Fotoğrafçılığın temeli, camera obscura’yla atıldı. Bir kutu veya oda içinde küçük bir delikten giren ışığın, dış dünyanın ters çevrilmiş bir görüntüsünü karşı duvara yansıtma prensibine dayanıyordu camera obscura. Antik çağlardan beri bilinen bu ilke, 16-17.yüzyılda sanatçılar tarafından resim yaparken perspektifi doğru yakalamak için kullanıldı. 19. yüzyılın başlarında, ışığın belirli bir yüzeye sabitlenmesi arayışı başladı ve başarıldı. 20. yüzyılda sanatsal, teknik, belgesel anlamda fotoğrafçılık başladı.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e fotoğrafçılığın hikâyesinde karşımıza saray fotoğrafçılarının 1850’den itibaren Pera’daki stüdyoları çıkıyor. Kırım Savaşını, mimari yapıları, günlük hayatı belgelediler. Othmar Pferschy, Türkiye’nin modernleşme sürecini ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki dönüşümleri belgeleyen önemli fotoğraflar çekti. Ozan Sağdıç, “Türkiye fotoğrafçıları denilebilir ki, manzaraya bakmasını Othmar’dan öğrenmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında yeni Türkiye’nin propagandasını yapan, bütün fotoğraflı eserlerde imzası bulunan bu Avusturyalı fotoğrafçı, doğadan ya da kentlerden çektiği fotoğraflarda titiz bir çerçeveleme geleneğine bağlı olarak çalışmış, Türkiye’de manzara fotoğrafçılığına öncülük etmiştir.” ifadelerini kullanarak Othmar’dan övgü ile bahseder. (Yeni Fotoğraf Dergisi, 1977, Sayı: 12),
Klişe tekniğinin fotografide kullanılabilir duruma ulaşmasıyla fotoğrafçılar topluma sunulacak olan fotografik görüntüleri edinmeye başladılar ve basın fotoğrafçılığı (photo-journalizm) mesleği doğdu. Ülkemizde ofset baskı tekniğiyle Hayat Mecmuası basılmaya başlandı ve ilk foto muhabirlerinden biri de Ozan Sağdıç oldu.
İstanbul Modern Müzesinde 14 Mart–20 Ekim 2024 tarihleri arasında ziyaretçileriyle buluşan “Ozan Sağdıç: Fotoğrafçının Tanıklığı” sergisi, sanatçının 1950’lerden itibaren çektiği 127 fotoğraftan oluşan geniş bir seçkiyi içeriyordu. 2000 yılında Ankara’da Uğur Mumcu Fotoğraf Galerisinde “Geçen Yüzyıldan İnsan Manzaraları” adlı sergiyle birlikte tanıklığın başladığı söylenebilir. 2010 yılında yapılan bir söyleşide fotoğraf üzerine görüşlerini şöyle dile getiriyor Ozan Sağdıç: “Fotoğraf, her şeyden önce ilk bakışta leke değerleri ile kabataslak bizi kendisine çekmeli. Bu bir dış estetiktir. Burada insanın algılamakta kolayca uyum sağladığı, doğanın kendi uyum kurallarıdır. Bunları formüle de etmişler; işte simetri, kompozisyon, form, çizgi, biçim, doku falan gibi estetik kurallar hâline getirmişler. Bu estetik kurallarını matematiksel olarak öğrenir sanatçı.”
Ozan Sağdıç’ın fotoğraflarına yaklaştığımızda ilk unsur olarak ışığı görürüz. Işık, onun anlatımında anahtar bir unsurdur. Gölge ve ışık kontrastıyla duyguyu yoğun bir şekilde aktarır. Siyah-beyaz fotoğraflarında lekelerle dramatik etkiyi yaratır. Mimari fotoğraflarındaki geometrik çizgiler ve doğal çizgilerin birleşimi, fotoğraflarında simetri ve dinamizmi dengeler. “Baki Kalan Bu Kubbede” serisindeki kubbe detayları ve “Menderes Irmağı Boyunca” serisindeki nehir kıvrımlarında çizgiler örnek olarak söylenebilir. Ozan Sağdıç, üç boyutlu form algısını vurgulamak için ışık-gölge oyunlarına sıkça başvurur. “Doku” serisinde olduğu gibi, fotoğraflarının önemli bir kısmında dokular, kompozisyonun merkezindedir. Renk unsurunu, siyah-beyaz fotoğraflarında tonlar arasındaki geçişlerde mükemmel bir şekilde kullanır. “Dünyanın Çocukları” ve “Çocukların Dünyası” serilerinde renkler samimiyet ve masumiyet hissini doğurur.
