Nurullah Ataç’ın Doğu/Batı karşıtlığı üzerine söyledikleri, ilk adımda, çok bağnaz, aşırı Batı yandaşı bir görünüm sergiler. Ataç’ın gözünde bu karşıtlık özellikle gençleri ilgilendiren bir sorundur; çünkü yarın onların elindedir, yeniyi inşa edecek onlardır. Gençler, yeninin, ancak, Doğu’dan kesinlikle kopup Batı’ya yönelerek inşa edilebileceği bilincine varmalıdırlar.

«Bakmayın, kanmayın siz bize, bizler yanlış yoldayız, bir yalanla, kendi kendimize anlattığımız bir masalla avunuyoruz. Bunları (Fuzuli’ler, Bakiler, v.b.) anlamıyan, sevmiyen gençler doğru yoldadır. Bizim bunları bırakmamız, unutmamız gerekiyor. Bunlara bağlı kaldıkça, bunları okuyup okuyup coştukça asıl gitmek istediğimiz yolu, Batı âlemi yolunu tutamayacağız, o âlemle bizim aramızda bir perde olacak bunlar» (Ataç 1952, “Fuzulî’yi Okurken”, s.125).

Ataç, “Batı âlemi yoluna koyulmak” gerekliliğini salık verirken kendi yüreğinin yanmasına da aldırış etmez:

“Ayrılamıyorum Divanlardan, ama size önce onlardan niçin ayrılmak, onları niçin büsbütün kapatmak istediğimi söyliyeyim. Bizim artık bağlı olmadığımız, günden güne uzaklaştığımız bir dünya görüşünün ürünleridir de onun için. Alaturka musiki gibi. Bundan sonra ne yapsak yaşatamayız onu, ölmüştür, gömülmüştür. Yaşıyor, ortada dolaşıyor gibi gördüğümüz bir hayaletten başka bir şey değildir” (ibid., s.124)

Sorun bir uygarlık dönüşümüdür, yani tam anlamıyla eskiden kopuştur. Hepimizin, özellikle gençlerin, bu kopuşu, duygusal maliyeti ne olursa olsun, çekincesiz kabul etmemiz gerekir.

“Eskinin süremeyeceğine, yaşayamayacağına inandınızsa, yeninin eskiyi yeneceğine, yenmesi gerektiğine inandınızsa aşırı olmaktan korkmaksızın girin yenilik yoluna, bırakın, atın büsbütün eskiyi, yeniyi seçtiğinizi, yeniye bağlandığınızı açıkça gösterin” (ibid., “Aşırıyım Ben”, s.96)

Ancak bunları söyleyen kişinin, belleğinde, Divan şiirinden, yani eski dünyadan, binlerce dize, beyit barındıran bir kişi olduğunu unutmamak gerekir. Büyük Divan şiiri uzmanı, hepimizin, Ataç’ın da, kendisinden “feyiz” aldığımız Abdülbaki Gölpınarlı’nın, o düzeydeki bir bilginden beklenilmeyecek indirgeyici bir tutumla kaleme aldığı Divan Edebiyatı Beyanındadır adlı kitabına Ataç’ın verdiği yanıt akıllardadır. Yanıt “Ayıp derler bu senin ettiğine Abdülbaki!” diye başlar; daha sonra şunları okuruz:

“Divan şiirinde aşk yoktur diyebilirsin, Abdülbaki, şiir şunu bunu anlatan, inceliyen, çözümliyen bir şey değildir; şiir bizim içimize işliyen, bizi avutan, acımızı arttırarak sevincimizi büyüterek, bize kendimizi daha yakından duyurarak, bizi perişan ederek avutan bir şeydir. Baki’nin ‘Baki, çemende hayli perişan imiş varak, – Benzer ki bir şikâyeti var rûzgârdan’ beytini okurken sarsılmıyorsan, şair sadece güzü anlatıyor, ‘rûzgâr’ sözü ile oynuyor sanıyorsan, bunda bütün insanlığın macerasına, senin öz macerana dokunan bir şey duymuyorsan ne söylersen söyle haklısın, divan şiirinde insan yoktur, hiç bir şey yoktur; ama şiirden anlarım, şiiri severim de deme. Benim o beyitle ürperip ağladığım, o beyti bana dünyayı bütünü ile bağışlayan bir dost diye andığım günler çok oldu…” (ibid., “Abdülbaki Gölpınarlı’ya Mektup”, s.46)

