Atölyemizde bu ay 1950 kuşağı öykücülerinden Orhan Duru’yu ele aldık. Her zamanki gibi yazarımızın öyküsünü incelemeden önce yazarın edebiyatına ve dönemine yakın mercek tuttuk.
1950 kuşağı öykücülüğü, önemli değişim ve kırılmaların yaşandığı bir dönem. Jale Özata Dirlikyapan’ın, Kabuğunu Kıran Hikâye, Türk Öykücülüğünde 1950 Kuşağı isimli kitabından temel olarak faydalanarak bir giriş yaptık. Yazar kitabında öncelikle kuşağı hazırlayan Sait Faik, Vüsat O. Bener ve Nezihe Meriç’in yapıtları üzerinde duruyor sonra kuşağı oluşturan Yusuf Atılgan, Orhan Duru, Ferit Edgü, Leyla Erbil, Özcan Ergüder, Bilge Karasu, Feyyaz Kayacan, Onat Kutlar, Erdal Öz, Demir Özlü ve Adnan Özyalçıner’in öykülerinde dile gelen izlek ve teknikleri mercek altına alıyor. 1950’li yıllarda çoğu yirmili yaşlarında olan bu yazarlar ve burada ismi geçmeyen daha fazlası o dönemde dergilerde öykülerini yayımlamışlardır; A Dergisi, Yeni Ufuklar, Pazar Postası ve Seçilmiş Hikâyeler bu dergilerden başlıcalarıdır.
1950 kuşağının yenilikçi yazarları her ne kadar geçmişteki öykü anlayışına karşı çıkmışlarsa da Orhan Kemal ve Sait Faik’ten önemli ölçüde etkilenmişlerdir. Özellikle Sait Faik’in Alemdağ’da Var Bir Yılan adlı kitabı bu kuşağın öykücülerinin çoğu için başucu kitabı haline gelmiştir. Sait Faik öykücülüğünde de bir dönüm noktası olan bu kitap düşsellik ile gerçekliği harmanladığı fantastik ögeleri ön plana çıkardığı ve önceki öykülerin gerçekçilik anlayışından farklı bir anlayışı sergilediği için 1950 kuşağının yenilikçiliğinin yol açıcısı konumundadır. Kuşağın önemli öykücülerinden Ferit Edgü kendi kuşağıyla Sait Faik arasındaki ilişki hakkında şunları söyleyecektir: “Dostoyevski’nin hepimiz Gogol’ün paltosundan geliyoruz dediği gibi ben de benim kuşağımın öykü yazarlarının büyük bir çoğunluğu da Sait Faik’ten geliyoruz.”
1950 kuşağının yenilikçi öykücüleri bir yandan kendilerinden önce gelen önemli öykücüleri değerlendirirken diğer yandan da 1950’li yılların sonuna doğru etkisini yoğun olarak hissettiren varoluşçuluk felsefesini ve gerçeküstücülüğü tartışmaya, yapıtlarını bu akımlardan aldıkları güçle oluşturmaya başlarlar. Nitekim o yıllarda varoluşçu yazarlar olarak tanınan Albert Camus, Jean Paul Satre ve Kafka’nın öyküleri de yeni yeni Türkçe’ye çevrilmeye başlamıştır. Dostoyevski de bu kuşağın öykücüleri için önemli bir esin kaynağı haline gelmiştir. Yanı başlarında buldukları bu akımların da etkisiyle gerçekçiliğe bakışları değişen öykücüler, bireyin iç dünyasını daha derinlikli bir şekilde ortaya koymak ve aynı zamanda dillerini bu derinliğe uygun esnekliğe kavuşturmak amacıyla imgelere, benzetmelere, farklı zaman kullanımlarına ve mekan soyutlamalarına yaslanırlar. 1950’li yılların sonlarına gelindiğinde ise öyküleri Bunalım edebiyatı nitelemesiyle anılmaya başlar. Kuşağın önde gelen öykücülerinin metinleri anlaşılmaz, kapalı gibi sözcükler ekseninde eleştirilir, dönemin önemli dergilerinde belki de Türk edebiyatında ilk kez bu kadar yoğun olarak edebiyatta kapalılık ve açıklıktan ne anlaşılması gerektiği, kolay anlaşılırlığın iyi edebiyat anlamına gelip gelmeyeceği tartışılır. 1950 kuşağı öykücüleri varoluşçuluğun etkisi ile hiçlik, cinsellik, intihar, sıkıntı, suç gibi konuları sıkça işlemişlerdir. Gerçeküstü ve absürt olarak nitelenen ögeler de öykülerinde sıkça rastlanır
1950’li yıllar sadece edebiyatta değil, siyasi ve kültürel yaşamda da önemli değişimlerin yaşandığı bir dönem. Edebiyatı bu değişimlerden bağımsız tutamayız. Onun için o yıllarda neler olmuş kısaca bir göz atalım. Uzun yıllar Cumhuriyet Halk Partisi’nin iktidarında süren tek parti rejimi Demokrat Parti’nin 1950 seçimlerinde iktidara gelmesiyle son bulmuş, yeni bir siyasal dönem başlamıştır. Demokrat Parti ekonomik kalkınmaya önem vermiş, başlarda soğuk savaşta Amerika’nın yanında yer almayı tercih etmiş. Türkiye o dönemde adeta bir şantiyeye dönüşüyor: Kent düzenlemeleri, inşaatlar, sanayileşme, makineleşme. Türk tarımının temel yapısında köklü değişiklikler oluyor, köylülerin işsiz kalması ve şehirdeki sanayileşme ile köyden kente büyük göç yaşanır. Demokrat Parti 1950-54 döneminde gerçekleşen sermaye birikimini, sanayiye değil lüks tüketimi ve bir ölçüde ticari sermayesine yöneltir. Böylelikle birçoğu siyasi amaçlı rastgele yapılan yatırımlar, dağıtılan krediler enflasyona, döviz dar boğazına, mal kıtlığına yol açar ve ekonomik büyüme oranı büyük ölçüde düşer. 1955 yılına 6-7 Eylül olayları damgasını vurur.