Ozan Sağdıç, manzara fotoğraflarında geniş alan derinliği kullanarak detayları zenginleştirir. Kompozisyondaki ustalığı. “Röportaj Fotoğrafları” serisinde görünür. Mimari ve doğa fotoğraflarında ise altın oran ve simetriyi başarıyla uygular. “Geçen Yüzyıldan İnsan Manzaraları” gibi serilerinde tonlar arasındaki farklar, dönemin atmosferini güçlendirir. Siyah-beyaz tonlamaları, dramatik ve zamanı olmayanı sunar. “Menderes Irmağı Boyunca” serisinde akarsular ve nehirler aracılığıyla hareket hissi öne çıkar. Hareketli bir sahneyi dondurma ya da akışkan bir atmosfer yaratma konusunda teknik becerisi yüksektir. Fotoğraflarında doğal ritimler sıklıkla gözlemlenir. Perspektifi çarpıcı bir şekilde kullanarak izleyene farklı bakış açıları sunar. Özellikle “Doğa’nın Şiiri Kapadokya” serisinde hem geniş açı hem de yüksek bakış açısıyla bölgenin büyüleyici yapısını öne çıkarır.
Ozan Sağdıç’ın fotoğrafları, sadece görsel estetik sunmaz; aynı zamanda insanın doğayla, çevresiyle ve diğer insanlarla olan bağlarını ince bir mizah ve derin bir gözlemle ortaya koyar.
İnsan davranışının absürt ya da beklenmedik yönlerini ortaya koyar. Hafif bir tebessümle birlikte düşündürür. Fotoğraflarında insan, doğanın içinde kaybolmaz; aksine, onunla diyalog kurar. Sokaklarda, çalışma yerlerinde, kırsalda ya da pazar yerlerinde çekilen fotoğraflar, insanların yaşam biçimlerini ve toplumsal bağlarını yansıtırken kültürel ve tarihi bir bağlamı taşırlar. Fotoğraflarındaki küçük detaylar, sahnelerin mizahi yönünü sergiler. Mizah, insan ilişkileri ve toplum üzerine bir düşünme aracıdır. Ozan Sağdıç fotoğrafa bakan kişiye açık uçlu bir anlatı sunar, kişi kendi bakış açısını ve yaşam deneyimlerini fotoğrafla birleştirerek kendi anlatısını oluşturur.
Ozan Sağdıç’ın İstanbul Modern’de sergilenen fotoğraflarında Cumhuriyet döneminin sahici yüzünü gördüm. Ankara’da Güven Anıtı’nın adaleli bronz erkek ayağının altındaki gerçek kadınla iki çocuğunun fotoğrafı ve benzerleri, Ulus inşası ve modernleşme tasavvurunun, yeni toplumsal kimlik oluşturma çabalarının sıradan insanın ihtiyaç ve taleplerinden farklılığını gösteriyordu. Cumhuriyet’in simgeleri 19 Mayıs Bayramı spor oyunları, müzisyenler, oyuncular, ressamlar, politikacılar hatta Kıbrıs fotoğraflarında devam ederken; tarım toplumunun görüntüleri, yoksulluğun başkentten uzak yüzü onun fotoğraflarında saklanmamıştı. “Fotoğrafçının Tanıklığı”nın götüreceği yeni uzantıları sonraya bırakarak “Fotoğrafçının” kendisiyle konuşmaya başlıyorum.
1953 yılında fotoğrafçılığa ilk adım attığınız dönemde kullandığınız basit bir kutu fotoğraf makinesine atıfta bulunan “Bir Kutu Makine ve Ben” serginizde fotoğrafçılık serüveninizin başlangıcını ve ilk deneyimlerini yansıttınız. Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği’nde (AFSAD) açtığınız bu sergide bu basit kutu makineyle çektiğiniz ilk fotoğraflarından biri, evinizin yolu üzerindeki tarihi Kurşunlu Cami’nin manzarasıydı. Bu etkileyici fotoğraf ve kutu makine İstanbul Modern’deki sergide yer aldı. Ozan Sağdıç fotoğraf çekmeye nerede ve nasıl başladı?
Çocukluğumda görsel sanatlara karşı bir ilgim vardı. Gazetelerden, dergilerden böyle güzel fotoğraflar gördüm mü, onları keserdim, defterlere yapıştırırdım. Bir de karikatürleri. Cumhuriyet Gazetesinin abonesiydik, orada köşe karikatürleri çıkardı Cemal Nadir’in. Onları keserdim, albüm yapardım. Daha sonra Sururi’nin karikatürlerinden bir albüm yaptım. Çok güzeldi. Sümerbank basmasından bir de cilt yaptırdım üzerine. Götürdüm kendisine imzalattım. Adam şaşırdı önce, ben liseye yeni başlamıştım o sene. Böylesine genç biri tarafından kendisine bu kadar iltifat edilmesine çok şaşırdı. Ne yapacağını ne diyeceğini bilemedi.
