-su perilerine, cumartesi annelerine-
Sakin ve kımıltısız bir gece… Gökyüzünün sonsuz kadifesi mehtaplı, yaldızlı… Havanın askısında takılı kalan mor bulutlar renklerini bozacak gibi durmuyordu. Söğütlerin, kayınların ve akçaağaçların çevrelediği ırmağın uğultusu taşınıyordu rüzgârla. Çok yakınında bir yerindeydik ırmağın. Gececi bir puhu kuşu birkaç ötüşten sonra sükûneti tercih etti. “Uğursuzluk…” dedi kafileden birisi kızgınlıkla. Patika kenarındaki çalılıklara yuva yapmış küçük kuşlar huzursuzlandı. Ters istikamete akan suyun bitimsiz uğultusu ağır ve ürpertici… Manasızlık çoğalıyordu civarda. Sefer kolay geçmeyecekti anlaşılan. Aras’ın en hırçın, obur zamanı… Kolayca yol verir miydi?
Ağabeyim soğukkanlı sesiyle, “Gönlünüzün ritmini soğutmayın, adımlarınızı geniş atın.” dedi, “Irmak öğleye doğru kabarır ancak. Güneş çok yükselmeden ırmak yatağının parçalı yerine varmalıyız. O noktada suyu aşabiliriz.”
Kafile yekvücut halinde yürürken ister istemez tökezliyordu. Kiminin dizinde derman yoktu, kiminin bir ayağı çukurda… Engebeli yolar taşlıydı, zorluydu. Yol yakınken geriye dönmek isteyenler yok değildi. Elemli benizleri ele veriyordu gönüllerinden geçenleri. Kurtuluş; evlerin eşiğinde, bozkıra açılan tahta bir pencere kenarında yahut hatıralara yaslanmış taş duvarların içinde sessizce, huzurla ölmekti belki. Ölümün kıyısına yetişince insan, umudu da yaşlanırdı. Kim bilir.
Ağabeyim, düşmanın radarında olduğunun farkındaydı. Bütün ihtimalleri göz önünde bulundurarak hareket ediyordu. Sıfatında derdest edilme endişesi… Pusu ve ihanet… Mesul olduğu bu insanları menzile sağ salim ulaştırmak kolay değildi. Önümüzü, ardımızı durmadan kolaçan ediyordu. Bozkırın griliğine karışıp yitince işkilleniyorduk. Acaba? Yürürken kulağımızı gecenin tenhasında dönenen sessizliğe, yele, ürperişlere, bir mavzerin namlusunda çıkan buğuya veriyorduk. Öyle ki dost ve düşman seslerini birbirinden ayırt etmek, temkinli olmak mecburiyetindeydi kafile. Çünkü harp henüz bitmemişti. Yaşamın altüst olan taşlarının yerine oturması için epey bir zamana ihtiyaç vardı. Belki de ölülerimizi ve hatıralarımızı koynunda bıraktığımız bu bozkırda yaşam rayına oturmayacaktı asla.
Sabahın seheri eskimeyen, bozulmayan üç renkle açınca kapısını; bütün bozkır parça parça ayıldı esrik uykusundan. Birbirine el vermiş kayınlar, gürgenler, sarıçamlar, söğütler hışır hışırdı.
Al elmalar, bademler çiçeğe durmuştu inceden. Bundan böyle o bembeyaz tomurcuklar gitgide meyveye dönüşecek, yemyeşil dallar toprağa yaklaştıracaktı zarif boyunlarını. Daha olgunlaşmadan koparıp yediğimiz elmaların, ağzımızda bıraktığı kekreliğe hasret duyacaktık.