Yeni yetişen zenginlerin çeşitli ihtiyaçlarına cevap veren bir gazino kültürü o sıralarda şekillenmeye başlar. Amerika’nın caz çağına benzer bir israf lüks ve gösteriş dönemi o yıllarda kendini gösterir. Okuryazarlık oranındaki artışla orantılı olarak sanat dünyasında da bir çeşitlenme ve zenginleşme göze çarpar. Sanatçılar daha önce hiç olmadığı kadar batılı kaynaklara yönelir ve orada yaşanan sanatsal yenilikleri uygulama çabasına girişirler. Bir yandan gelenekle mücadele edip geçmişi eleştirel bir gözle değerlendirirken bir yandan da batıda etkili olan akım ve kuramlara da kapılarını açarlar. Sanatta ve edebiyatta ulusallığın ölçütleri tartışılmaya başlanır. Bu yıllarda özel galeriler sanat yaşamına girmiş ve kişisel sergiler artış göstermiştir. Galeri hem İstanbul’un entelektüel yaşamına katkıda bulunmuş hem de öncü sanatın soyut sanat sergilerinin önemli bir mekanı olmuştur. Neredeyse bir Kültür Merkezi gibi çalışan galeri sadece plastik sanatlarla uğraşanları değil, Melih Cevdet, Sait Faik, Orhan Veli gibi edebiyatçıları, Semih Balcıoğlu, Altan Erbulak gibi karikatür dünyasının saygın isimlerini bir araya getirir. Bu yıllarda İstanbul’un en önemli Sanat Galerisi 1951’de Adalet Cimcoz’un açtığı Maya sanat galerisidir. Galeri hem İstanbul’un entelektüel yaşamına katkıda bulunmuş hem de öncü sanatın “soyut sanat” sergilerinin önemli bir mekanı olmuştur. Bu yıllarda edebiyatta görülen “köy edebiyatı – yenilikçi edebiyat” ayrışmasının bir benzeri de resim sanatında görülür soyut ve figürsüz çalışmaların yanı sıra kırsal yaşama ve doğaya ilişkin çağdaş yorumlar ve çağdaş anlatım yöntemleri araştırılmaya başlanır. Nuri İyem, İbrahim Balaban ve Turgut Zaim gibi isimler çalışmalarında köy yaşantısını konu alırlar.
Şiirde ikinci yeni olarak adlandırılan bir hareket başlar. Öncüleri Ece Ayhan, İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya gibi şairlerdir. Önceleri birbirinden habersiz bir şekilde ve garip şiirine bir tepki olarak başlamıştır. Bu şiir anlayışı eleştirmenler ve şairler tarafından sıkça tartışılmasına ve sınırları belirsiz olmasına rağmen çoğu yazar ve şairin hemfikir olduğu çağrışımsallık, kapalılık, yoğun imge kullanımı gibi bazı temel özelliklere sahiptir. Bu yıllarda yazılan yenilikçi öykü ve şiirler eş zamanlı olarak okunduğunda bu özelliklerin yeni öykü anlayışında da belirtildiği hemen dikkati çeker.
Son olarak 1950 dönemi edebiyat ortamına baktığımızda, en belirgin özelliği çok sesli ve çok yönlü oluşudur. Bir yandan Mahmut Makal’ın 1950 yılında yayımlanan Bizim Köy adlı kitabıyla filizlenen ve köy enstitülü yazarlar ile köyü yakından tanıyan yazarların başlattıkları köy edebiyatı hızla yol alırken diğer yandan da dönemin olgun öykücülerinden Oktay Akbal Sait Faik Orhan Kemal ve Haldun Taner’in öykü kitapları art arda yayınlanmaktadır. Köyü ve köylünün sorunlarını konu alan yapıtlar bir biri ardına yayımlanırken 1950’li yıllarda öykü alanında bazı kıpırdamalar ve tartışmalar dikkat çekmeye başlar. 1950 kuşağı öykücüleri olarak anılan isimler yenilik arayışına yönelik başkaldırıcı tutumlarıyla edebiyat dünyasına dahil olurlar ve kimi zaman kendilerinin çıkardığı kimi zaman da kendilerine sayfalarını açan dergilerde savundukları yeni öykü anlayışını somutlaştıran öykülerini yazarlar. 1950 kuşağı öykücüleri olarak anılan yazarların her biri başlı başına bir araştırma konusu olabilecek malzeme sunar. Yenilikçi öykücüler hem gündelik yaşamlarında hem edebiyat anlayışlarında geleneğin karşısında konumlanmış, özgürlüklerini kısıtlayacak her türlü kalıbı yıkmaya yönelmişlerdir.
Ayşegül Gezgin

Sayın Ayşegül Gezgin’in; 1950 Kuşağı öykücülüğüne dair önemli değerlendirmesini zevkle okudum ve bilgilendim. Çok teşekkür ederim. Emin Toprak