Kendim de karikatür çiziyordum, hatta ilk telif hakkımı karikatürden aldım. Çizdiğim karikatürleri Akbaba Dergisinin sahibi Yusuf Ziya Ortaç’a götürüyordum. O da bunu basalım diyordu. Yanında kasa var, onu açıyor, bir zarfın içine koyuyordu, kibar bir şekilde veriyordu. Selami İzzet Bey vardı. Akbaba’nın yazı işleri müdürü, meraklandı. “Kaç para verdi, kaç para verdi?” Açtık baktık altı lira. Karikatür başına altı lira telif hakkı. İlk fotoğraf ve meşhur karikatüriste de aynı parayı veriyor. Yahu dedi, “Turhan’a bile bu parayı veriyor. En yüksek barem bu”. Altı lira ücret. O zaman 6 lira bayağı kıymetliydi yani onların işiydi. İşte fotoğraftan önce gene böyle mizahi bir şey bulmuştum. Sultanahmet Meydanı’nın alt kısmında eski hipodromun tonozlarından birinin önünü tahta perdeyle böyle kapatmışlar bir yazı yazmış çocuklar. Dosya kağıdına Şeytan Spor Kulübü Lokali yazmışlar. O çocuk takımı yakındaki toprak sahada maçlar yapıyorlardı. O fotoğrafı götürdüm Abdi İpekçi’ye. Milliyet Gazetesi’nin başındaydı, yanında yardımcısı Turhan Abi vardı. “Turhan bunu hemen yarınki gazeteye basalım” dedi. O da bana bir 5 lira verdi. Peşin peşin yani ilk telif hakkımı aldım onun elinden, Nurlar içinde yatsın…
Karikatürleri yaptığınız zamanlar İstanbul’da lisede mi okuyordunuz?
İstanbul’da Kabataş Lisesi’nde girdim. Liseler üç seneydi. Ben üçüncü sınıfı okurken birdenbire liseler dört sene oldu dediler. Ben o seneye kadar iftihara geçen bir öğrenciydim. Dört sene bana böyle angarya gibi geldi. Yani bir tembellik çöktü üzerime. Derslere girmedim, okuldan kaçtım. Ve iki dersten bütünlemeye kaldım. Birisi matematik, birisi de fizikti. O da benim çokbilmişliğim yüzünden. Çünkü benim bütün yeteneklerim edebiyat bölümüne uygun. Tuttum ben mimar olacağım diye Fen şubesini seçmiştim. 1954-1955 seneleriydi. Fiziği verdim, matematik kaldı. Ama ben okuldan uzak kalınca Edremit’te boş bir senemi geçirdim? O yıl her şeyi Cinema Paradiso olarak yaşadım. Lâle Sineması’nın makine dairesinde makinist yardımcılığı olarak. “Cinema Paradiso” yani Cennet Sineması diye meşhur İtalyan filmi vardır. Makinistin yanında çıraklık yapan gencin hikâyesi anlatılır. Filmler ateşe yakın olursa yanardı. Bir de gösterim sırasında sık sık kopardı. Koptuğu zaman hemen onu yapıştırıp böyle devam edeceksin. Filmdeki o çıraklığı yaptım yani öyle bir hayat da geçirdim. Sonra “Ben bu fotoğrafa başladım madem ustalardan öğreneyim, İstanbul’a gideyim, bir fotoğrafhaneye çırak olayım, oradaki ustalardan ders alayım, tecrübem artsın” dedim.
İstanbul’da Taksim’den girdim İstiklal Caddesi’ne, sağlı sollu sokaklara da sapıp fotoğrafhane fotoğrafhane dolaşacağım. İlk sokakta bir şey yoktu. İkinci sokakta Foto Sait. İlk müracaat ettiğim yer orasıydı. Sait Bey böyle ince, zayıf bir insandı. Eşi Polonyalı, iri yarı güçlü bir hanımdı. Size eleman lâzım mı dedim. Ne iş yaparsın dediler. Birazcık karanlık oda tecrübem oldu, onu yaparım dedim. Bir deneyelim dediler. Karanlık odaya girdim. Tabii, agrandizörü ayarlayacağım, kadraj yapacağım. Ondan sonra fotoğrafı alacağım, birinci banyo, ikinci banyo falan, uzun iş… Polonyalı Hanım ise, 10-15 tane fotoğrafı kadrajla hiç oynamadan üst üste çekildiği gibi pozlandırıyor sonra hepsini küvetlerdeki banyolarda eliyle tek tek altüst ede ede çevirerek iki dakika içinde çabucak işi bitiriyordu. Taksim’de iki tane şipşakçıları vardı, şipşakçılık o zaman yeni çıkmıştı, insanların hatıra fotoğraflarını çekiyorlar sonra onlara bir makbuz veriliyordu, ertesi gün Foto Said’ten alsınlar diye.