Kağızman’ı çepeçevre saran kel tepelerin doruklarından efil efil dökülen rüzgâr; kardan, borandan, harpten artakalan toprak damları, yıkık duvarları, açık pencereleri bir bir dolaşarak yeni günün tazeliğini, doğuşunu, gelişini haber ediyordu. Âlemin en çiğ saatlerinin ferahlığını yaşıyordu bozkır. Yakın gökteki Zühre Yıldızı’nın katışıksız güzelliğinden pay almak için lacivert fona ardı sıra dizilmişti sarı ışıltılar. Tȃ uzakta, kızıllığın içinde salkım salkım bulutlar yeşermişti. Ak, kara, gri, mor… Uykulu gözlerimi ovuştururken hülyalara daldım. Sahi, dünyanın ulaşılamayan bu tarafları ne güzeldi. Bütün varlıklar uyum içinde… Kâinatın bütününü kavgadan, gürültü patırtıdan uzak tutmak çok mu zordu? Çocukların bembeyaz hülyalarını kirletmek, serin uykularını bozmak ilk kimin aklına gelmişti?
Her yanı bodur ardıç kümeleriyle sarınmış dar geçitte kıvrılarak giden patika… Günün taze yüzü açıldıkça koyağın kanatları açılıyor, boşluk genişliyordu. Çalı çırpının seyreldiği yerde kırık beyaz, keskin kayalıklar uzanıyordu. Uyanışla birlikte geceye hükmeden suyun gümbürtüsü etraftaki diğer seslere karışmıştı. Irmak bir mavzer atımındaydı. Kahverengi yüzünde aldatıcı bir yumuşaklık ve sağırlık hâkimdi. Sanırım açlığını, hunharca öfkesini böyle saklıyordu ağır kınında. Umudun çağrısını yineleyen ulu bir zamanın akışına denkti. Yüreklerimizin ucunda köklerimizden uzaklaşmanın kör üzüncü, derin özlemi… Bu patikalar, aşırtmazlar, koyaklar…
Karnı süt beyaz bir yaban tavşanına rast geldik sonra. Kulaklarını dikleştirdi evvela, burun deliklerini açıp kapattı, havayı kokladı. Tehlike sezmeyince çömdüğü yerden kalkma gereği duymadı. Daldan dala atlayıp cıvıldaşan küçük kuşlar, koca kanatlarını sabitleştirip göğün boşluğunda usulca akan altın kartallar, alıcı kuşlar, uzun kuyruklu tilkiler…
Güneş birkaç mızrak boyu yükselmişti ırmağın geniş kumuluna vardığımızda. Ağabeyim çıkageldi aşağılardan. Geniş sağrılı, yorga, boz aygırın dizginlerini çekip durdu. Burada üç kol halinde akan Aras, mevsimsel su yükselmesinden ötürü yumuşak zemini yara yara yatağını olabildiğince genişletmişti. Dağınık, körkütük ve uslu…
Tedirginliğini belli etmeyen bir sesle “Irmağı aşabileceğimiz yer burası.” dedi ağabeyim ve sözlerine kısa bir ara verip suyun akışını, yatağın genişliğini eliyle işaret etti, “Su sığ sayılır, ancak her geçen dakika yükseliyor. Belki bir veya birkaç saat sonra kollar tekrar bütünleşip akacak. O zaman karşıya geçmek mümkün olmaz.”
Ağabeyim; cengâver bir yapıya sahip olmasının yanı sıra feraset ve tecrübe sahibiydi. Suyun çağrısına, ağacın diline, bozkırın huyuna suyuna vakıftı. Gönül verdiği bu topraklar sırlarını açık etmişti ona.
“Hepinizi diğer tarafa geçireceğim. Kimse sabrını, dirayetini kaybetmesin, işkillenmesin.” diyerek kafileye moral verdi ve ihtiyarlardan birini terkisine bindirip Aras’ın gümrah sularına korkusuzca sürdü atını. Boz aygır, sağrısına kadar gömüldüğü ırmakta tüm gücüyle ileri doğru atılıyor, sırtındaki ağırlığın etkisiyle tökezliyordu. Yürekler ağızda… Korku, telaş ve heyecan…
Derinliği bilinmez ırmak, kaygısızdı. İlk denemede sağ salim varılınca karşı kıyıya korkunun gözleri küçüldü. Ağabeyim durup dinlenmeden iki kıyı arasındaki geniş mesafeyi defalarca gidip geldi.
