. Yapar mıyız sahiden? “Şimdi” dediğimiz zaman dilimi öyle kaplıyor ki zihnimin her yerini hafızamdan yirmi yaşımı çekip alabilir miydim? Anlatabilir miydim o zamanları? Şimdiyi anlatmak bile çok zor, anlatılacak bir şey de yok belki de. Artık alkol pek kullanmıyorum ve aşık da olamıyorum. Kalbim yerine midem alevleniyor son zamanlarda. Sindiremediğim her şeyden uzak duruyorum. Yemekler, insanlar ve diyaloglar… Zihnimin içine kurduğum mahkeme salonunda karar duruşmasından geçiyorlar öncelikle hepsi. “Yemeye, sevmeye ve konuşmaya değer mi?” bu sorunun cevabı karara bağlanıyor. Bu zihnimdeki mahkemede hâkimin kim olduğunu bilmiyorum. Sanki benim yüzümü takınmış başka biri, bir şey, birileri. Zihnimdeki mahkemeyi fark etmeden evvel yaşlanmaya başladığımı düşünüyordum. Aslında öyle değil, olanlar bu kadar basitçe açıklanamaz. Bu bahsettiğim mahkemede tanık olarak dahi bir rolümün olmamasına içerliyorum ben ve bunun sıkıntısıyla çiğnemeden yutuyorum sonra tekrar tükürüyorum kendi benliğimi. Sanki mahkemenin hâkimi; beni çok iyi tanıyor ve neyi seçmeyeceğimi çok iyi biliyor ve ben o mahkeme salonunda hiç var olmuyorum. Aslında ben aldığım emirleri uygulayan bir celladım burada ve kendi boynumu urgandan geçiriyorum. Zihnimdeki mübaşir hiç kazanılmayacak, hiç sağ çıkılmayacak duruşmalara çağırıyor yüksek sesle. Benim yaşamım çirkin pembe dosyaların arasına sıkışmış. Davalarımın konusu pek enteresan değil. Sevmekten imtina ettiğim insanlar, söylemeye korktuğum cümleler… Hiçbirinin idam dışında pek bir karara bağlanacak hali yok.
Ah bu mahkeme ne zaman kuruldu içime? Ne zaman yıkılır? Eskiden olsaydı, bu mahkeme salonları inşa edilmeden evvel; nereye savrulduğumu, ne zaman devrileceğimi umursamadan davranırdım. Kütüphane raflarında gözlerimi kapatır ellerimi gezdirirdim ve mırıldandığım şarkı bitince ellerimin kavradığı kitabı bir çırpıda bitirirdim. Sokaklardan evime dönerken kuytu bir sokak görünce kulaklığımı takıp dans ederdim. Yalnızlığıma tapar, sonra da tek başıma gittiğim kafelerde yeni arkadaşlar edinirdim. Aşk hakkında hoyratça şeyler söyler, büyülü anlara ve ruh eşlerine inanırdım. İşte bu zamanlarda yaşamak sanki yüksek bir uçurumdan sürekli düşüyor olmak ama hiç yere çakılmamak gibiydi. Uzun süre düşmeye devam ettim. Bir günde kurulmadı bu mahkeme. Ben kendi gençliğimden düşerken ardımdan gelip kafamı yaran taşlardan inşa edildi. İlk taşta akıllanmadım. İlk taş aşktan geldi bir sabah. Uyandığımda sevgilimin artık olmayan varlığı koca bir kayaya dönüşmüştü. Kayalar parçalanarak senelerce her aşkta kafama çarptı, uçurumda yeni yarıklar ortaya çıkardı ve başka taşlar da geldi. Sonraki en büyük taş, arkadaşlarımdan geldi. Sözcükleri yan yana öyle sivri diziyordum ki arkadaşlarımın hepsi korktu bunlardan ve kaçtı. Devrilen yalnızca sözlerim olmadı. Esasında; sözcüklerim, benim çakıl taşlarım, insanların yalanlarından soyunmuştu sadece. Arkadaşlarım bunu hiç anlamadı. Çıplak, yalnız ve aşksızdım işte.
Bunlar olurken seneler içinde aç karnımı doyurmak için bir işe girdim. Devletin haftanın beş günü nerede olduğumu bilmesi, her sabah aynı saatte günün başlaması ve akşamları eve gidince aklıma ilk gelen şeyin yemek olması. Ne korkunç bir döngü. Aç olduğum için çalışıyor, çalıştığım için acıkıyordum. Evim dile gelse yalnızlıktan yakınırdı inanın. İşte o ev de yalnızlığımla birlikte yıkıldı üstüme. Onun da taşları altında ezildim. Ve sonunda işte! Bu mahkeme kuruldu. Ben zihnimin koridorlarında gezen bir yabancı gibi kendi mahkememin uğultularını dinledim, suçlu hep ben oldum ve kendi kendimi cezalandırdım.
Şimdi belki de o taşları yerine koymak, uçurumun ilk noktasına dönmek mümkün değil ama madem benim hayatımın yıkıntılarından inşa edildi bu mahkeme, ben de pek tabi elime bir balyoz alıp benim hayatımın yıkıntılarından inşa edilen şu mahkemeyi yıkabilirim. Bunu yapabilirim. Yıkılan hiçbir şeyin artık üstümde ağırlık yapamayacağını biliyorum çünkü. Boynumdaki urganı söküp atabilir, kendime yeni ve başka bir uçurum bulabilirim. Belki tepesinde konaklayacağım, sevip sevileceğim, huzurla yaşamımı sürdüreceğim ve kendimi boşluğuna atmayacağım bir uçurum. Hatta belki gelecekte, “otuz yaşındaydım ve o zamanlar kendimi yeniden bulmuştum” diye başlayabilirim söze.
Işıl Gülseren