Benim tempom onlara uymadı. Baktılar olmayacak bu iş, Beni de sevdiler herhalde, kıyamıyorlar. Said Bey bir akşam beni İstiklâl Caddesi üzerinde ünlü Foto Lale’ye götürdü. Orada İstanbul Umum Fotoğrafçılar Derneği’nin yönetim kurulu toplantısı varmış. Yönetim kurulunda İstanbul’un ünlü fotoğrafçılarından altı yedi kişi toplanmışlar. Onlara “Hani okuryazar bir kâtip arıyordunuz ya, size öyle bir kâtip getirdim” dedi, Beni oraya transfer etti. Benden kurtulmanın iyi bir yolunu bulmuştu Sait Bey.
Dernek katipliğiniz ne kadar sürdü? Artık yatılı okul olmadığına göre nerede kaldınız?
O zaman ülkede büyük bir mâlî kriz vardı. Fotoğraf malzemesi bulunmuyor ve çok az ithal edilebilen az miktarda edilebiliyordu. Avrupa’dan gelen şey yok. Doğu ülkelerinden takas suretiyle bir takım malzeme geliyor. Onlar da de meslek odaları ve dernekler kanalıyla tevzi ediliyordu. O nedenle işçisinden en profesyonellerine kadar bütün fotoğrafçılar, meslek fotoğrafçıları o derneğe üye olmak zorundaydılar. Ben aidat toplama bahanesiyle İstanbul’un bütün fotoğrafçılarını dolaştım. Hepsiyle ahbap oldum. Derneğin mümessili olarak bana son derece açık davrandılar. Rötuş nasıl yapılır, poz nasıl verilir, ışık nasıl kullanılır, gözlem yaptım durdum. Epey tecrübe sahibi oldum o sayede. Bir yıl kadar sürdürdüm katipliği. Bana zamanın parasıyla ayda 100 lira veriyorlardı. Onunun da 30 lirasını kaldığım pansiyona veriyordum. İşte o sırada Yıldız’daki bir öğrenci yurdunda arkadaş oldum Devrim Erbil’le. Şöyle ki; bir odada üç tane ranza koymuşlar çaprazlama. Üst ranzada bir uyandım sabah kafa kafaya, yüz yüze yeni bir arkadaşlayım. Günaydınlaştık. “Nerelisin arkadaşım?” ilk soru bu. “Balıkesir’ dedi. Ben de “Balıkesir Edremit’liyim” dedim. Adın ne? “Devrim”. Güzel Sanatlar Akademisi’ne gelmişti.
Kabataş Lisesindeki resim öğretmenimizin Rolleiflex marka makinesi vardı. İki günlüğüne ödünç aldım. Öğretmenin iki oğlu Akademi’de okuyordu hatta bir oğlunu yanıma verdi, beraber dolaşın diye. 4 makara film boşalttım. 40 tane süper İstanbul manzarası. Camili turistik manzaralar. Onlardan kartpostallar üretip kırtasiyecilere verip öyle para kazanırım umuduyla yaptım o çekimleri. Eskiden bütün tebrikleşmeler kartlarla yapılırdı ya da kartpostallarla, manzara kartpostallarıyla.
Bir süre sonra, Cumhuriyet gazetesinde küçük bir ilan gördüm “Manzara Fotoğrafları satın alınacaktır” diyen. Klodfarer Caddesi 7 numaraya müracaat edilecekti. Akbaba Dergisinin bulunduğu caddeydi. Orası Doğan Kardeş matbaasının üst katı imiş. Arkadaki sokaktan giriliyor, bir üst kata çıkılıyordu. Orada bir dört kişilik bir kurul fotoğraflara bakıyorlar. Atatürk zamanının Matbuat Umum Müdürü ve Yapı Kredi Bankası’nın kültür işlerine bakan Vedat Nedim Tör, Türkiye’nin tanıdığı en eski ve baba röportaj yazarı Hikmet Feridun Es. O zaman ne yaptığını henüz bilmediğim Şevket Rado ki ileride çıkacak Hayat mecmuasının Yapı Kredi namına sahibi sıfatını taşıyacakmış. Bir de Karl Rudolf adında bir Alman matbaa teknisyeni. Bankanın iştiraki olan bir Tifdruk (Derin baskı) matbaası kurulmuş ve onun müdürü olacak adam. Ben bir köşede duruyorum, yan gözle utangaç utangaç onlara bakıyorum tabii. Karl Rudolf ışıklı masada büyüteçle fotoğraflarımın filmlerini inceliyor. Toplam 66 film vardı, onları Tanju stüdyosunda basmıştım. Beraber istedikleri için filmler de hazırdı. Sonunda Hikmet Feridun Bey “on tane fotoğrafını beğendik, satın alıyoruz onları. Muhasebe yan binada, gidin oraya paranızı alın sonra gelin. Sizinle bir konuşacağız” dedi.