Ataç, eskiyi hem sevip, hatta hayran olup hem de eskiden kopmak gerektiğine inanmanın bir tutarsızlık içerdiğini de kabul etmez. Şöyle der:

«Nefi’nin, Nabi’nin, Nedim’in birçok beyitlerine: Baki’nin ‘Sultan Süleyman Mersiyesi’ne hayran olduğum halde ikide bir eski edebiyatımızı inkara kalkışmama şaşanlar, ya o hayranlıkta ya bu inkarda samimi olmadığımı sananlar var. Hayır, hayranlığımı söylerken de inkar ederken de hakikî kanaatimi söylüyorum. Ancak birinde hissimi; ötekinde ise fikrimi, yani, zamanın, okuduklarımın, hadiselerin tesiri ile hasıl olmuş kanaatimi söylüyorum. Ben o hayranlık ile bu inkar arasında bir ayrılık bulunduğunu göremiyorum. Madem ki o iki kanaat bir tek kimsede bulunabiliyor, demek ki birbirine o kadar zıt değiller» (Ataç, «Konuşma», Son Posta, 4 Kasım 1936; alıntılayan Çağın 2012, s.31)

Her ne kadar Ataç’ın burada “his”le “fikir” arasında gözlemlediği fark eski yeni arasındaki karşıtlığa basit bir çelişki gözüyle bakmamamız gerektiği üzerine bizi düşündürüyorsa da, düşünürün tasarladığı “yeni” (dolayısıyla Batı) kavramının daha dikkatli, daha derin bir sorgulama gerektirdiğini sanıyoruz. “His” düzeyinde bile olsa eskinin kimi yaratılarına bu denli duyarlı, bu denli gönülden bağlı bir bilincin bağnaz, sığ, bön bir yenilikçiliğe soyunabileceğine inanmak güç. Ataç’ın eskiyi bütünüyle unutmasını dilediği yeni kavramının daha karmaşık bir çözümlemenin ürünü olduğu açık. Nasıl bir yeni düşünüyor Ataç? Yeniyi Batı simgeliyor, ancak hangi Batı? Şu satırları dikkatlice okuyalım:

“Abdülhak Hâmit Bey gibi şairlerin, edebiyatçıların büyük kötülüğü dokunmuştur bu ülkeye. Bu ulus, bu ülke, 1800 yılından beri, Batıya yönelmiş, Batı düşüncelerine, Batı kurumlarına susamış. Abdülhak Hâmit Bey de, onun gibi şairler, yazarlar da bize Batıdan çok şey getirebilirlermiş, biraz özenseler, Batı acununun en büyük eserlerini okuyup bize onların özünü sunabilirlermiş: Şinasi gibi, Vefik Paşa gibi. Yapmamışlar bunu, bir Doğulu gözüyle bakmışlar Batıya, bu ülkeye Batının elmaslarını değil boncuklarını, Doğulunun süslerini andıran boncukları getirmişler, bir sarsmamışlar bu ulusu (…) Şimdi biz, her şeyden önce, o edebiyatın, Abdülhak Hâmit Bey edebiyatının gerçek Avrupa edebiyatı ile bir ilişiği, bir benzeri olmadığını öğretmek zorundayız (…) alafranga edebiyat, Abdülhak Hâmit Bey edebiyatı, bu ülkeye düzmece bir Avrupa edebiyatı getirerek bizde gerçek Batı medeniyetinin yerleşmesini geciktirmişlerdir.” (Ataç 1954, “Abdülhak Hâmit”, s.213-14)