Aras, o süre zarfında hiç uysallaşmadı. Kahverengi suların debisi yükseldikçe nabzı büyüdü. İki geniş kol arasında çalı çırpının yığıldığı birkaç metrelik kumul kayıplara karıştı. Köpüklü, devingen dalgacıkların ağzı genişledi ve can yutmaya hazır bir ejderhaya dönüştü. Korku, azap içinde geçen bu geçiş serüveninin her anı zulümdü, ıstıraptı. Git gel, git gel derken kafile karşı kıyıya ulaştırıldı. Firesiz… Irmağın bu kıyısında annem ve ben… Ağabeyimin bizleri sona bırakma sebebini bilmek mümkün değil elbet. Onun incelik damarından mı, dedikodu konusu olmasın diye mi böyle bir yol seçti. Kim bilir?
Boz aygır sırtında süvarisiyle tehlikeye aldırış etmeden bizi almaya geldiğinde nefes nefese kalmıştı, baştan ayağa sırılsıklamdı. Onun boyunu yer yer aşan ırmağın hiddetine direne direne kıyıya çıkması zor olmuştu.
Ağabeyim, iki kişiyi birden terkisine alıp karşıya geçiremeyeceğine göre birimizi bu yakada bırakmak zorundaydı. Irmağı bir daha aşabileceğini bilip bilmeden seçimini benden yana kullandı. O an aklından ne geçti bilinmez. Gönlü; küçük bir kız çocuğunu ırmağın tenhasında tek başına bırakmaya el vermemişti. Doğrusu, öncelik sırasını annemden yana kullansaydı, belki üzülmezdim ama çok korkardım.
Bu defa taktik değiştirdi. Yaklaşık elli metre yukarıdan sürdü atını suya. Ayağı suya değer değmez küçük, biçimli kulaklarını dikleştirdi, burun deliklerini açıp kapatarak sığ bir güzergâh bulmaya çalıştı boz aygır. Kahverengi sular üzengi halkalarından yukarıya doğru çıkınca yatağın ortalarında sürüklenmeye başladık. Sağlam adaleli boz aygırın dümdüz ilerlemesi mümkün değildi artık. Su öylesine ağır, güçlü ve obur… Öğle vaktinin kızgın güneşi ırmağı besleyip duruyordu. Yükseltilerin duldalarında kalan kar kütleleri erimesi bugünü bulmuştu sanki. Boz aygır ne yapsın, günahı ne? Önüne çıkan her engeli yıkmaya, sürüklemeye yeminli bir ırmakla boğuşmak, mücadele etmek hangi atın harcıydı.
O geri durmuyordu, süvarisinin komutlarını usulca dinliyordu. Su toplayan eyeri, yelesi, kuyruğu ağırlaşmıştı. Onu anlıyordum. Aras’ın azgın sularına direnmek çok zordu. Ağabeyimin cepkenine sımsıkı yapışmıştım. Güçsüz, ince kollarım üşümekten, kasılmaktan karıncalanmaya başlamıştı. Eğer ki ırmağa bakarsam telaşlanıp düşerim hissiyle dolup taşan içim tir tir titremekteydi. Nasıl derler ki… İnsanı yaşamdan koparan ne varsa bende toplanmıştı o an.
Heybetli, zapt edilmeyen boz aygır, ırmak tabanındaki dehlizlere denk gelince tökezliyor ama kıyırın tabanında güçlü toynaklarına yer bulmakta gecikmiyordu. Böylelikle suyun ağzına düşmemizi engelliyordu.