Yan binaya gittim. Karşımda Ferid Namık Hansoy adında bir beyefendi. Jules Verne’in bütün romanlarını çeviren bir kişi. Ama orada muhasebe şefliği yapıyor. “Kardeşim kusura bakma” dedi. “30 lira bir kesintimiz olacak”. Ben ayda 100 lira alıyorum 30 lira kesintisi kaç para olacak diye böyle şaşkınlıkla beklerken elime 470 lira parayı saydılar. Yani o zamana kadar benim hayatta görmediğim bir para. Hilton Oteli açılalı ya iki sene olmuş ya bir sene, yani çok yeni. Onun Cumhuriyet Bulvarındaki avlu girişinde karşılıklı birkaç mağaza vardır. O mağazalardan biri Burla Biraderlerin ithal malları için teşhir salonu gibi kullanıyordu. Onun vitrininde Çekoslovak malı, Rolleiflex fotoğraf makinesine çok benzeyen, onun taklidi gibi ama sonradan gördüğüm gibi çok kaliteli Flexaret markalı bir fotoğraf makinası durmaktaydı. Gördükçe ağzım sulanıyordu. O zamanki bir etiket koyma mecburiyeti gereği üzerinde bir de etiket vardı. Kaç para dersiniz… Tamı tamına 472 lira. Rastlantıdan öte bir mucize gibiydi yani. Görüşmeyi falan unuttum ben, tramvaya atladığım gibi koşa koşa gittim ve 2 lira üzerine ekledim o makineyi aldım, yanında bana 2 de film hediye ettiler, hemen makineye koydum, dışarı çıktım. İlk görüntü. O girişten içeri bakıldığında Hilton görünüyor. Hilton’a doğru giden bir at arabası avlunun içinde, Hilton İstanbul’da ilk en modern bina diye böyle örnek alınıyordu o günlerde. Ama oraya ikmal, oradaki dükkânların ihtiyaçları, şehrin yegâne ikmal aracı at arabası ile yapılıyordu. Hemen o fotoğrafı çektim ve o benim bizzat sahibi olduğum iyi bir makinayla profesyonelce çekilmiş ilk fotoğrafımdır.
Sonra aklıma geldi benimle konuşmak istedikleri. Geri döndüm. Şevket Rado’nun odasına yöneldim. O “Hikmet Feridun Bey sizinle konuşacak” dedi. Hikmet Feridun çok sevimli, sempatik bir insandı. “Sen nerede yetiştin? Kim öğretti sana bu fotoğraf çekmeyi” dedi. Biraz sohbet havasında benim kişiliğim ve yetişme biçimim konusunda epey bilgi edindi. En sonunda dedi ki: “İki aya kadar burada Hayat Mecmuasını tifduruk tekniğiyle haftalık dergi olarak Paris Match dengi yani Avrupa dergileri gibi bir dergi çıkaracağız. Babıali tecrübesi olmayan taze bir göz arıyorduk. Onu sende bulduk. Bizimle çalışır mısın dedi. Ben ürktüm. Yani böyle bir deneyimim yok. “Ben sizin işinize yaramam” dedim. “Niye yaramazsın” diye sordu. “Ben lise son sınıfta tek dersten takıntılıyım” dedim, “O dersi verirsem Teknik Üniversite’ye gideceğim mimar olmak için. Sınavı veremezsem de beni askere alırlar, çünkü tecilim yok başka.” O bana tatlı tatlı “Boş ver onları, sana burada daha güzel bir istikbal var. Sen gene bir düşün” dedi. Ben de “Peki” dedim, yanından ayrıldım.
Tarih 6 Nisan 1956. Hayat Mecmuası bir çıktı. İlk sayıyı gördüm. Müthiş bir şey. “Ben nasıl bu fırsatı kaçırdım” dedim. Hemen koştum Hikmet Feridun Bey’in yanına, “Teklifinizi kabul ediyorum” dedim nefes nefese. Sözleşme hazırlanana kadar onun odasından büyük salona geçmiştim. Oradaki masaların başında Ara Güler oturuyordu. Bana “Bir fotoğrafçı alıyorlarmış, sen misin o” dedi. Hemen sohbete başladık. Daha önce, Yapı Kredi’nin klasik tipo tekniğiyle, yani kurşun hurufatla ve klişelerle basılan “Resimli Hayat” adında aylık bir dergisi çıkardı. O dergide genellikle Nezihe Araz gibi birkaç hanım röportajlar yapardı. Bazı röportajların fotoğrafını Ara Güler çekermiş. Anladığım kadarıyla ona ödeme aylık ücret şeklinde değil de tek ek satın alma biçiminde yapılırmış. Yeni “HAYAT” dergisi çok daha ciddi bir yatırım olduğu için onunla da bir sözleşe yapılmakta imiş. Sanırım böylece Hayat Mecmua’sında Ara Güler ve ben aynı günde mukavele yapmışız. Dolayısıyla Hayat Mecmuasının çıkışında Hayat’ın ilk iki foto muhabiri Ara Güler’le ben olduk. Bu yıllar boyunca sürdü.
