Wittgenstein “dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır” derken dünya ile ilgili algıladıklarımızın ifade edilmesinin aracı olarak kullandığımız dilden söz ediyor.

İnsan türü olarak bize geçmişimize dair ilk bilgilerin kil tabletler üzerine kazılı çivi yazısıyla geldiğini biliyoruz. Adım adım Homeros’lar, Vergilius’lar, Yaratılış Destanları, Dede Korkut’lar ve daha pek çok efsane ile inşa edilen insanlığın, “çit”leme (*) adımını ulus devlet ile pekiştirilerek, globalleşen dünyada bilgi teknolojilerini egemen kılması da yakın zamanda gerçekleştirildi. Kendimizi ifade etme aracının dijital dünyadaki ağlar üzerinden hücresel bazda yapılması noktasına gelme yolculuğunda kim bilir başka hangi yollardan geçilerek bugüne ulaşıldı.

MÖ 399’da düşüncelerini yüksek sesle söylediği için idam edilen Sokrates’in öncülü, MÖ 500’lü yıllarda dünyanın yuvarlak olduğunu söyleyen Pisagor’du. Susmak’tan taraf olsalardı bugün hatırlanırlar mıydı?

Ahmet Hamdi Tanpınar, muhteşem romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü ilk yayımlandığında, Babıali’deki sessizliği “sükût suikasti” olarak nitelediğinde susmanın farklı bir boyutuna değiniyordu. Susmak bazen de yapılan iyi ve güzel şeyleri görmezden gelerek, yapan kişiyi cezalandırmak anlamını taşıyor.

“Söz gümüşse sükût altındır” da susmayı öncelleyen bir önerme. Ağızdan çıkanların zihinde ölçülüp tartılması, evrenin sınırlarına dair bilinmeyenlerin de sözün sahibince hesaba katılması gerektiğine işaret eden bir önerme. Öte yandan susmanın aynı zamanda onaylama da olduğu, yanlışlığın bilinmesine karşın söz üretmemenin o suçun gizli ortağı olmayı getirdiği anlamını da taşıdığı da. Susmak, suçu direkt işleyenden taraf olmak, kefaret ödeyenler arasında olmayı da göze almak demek.

Kral Çıplak örneğinde, giyimine şatafata düşkün, kendini beğenmiş kralın etrafında bulunmasına izin verdiği kişiler kendisi gibi seçkin, zeki kimselerdir. Ancak kralın üzerinde hiçbir giysi bulunmadığını söylemeye küçük bir çocuk cesaret eder. Sessiz çoğunluğun, gözünün önündekini söylemekten kaçındığını küçük bir çocuk “bu elma kırmızı” der gibi söyler.

Erk sahibi olanların kendi doğrularını dayatma adına susturmak ile yetinmeyip, zorla “yasaya uygun” itirafnameler imzalattıkları, hukuku da eğip bükerek hükümsüz kıldıkları oluyor. Bizde de halk arasında yaygın kullanılan “Karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar” sözü bunun bir örneği sayılabilir. En azından bunu engellemek adına 1966 yılında Arizona’da ABD Yüksek Mahkemesi tarafından kabul edilen Miranda Hakları’na göre ifade alınması aşamasında sanığın susma hakkını kullanmasına imkân tanınır.

Evrenin sınırlarındaki bilmediklerimizi de mümkün mertebe azaltmaya çalışarak daha çok şey öğrenmek, sözümüzü kurarken bunu hiç aklımızdan çıkarmamanın yanı sıra gözümüzün önündeki haksızlıklara, yanlışlıklara da “kral çıplak” diyebilme saflığımızı yitirmememiz, cesaretle sesimizi duyulabilecek desibele yükseltmemiz, dünyayı daha barışçıl daha yaşanası bir yer yapması olasılığını akıldan çıkarmadan soluk alıp vermek…

Işık Demirtaş

(*) Ortak toprakların özel mülk konusu haline gelişi açısından kapitalist üretim biçimi ve onun tamamlayıcısı olan modern devletin ilk ortaya çıktığı İngiltere örneğidir.