Çok korktuğumu fark eden ağabeyim, cesaretimi toplamam için, “Korkma bacım, yeter ki sıkı tutun. Boz aygır, süvarisini yarı yolda bırakmaz, ” diyerek güvenli şekilde kıyıya varacağımızın sözünü verdi bana. Ancak ikna olmaktan çok uzaktı yüreğim. İçimde yuvalanan kötümser düşten bir ses yükseliyordu: “Ölümün kapısı aralandı size. Kaçış için hiçbir yol yok.” Yüreğim ürpererek dinliyordum onu. Kahverengi sular yalayıp geçerken atın böğrünü kaskatı kesilmek üzereydim. Ense kökümde ölümün yapışkan nefesi…
Sonra, biraz toparlandım. Yaşama tutunma direncini, yitirmenin anlamsız olduğunu düşündüm. Zihnime, yüreğime mukayyet olamazsam şayet, hırçın ırmak bizi yutmaz mıydı? Civarın namdar süvarisi ağabeyim ırmağın ortasında olsak bile aman verir miydi Azrail’e? O, kıl köprülerden geçecek kadar gözü pekti. Mavi boncuklu kamçısını salladı mı atı göğe doğru kişner, dağlar dize gelir, sular ürperir, ay ışığı balkırdı. Ölümden hariç, onu alaşağı edecek kudret var mıydı?
Bahr atlarının soyundan olan boz aygır, daha güçlü abandı, boyunu aşan yerlerde metanetini kaybetmedi, geniş göğsüyle azgın, soğuk suları yara yara ırmak yatağında çapraz bir hat çizdi. Kıyıya yaklaştıkça sevinçten şahlandı. Yürümedi, adeta coştu, süzülüverdi kıyıya. Sırtına Hızır aleyhi selamın eli değmişti sanki.
Karşıya sağ salim vardığımızda çepeçevre saran ölüm duygusunun ekşiliğini sıyırdım ruhumdan. Suyun öte yakasındaki annemin derdine düştüm. Çaresizlik içinde beklemenin ötesi de varmış meğer. Annem, yazgısına terk edilecek kaygısı gelip oturdu yüreğimin ortasına. Çünkü kendini durmadan doğurtan, çoğaltan, ürkünç maskesini suretinden düşürmeyen, dinginleşmeyen ırmağı gördükçe tedirgin olmamak mümkün müydü? Yüreğimin zarı, küçük bir iğnenin ucuyla eşeleniyordu. Yakın, bilindiği gibi değilmiş aslında, en uzak mesafenin kendisiymiş. Anlamıştım. Bir ırmak tüm kudretini gösterse dünyayı bile ortadan ikiye ayırır, ufaladığı dağlar, taşlar gibi yaparmış her bir dilimini.
Umutsuzluk ağısını kendimden uzak tutmaya çalışarak olan biteni izlemeye koyuldum. Irmağın kıyısında kırılgan bir yüz; sesi, boğazında düğümlenmiş bir biçare… Varsın, zangır zangır titreyen kemiklerimin sızısı geçmesin. Razıydım bütün dertlere. Yeter ki annemin yokluğuyla sınanmasındı ömrüm.
Ağabeyim, atının eyerini kontrol etti. Gevşemiş kayışları sağlamlaştırdıktan sonra boz aygırın sırtına atladı ve onu mahmuzladı. At, süvarisinin buyruğunu ikiletmedi. Gel gör ki kalkışı cansızdı. Bitkinlik akıyordu adalelerinden. Gözlerinin feri; son kumulu da yutmuş, bir kan denizini andıran ırmağı aşacak kudretten yoksundu.
Neylesin. Bilmem kaçıncı kez atıldığı ırmağın gümrah suları onu sersemletmişti. Gene de ayarını, istifini bozmadı. Sağ ayak bileğiyle suyun tabanını kontrol edip yavaşça süzüldü köpürmüş ırmağa. Bir gözüm karşı kıyıda bekleyen annemde diğeri atıyla ırmağı geçmeye çalışan ağabeyimdeydi. Çın çın öten yüreğim, bir an önce bitsin istiyordu bu eziyet. Uzun ve meşakkatli yolumuzun, acıyla, ayrılıkla bölünmesini kaldıramazdım.
Kahverengi suları yararak geçmeye çalışan boz aygır, yaşının verdiği gücün doruğundaydı fakat gide gele tükenmişti. Irmağın da inadı, garezi tutmuştu bugün. Ha bire yükseliyordu. Bize kastı neydi acaba? Gelişigüzel bir tavır mı sergiliyordu?