Ara Güler’le birlikte İstanbul’da bir kitap sergisinin yanında “Edebiyatçı Portreleri” sergisini açtınız. Aynı yıl 1959’da Balıkesir’de “İnsan Manzaraları” konulu bir açık hava sergisiniz vardı. Hayat Dergisi, dönem Türkiye’sinde hem haber kaynağı hem görsel estetik platform olarak büyük bir rol oynadı, ilk sayısı 170 bin sattı. Amerikan Life Dergisi’nden esinlenmiş olmakla birlikte, Türkiye’ye özgü kültürel ve toplumsal dinamikleri de içerisine kattı. Sizin katkılarıyla derginin görsel gücü önemli unsurlardan biri oldu ve onu benzersiz kıldı. Hayat’taki hayatınız nasıl devam etti?
Hayat Mecmuasında muhabirlik yaparken beni kızların bir yaz kampına röportaja göndermişlerdi. Orada tesadüfen ortaokuldayken hem resim öğretmenimin kızı hem de sınf arkadaşım olan bir kızla karşılaşmıştım. Tabii zamanla büyümüş ve gelişmiş. Ankara’da konservatuvardan mezun olmak üzereymiş. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasına katılma şansı vardı. Bu rastlantı sonucu arkadaşlığımız ilerledi. Daha sonra mektuplaşmaya falan başladık. Ve 1959 yılının sonlarına doğru evlenmeye karar verdik. İstanbul’da ev açsak onun yolu kapanacak, Ankara’ya yerleşsek benim işimden ayrılmam gerekecek idi. Göklerden bir mucize daha indi. Menderes iktidarının en sıkıntılı zamanı. Basın sorunlar içinde, üzerinde baskılar var, kâğıt ancak tahsisle elde ediliyor. Hükûmete şirin görünmek gerekiyor. Başkentte de belli bir sosyete gelişmiş. Tam o sırada dergimizin patronları Ankara’da bir büro açmaya karar vermişler. Bana da “Ankara’ya gider misin” diye teklifte bulunuyorlar, iyi mi?Ben gönüllü olarak Ankara’ya transfer oldum. Yani altmışlı ve yetmişli yıllarda orada, Hayat Mecmuasının bürosunda önce foto muhabiri, daha sonra fiilen temsilci olarak yirmi yıla yakın görev yaptım. Kuruluşumuz ayrıca sahne sanatlarıyla, sinemayla, tiyatroyla, müzik alemiyle ilişkin yayın yapan Ses dergisini de çıkarmaya başlamıştı. Dolayısıyla ikisinin de muhabiri oldum.
Fotoğraf serginizin yanı başından söze ve dizeye geçmek istiyorum. 1980’li yıllarda “Çağla Çağı” adlı şiir kitabınız yayınlanıyor. O dönemde yirmi beş seneyi aşan profesyonel fotoğraf uğraşınız var, sergiler yapmışsınız, Hayat ve diğer dergilerde yer alıyorsunuz, tanınmış bir fotojurnalistsiniz. Işıkla, görüntüyle, varoluş ve imgeyle dokuduğunuz bu kimliğinizin yanına sözcüklerle bunları yapan şiire dokunuyorsunuz. Bir bulutla gökyüzünden / yağmur damlası olup / aktığımızdan beri / Bir büyük deniz çağırıyor bizi dizelerindeki söylediğiniz gibi size çağıran başka büyük bir deniz mi vardı?
O zamanlar Amerikalılar Eski Büyük Millet Meclisi, yani ikinci meclis binasında NATO çalışması yapıyorlarmış, sonra da tasfiye edilince bir yığın kırtasiye malzemesi bırakmışlar. Bir top şamua kâğıt aynı renkte kabartma desenli kapaklık karton. Ben de Büyük Millet Meclisinin fotoğraflarını çekiyordum, Başkanlık görevlilerinı iyi tanıyorum. “Kenarda duran kağıtlara ben sahip çıkmak istiyorum” dedim. O güne kadar yazmış olduğum son derece amatörce yazılmış şiirleri bir araya getirdim. Amerikalılar orada birtakım yayınlar falan yapıyorlardı herhalde, oradan kalan bir de küçük bir ofset matbaa makinesi bıraktılar. Büyük Millet Meclisi’nin matbaası tipo baskıydı sadece meclis zabıtları ile evrak basıyorlardı. O makine küçüktü, şiir kitabını çıkaracak kadardı, ofset denemesi yapılabilecekti. Matbaacı arkadaşların elbirliğiyle iştahla o kitabı ortaya çıkardık. Onlardan kitap yaptım. Kitaptaki desenlerde çektiğim fotoğraflarımdır. 700 civarı kitap oldu sanırım.