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir: Batı’ya yönelmek, eskiden kurtulup yeniye açılmak, Ataç’ın gözünde, asla bir öykünme, taklit etme etkinliği değildir, olmamalıdır. Asıl yapılması gereken Batı’yı içinden tanıma çabasıdır. Abdülhak Hâmit gibi bilinçler Batı’da neyin örnek alınması gerektiği üzerinde kafa yormazlar, o yüzden Batı’nın “boncukları”yla yetinirler. Batı, her kültür gibi, üzerinde durulup anlaşılmayı, düşünülmeyi hak eden eserler içerir. Sorun bu eserleri dikkatli okuma sorunudur. Örneğin bir Platon, Aristoteles, Montaigne, Descartes, Spinoza, Hume, Kant, Hegel (doğallıkla daha yüzlerce ad eklenebilir bu diziye), Batı denilen dünyada (Ataç sık sık “acun” sözcüğünü kullanır) içlerinde konaklanmayı hak eden uğrak, “moment”lardır. Bu eserlerin her birinde konaklayıp düşünen okur dünyayı yeniden görmeye, yaşamaya başlar. Bu tür bir yaşam deneyimi okuru kendisinden çıkarır, kendi diye bellediği, kendisine kendi diye belletilmiş sınırlı dünyasından koparır, başka, dolayısıyla yeni gerçekliklerle tanışmasını sağlar. Okuma eylemini özellikle konaklama eyleminden ayırmamak gerekir; başka bir deyimle okur eserin içinde konaklayarak, düşünürle birlikte yaşamaya çalışarak, sabırla, eserde sürdürülen sorgulamayı anlamaya çalışmalıdır. Çünkü bu eserlerde yalnızca bir şeyler anlatılmaz, birbirlerinden kopuk düşünceler (bu düşüncelerin kimileri çok ilginç de olabilir), dağınık biçimde dile gelmez. Düşünür eserinde, verilmiş dünya üzerine, belli biçimlerde belirlenmiş, koşullanmış kendisi üzerine sorular sorar. ‘Şu ya da ben niçin şöyleyiz de başka türlü değiliz?’ sorusunu sorar. Bu soru, düşünürün, dünyasına da kendisine de mesafe alması, dünyaya da, kendisine de, incelenmeyi bekleyen bir nesne gözüyle bakması demektir. Ataç’ın yukarıdaki alıntıda sözünü ettiği sarsıntı kavramı buradaki mesafe kavramına yaklaştırılabilir. Dünyaya da kendine de mesafe almak, yani dünyayı da kendini de sorgulamak, sarsılmayı, bir anlamda kendini yitirmeyi göze almak demektir. Ataç’ın gözünde Batı, içlerinde sarsıntılar barındıran, dolayısıyla sarsan eserlerin üretildiği bir dünyadır. Abdülhak Hâmit gibi bilinçler bu sarsıntıyı göze alamamışlar dolayısıyla Batı’nın yüzeyinde kalmışlar, öykünmeciliğe, “alafranga edebiyat” tembelliğine düşmüşlerdir. Çok toparlayıcı, dolayısıyla bir ölçüde işin kolayına kaçarak konuşacak olursak, Ataç’ın Batı’dan anladığı eleştiri etkinliğidir; “Et si j’affirme, j’interroge encore” (“Kesin de söylesem gene sormaktayım”) (Jacques Rigaut in Ataç 1952, s.5) diyen tutumdur; Ataç bu önermeyi her yazısının başına koyabilmek istediğini söyler. Abdülhak Hâmitler eleştiri ahlakını edinememiş, bu yüzden eskiden kurtulamamış, modernlik sözcüğünü dillerinden düşürmeseler de durağan bir toplum yapısının sürdürücüleri kalmışlardır. Biraz sabırla örneğin bir Kant’ın eserinde konaklayabilmiş olsalar, düşünürün hemen her kitabının başlığına eleştiri sözcüğünü yerleştirmesinin ne anlama geldiği üzerine kafa yormuş olsalar yepyeni bir şeyler dile getirebilirlerdi. Ataç’ın yukarıda andığımız yeni kavramından tam olarak ne anladığını kavrayabiliriz burada. Yeni, Ataç’ın düşüncesinde, eleştirel bakış, eleştirel yaklaşımla sürdürülen bir sorgulamanın ürünüdür. Başka bir deyimle yeni, kendine mesafe alma, kendiyle yetinmeme istenciyle sürdürülen düşünme eylemidir. Bu açıdan, yeni kavramını ilerleme, “tekâmül” kavramıyla özdeşleştirmemeye özellikle dikkat etmek gerekir. Hegel’in sözünü ettiği “İyi-bilinen, işte bu yüzden, iyi-bilindiği için, bilinmez” (Hegel 1807, s.35) gerçeğinin bilincine varmış düşünür, hangi devirde yaşamış olursa olsun, yepyeni şeyler söyleyebilir, söylemiştir. Bizden yüzyıllar önce yaşamış bir Platon’un eserinin yanında her konaklayışımızda yepyeni şeylerle karşılaşırız.  