Boz aygır, birkaç adımdan sonra azgın suların eliyle deşilmiş, derince bir çukura denk geldiğinde ıslak esvaplarımın suyunu sıkmakla meşguldüm. Korku yüklenmiş yüreğim, tuz biriktirmeye hazır gözlerim… Bir düş bulup içine girsem. Kaybolsam, görmesem, duymazsam.
Kafiledekilerin canhıraş havarları yükselince arşa kopuverdi telleri gönlümün. Boz aygır nehrin ürküten karanlığına doğru sürükleniyorlardı. Onları ölümün ağzında öylece görünce toprağı titreten tiz bir çığlık attım. Irmağa başat uzanan çelik grisi kayalıklardan yankılanıp sarıçam ormanlarının kuytuluklarına dek uzanan sesimin öldüğüydü bu.
Sesin, ruhtan önce yittiğini sonradan öğrenecektim. Çaresizlikten o yan bu yan koşmaya başladım. Elden ne gelir ki. Irmağa yetecek kuvvetim olsa gözlerimi karartıp hiç düşünmeden atlayacaktım suya. Ellerim koynumda ağlaya sızlaya dua ettim, “Ulu Tanrı’m sen yardım et” diye. Ufuklara dikilen dağların üstünde gelen apak bulutlardan birinin gölgesi ırmağa düştü. Su karardı, zaman boğuldu. Durdu cümle mahlûkat, yer ve gök sallandı çemberinde.
Çare yoktu. Gözümüzün önünde cereyan eden hadiseye müdahale edememek acı vericiydi. Medet umduk kırklardan, erenlerden. Atıyla birlikte ırmağın güçlü akıntısına direnen ağabeyim, atının dizginlerini elinden kaçırsaydı şayet gömülür giderdi karanlıklara. Irmak tanrısı onu azı dişlerinin arasında çiğneye çiğneye yutardı. Birbirlerini bırakmayan iki dostun yekvücut olup o hengâmede ölüme çalım atmaları uzun sürdü. Bulunduğumuz yerin metrelerce aşağısında kıyıya çıktıklarında bitkin haldeydiler.
O kısacık anın yaşattıklarını cümlelerle tarif etmek çok zor. Ömrün çökeltisine düşen her ah, bir parça koparır insandan. Yazgımızda ‘ah’ların çoğulluğu, sussuz sağanaklar… Boz aygır, burkulan sağ bileğine aldırmamış, süvarisini yaşamda tutmuştu. Göz yuvalarında biriken dumandan, büyük acı çektiği anlaşılıyordu.
Bizden can almaya yeltenen Aras’ın hevesi kursağında kalmıştı. Ancak annem karşı kıyıdaydı halen. Irmağın ‘dur’ dediği yerde tutsaktı. Ona kavuşmam için bir kuş olmalıydım. Ya da boz aygır kanatlanmalıydı, iyileşmeliydi, ırmağı aşıp annemi getirmeliydi. Ne mağduriyetimi anlatacak bir taş bulabildim ne de bir yol… Sızlandım, dövündüm, ağladım. Kahverengi, mağrur sular akarken önümüzden bin kez öldük. Naçar kalmak; kederden betermiş, ölümden evla değilmiş.
Kafiledeki büyükler bir köşeye çekilip akıl alıp verdiler birbirlerine. Nihayetinde ağabeyimi ikna ettiler yola devam etmeye. Anneme, sesini duyurabilmek için suyun yanındaki küçük, beyaz bir kayaya çıkarak haykırdı, “Yade, boz aygırın ayağı burkuldu. Irmak geçit vermiyor. Geri dön köye. Ya da… köyüne git. Birkaç saatte varırsın. Kirve, hısımız onlarla. Seni almaya geleceğim.”