İkinci kitabınız 2000’li yıllarda, “Yirminci Yüzyıl Denen O Mazi /1 – Birinci Savaştan İkincisine” adıyla yayımlandı. Aile tarihini içeren bu kitaba babanız Ruhi Naci Sağdıç’ın Edremit’in eylemci gençlerinden biri olduğunu belirterek başlıyorsunuz. Yunan işgaline karşı direniş hareketini başlatanlar arasında olan, Kuvayı Milliye Katib-i Umumisi görevini üstlenmiş babanız Ruhi Naci Sağdıç 1923-1924 yıllarında anılarını yazdı. Babanızın izinden gitmeye, kan çanağındaki zeytin tanelerinden sonra yaşananları yazmaya ilk adımınız olduğunu söyleyebilir miyiz?
Anılarım üç cilt tasarlanmıştı. Birincisi çocukluk ve ilk gençlik anılarım. Pelitköy, Burhaniye, Edremit’te geçen anılarım. İkincisi, öğrenim yılları ve arkasından mesleğe hazırlık yıllarım olarak bir İstanbul dönemi diyelim. Birinci Savaştan İkincisine birinci savaş malum Birinci Cihan Harbi ve babamın hatıraları var. İkinci Dünya Savaşını da biz bizzat yaşadık. O zaman ilkokul öğrencisiydim Babam Devlet Demiryolları acentesi olmuştu o sıralarda. Akçay’da oturuyorduk. Balya madenlerinden kalma bir dekovil, külüstür bir tren vardı. Havran’la IIıca arasında çalışıyordu. Akçay’dan Edremit’e o sevimli trenle gidip gelerek okudum birinci sınıfı.
İkinci Dünya Savaşı sonrası tahsilim, yani ortaokuldan itibaren yetişme sürecim İzmir ve İstanbul’daydı. İlki Buca Ortaokulu, ardından Kabataş Lisesi’nde okudum. İkinci cilt için o yılların anılarını, lise sonunda bir mesleğe yönelme hikâyesini planlamıştım. Üçüncü ciltte 1960’tan itibaren günümüze kadar Ankara anılarım olacaktı. Birinci cildi yayınladık, ikincisinde çalışmaların yüzde yetmişi filan tamam. Üçüncü ciltte de yüzde ellisi filan tamam. Zaman zaman aklıma geldikçe onlara eklemeler yapıyorum. Birinci ciltte, Sabahattin Ali, Mustafa Seyit, Esat Adil gibi babamın etrafındaki gençleri de anlattım. Babam bir kutuptu o zaman onların arasında, Ruhi abi, Ruhi abi diye etrafında toplaşırlardı. Bizim evin orta katı misafir odasıydı. Orada birbirlerine şiirler okurlardı. Nazire yazarlardı, birbirlerine atışma yaparlardı. Çocuk olarak biraz kulak misafiri oldum hepsine tabii. Haliyle beni de severlerdi böyle meraklı çocuk falan diye.
Şiir kolay bir şey değildi, eğer bende şiirsel bir duyguya dair birtakım yetenekler varsa fotoğraflarıma aksedebilirdi. Fotoğrafa kıymet verdim. Ama 40 yaşıma doğru, yani 35’i aştıktan sonra dünyama, yani sanatsal dünyama cemreler düşmeye başladı. Birdenbire yani öyle bir patlak verdi ki son derece velut bir şekilde. Mübalağasız 10 kitaplık bir cemreye ulaştı. Hayyam Rubailerini görmüşsünüzdür belki.
Ömer Hayyam, “gençlik bir kitaptı, okuduk bitti” der bir rubaisinde. Sizin için gençlik kitabı bitince Hayyam’ın kitabı açılmış. Gerçekten sıra dışı kişiliğiniz, azimli çalışmalarınız ve güzelliği yaratmaya dair yeteneğiniz insanı etkiliyor. Farsçayı ve aruzu nereden nasıl öğrendiniz, Hayyam’ı size çeken neydi?