Görüldüğü gibi Ataç’ın aklındaki “Batı” kavramını coğrafi bir gerçeklik hatta özel, tek yapılı, yekpare, türdeş bir kültür biçiminde anlamamalıyız. Her ne kadar Ataç’ın kimi sözleri ilk adımda bunun tersini düşündürebilirse de, onun gözünde Batı’lı olmak, coğrafi anlamda yer değiştirmek, bir kültürü terk edip daha yüce, daha derin, daha güçlü, daha zengin olduğu varsayılan başka bir kültüre ayak atmak anlamına indirgenemez. Batı’lı olmak, her türlü veriye, toplumsal, tarihsel, siyasal, geleneksel, kültürel, dinsel, kısaca bize “kimliğimiz” diye belletilen her türlü belirlenime eleştirel bir bakışla yaklaşabilmektir. Kuşkusuz eleştiri ilk adımda bizi kendimizden, “kendimiz” dediğimiz gerçeklikten uzaklaştırır; ancak buna basit bir inkâr gözüyle bakmamak gerekir: eleştiri bizi kendimizden uzaklaştırarak kendimize başka, yeni bir gözle yaklaşmamızı, dolayısıyla kendimizi başka, yeni biçimde yaşamamızı sağlar, daha doğrusu sağlayabilir.

Ancak Ataç’ın bir kanısı, bu kanıdan kalkarak yaptığı, çok tepki uyandıran, bir ortaokul ders programı önerisi, yukarıda söylediklerimizi, ilk adımda, büyük ölçüde geçersiz kılabilecek niteliktedir. Bir yazısında şu talihsiz gözlemi okuruz:

“Avrupalılar bugünkü kafaya, bugünkü medeniyete, bugünkü düşünceye yunancayı, lâtinceyi öğrenerek ermişler, eğitimlerinin temeli o diller olmuş. Demek büyük bir güç var o dillerde” (Ataç 1957, “Batı Kafası”, s.185).

Ataç bu kanısında, dil olgusuna yapısalcı yaklaşım açısından, bir “günah” işliyor. Önceki yazılarımızda sürekli vurguladığımız gibi yapısalcı yaklaşım diller arasında, büyük/küçük, güçlü/güçsüz, olgun/çocuk, zengin/yoksul, yetkin/yetkinlikten yoksun, yaratıcı/kısır, düşünen/düşünemeyen ayırımlarını reddeder: her dil, tanımı gereği, dile getirilebilecek anlamın tümünü dile getirebilir. Oysa Ataç, bu gözleminde Yunanca ile Lâtincenin ayrıcalıklı diller olduğunu varsayıyor; bu varsayımı yüzünden “günah” işliyor; ortaokullara Yunanca Lâtince derslerinin konulmasını öneriyor. Çocukların bu dilleri öğrenerek Avrupa medeniyetini içerebileceklerine inanıyor. Sorun elbette bu dillerin öğreniminin önemini yadsımak değil; çocuklar Yunanca-Lâtince de öğrenseler ne iyi olur! Sorun, eleştirel yaklaşım diye adlandırdığımız yaklaşımın olanaklılık koşullarının belli bir dilde ya da dillerde var olduğunu, dolayısıyla başka dillerde gerçekten düşünülemeyeceğini sanmak. Doğallıkla Ataç asla bu sanıda değil. Ancak yukarıda alıntıladığımız gözlemi sıkıntı yaratıyor. Gelecek yazımızda bu sıkıntıyı deşmeye çalışacağız.

Ragıp Ege

Kaynakça

ATAÇ, Nurullah [1952], Sözden Söze, Bütün Eserleri, İstanbul, Varlık Yayınevi, 1968, s.5-144

ATAÇ, Nurullah [1954], Ararken, Bütün Eserleri, İstanbul, Varlık Yayınevi, 1968, s.145-275

ATAÇ, Nurullah [1957], Söz Arasında, Bütün Eserleri, İstanbul, Varlık Yayınevi, 1970, s.145-210

ÇAĞIN, Şerife [2013], Şiir Daima Şiir. Ataç’ın Şiir Yazıları, İstanbul, Dergâh Yayınları

HEGEL,Georg Wilhem Friedrich[1807], Phänomenologie des Geistes, “Vorrede” (Ruhun Fenomenolojisi, “Önsöz”), Frankfurt am Main, Suhrkamp Taschenbuch Wissenschaft, 1973, p.11-67