Evde şair babam arkadaşlarıyla Farsça üzerine konuşurlar, tartışırlardı. Dedem divan edebiyatı ile haşır neşir olmuş, Babamlar Farsça öğrenmişler ve arkadaşlarıyla temrin olsun diye Farsçayı unutmamak ve geliştirmek için Farsça mektuplaşırlarmış. Edebiyat matinesi gibi toplantılar oldukça ben de kulak misafiri oldukça biraz kulak dolgunluğum oldu. Mevcut çevirilerin de daha güzel söylenir şeklini buldum. Babam Rıza Tevfik ile mektuplaşırdı. Rıza Tevfik Hayyam çevirileri yapmış, düzyazı olarak çevirmiş eserlerini. Bir kitabı vardı Hayyam’la ilgili, “Evladım Ruhi Naci’ye, hemşirem Rukiye Hanım’a” diye imzalamış, oradan başladım bu işe. Nesir olarak yazılmıştı ama, madem rubaiydi ben bunu derleyip toparlayıp benzer sözcükleri bir araya getirip rubaiye benzer bir şekilde yazabilirim dedim ve 700’e yakın rubaisini yeniden yazdım. Talat Halman’la Kültür Bakanlığı yaptığı yıllarda karşılaştık Sanatseverler Kulübünde. Hayyam’la uğraştığımı söyleyince, yaptıklarımı görmek istedi. Müsveddelerini gönderdim. İki üç gün sonra telefon açtı, sesi titriyordu. “Bunlar şahane” diyordu, “Ben de çeviri yapıyorum, ama sizin kadar güzel değil” Böyle yüce gönüllü bir insandı Talat Bey. O zaman önsözü yazmak size düşüyor dedim. Resimleyenler Nazan Erkmen ve Aydın Erkmen. Büyük mecmua boyutunda Dünya Yayınevi tarafından yayımlandı. “Bir Islak Ateş” Hayyam’ın kendi ifadesidir ve şarabı temsil eder. Hayyam olunca Mevlana’nın Rubaileri neden olmasın dedim. Onun 1203 Rubaisini de Türkçeleştirdim. Dili bir ilkokul öğrencisinin okuyup anlayabileceği kadar Türkçe, ama bir şiir ahengi içinde. Aruz vezni ile değil, ama hece vezni ile yapılmış rubai formatındalar. Onları henüz bastırmak kısmet olmadı. Sadi’nin Bostan’ı manzum olarak çevirdim, 400 sayfaya yakın mesnevidir o.
Hafız-ı Şirazi’den 60 tane gazel, 40 tane rubai çevirdim. “Hafız’ın Bahçesinden bir Deste Gül”dü kitabın adı. Hepsi şiirsel ve gayet ahenklidir. Yani okunduğu zaman zevk veren bir şekilde şeylerdir. İnternette Hayyam tercümesi diye dolaşan tercümelerin çoğu benim. Bilgisayar ekranına bakıyorum. Bir beyit, önce hemen içinden kafiyesi oluşuyor, sonra ölçülü bir şey yapmak çok kolay oluyor. Yani benim için kolay. Başkaları için zor olabilir. Kendi şiirlerim için arada ilham geliyor, onları not ediyorum epeyce çoğaldı. Alaminüt şiirler ikinci adı şipşak şiirler var. Kısa kısa vurucu bir ya da iki cümle ama esprili. Ayrıca Aforizmalar var. Benim verdiğim adıyla Prizmalar, yani gördüğüm esprili şeyler 1000 tane kadar oldu. Hepsi kitap olmaya hazır.
Yakın zamanda tüm kitaplarınızın yayımlanmasını diliyoruz. Cömertçe paylaştıklarınız için pazartesi14 dergisi olarak içtenlikle teşekkür ederiz. Yaptıklarınızla hepimize ayna tuttunuz ve gelecek kuşaklarla bağ kurmamıza vesile oldunuz.
















Ozan Sağdıç’a ait fotoğraflar teliflidir, izinsiz kullanılamaz.

Bir solukta okudum, elinize sağlık Nükhet Hocam. Sergiyi gezmiştim ben de; röportajı okuyunca nasıl bu kadar etkili fotoğraflar çektiğini daha iyi anladım Ozan Bey’in. Umarım kitapları bir an önce yayınlanır.
Bu sergiye gitmiştim zamaninda. Ama tabi sanatçıyı gormemistim tadi damagimda kalmisti fotograflarinin. Söyleşi de bir o kadar nefis olmus hocam. Cok teşekkürler
Geride bıraktıklarımızı hep hatırlayıs rengidir siyah beyaz …Teşekkürler Ozan Sağdıç, teşekkürler Nükhet Eren…💞
Çok güzel bir röportaj olmuş hocam elinize sağlık. Fotoğraf sergisini görmüştüm ve çok beğenmiştim. Röportajı okuyunca sergi daha da bir anlam kazancı bende. Teşekkürler
Siyah beyaz fotoğraflarin net çizgilerle en güzel yansıttığını düşünürüm hep.
Teşekkürler Ozan Sağdıç
Dünyaya güzellik ve net görüntüler bıraktığınız icin