Irmağın uğultusu ağabeyimin sesini bastırıyordu. Bir kulağı hafif duyan annem, onun ne dediğini anlamıyordu. Defalarca aynı sözleri tekrar edip durdu ağabeyim. Yorgunluktan çatallaşan sesinde kederin, çaresizliğin kırık tonu…
Annemin, bizi anladığı varsayılarak yola düşüldü. Aras’ın kıyısından kopmamak için küçücük ellerimi toprağın bağrına saplayıp kitledim kendimi. Ayak diredim, konuşmadım, hareket etmedim. Çok dil döktüler, umut vaat ettiler.
Neden sonra, ağabeyimin sözünü buyruk bilip ruhumun yarısını orada bırakarak kafilenin ardından gözyaşı döke döke, boynu bükük yürüdüm. Irmağı gören son tepede durdum, gün ışığı sarı bir kuşaktan dökülüyordu ardıçlarla sarınmış patikaya. Bozkırda meşum, nefti bir Çiçek Ayı… Irmağın kıyısına terk edilen anneme baktım uzun uzadıya. Çömeldiği yerde başını ellerinin arasına almış, arada bir beyaz leçeğiyle gözlerini siliyordu. Kıymetsiz görüldüğü, bu tekin olmayan yerde bırakıldığı için ağladığına şüphe yoktu.
Çocuktum, dağlarda yankılan top seslerine, göçlere, ayrılıklara, ölümlere aşinaydım. Lakin annesiz kalmaya tahammül edemezdim. Ben; uslu, kırılgan, safdil kız… İçimde kan ırmakları… Kim, kimi bırakırdı bu çapraşık ayaklı zamanda köpürmüş bir ırmağın insafına, yazı yabanda. Niçin inanır, baş eğer insan? Hükmünü uygulayan felek, galebe çalmıştı.
Annem geride kalmıştı. Irmaktan sonra aramıza uçurumlar, kel tepeler, derin koyaklar… Uçsuz bucaksız bozkırın sustası sancılı bir gün batımına kurulurken ilk molamıza verdik. Kafilede kimsenin ağzı bıçak açmıyordu. Aç açına oturup biraz nefeslendik, tekrar yola dizildik. Ağabeyimin soluk yüzünde endişe akıyordu. Boz aygır gibi onun da hali, iyi değildi. O, ırmağın delişmenliğine bir ayağını vermişti. Tali yurdumuza dek yürüyebileceği meçhul… İtibarını ölümden yeğ tutan ağabeyim, beli bükük, hasta bir kadını bırakmıştı. Ne söylenirdi arkasından kim bilir. Sanırım, verdiği kararın etkisini hazmetmiyordu ruhu. Uğrayacağı hışım bir kenarda dursun kimi nasıl inandıracaktı. Bizleri hasretle bekleyenlere nasıl açıklardı bu durumu? Ailenin başı en büyük ağabeyim, civarın namlı ağasına, “Kardeşimi ve diğerlerini getirdim ama üvey annemi, babamın emanetini, Aras’ın kıyısında bıraktım” mı diyecekti.
Katran geceye düşen mehtabı ve yıldızlı göğün ışıltısını fırsat bilerek dağların çorak bedenlerinden, taşlı patikalardan, dar boğazlardan düşe kalka geçtik. Parçalanmış çarıklar, su toplamış ayaklar, tozlu yüzler, yara bere içinde eller, kollar…
Dizlerde mecal, gözlerde fer bitmek üzereydi yurda vardığımızda. İkindi güneşinin etkisiyle gözleri kamaşan bu toprakların, yeşili, sarısı ve beyazı ile yalancı bir cennetti andırdığı hep söylenmişti. Ancak ben de bu güzelliği görecek ne göz ne de ruh kalmıştı. Bunca yolu içi boş bir kalıp olarak yürümüş, gelmiştim işte.
Kafilenin geldiğini görenler, köyün girişinde sevinçle karşıladılar bizi. Annemin Aras’ın kıyısında yalnız başına kaldığı öğrenilince yüzler buruklaştı. Sesler, öfkeler, üzünçler, hasretler ağ olup birbirine karıştı. Cenuptan süzülen bir bulut gelip köyün üzerinde durdu. İhtiyarlar, gençler ve ortanca ağabeyim, babamın konağının önündeki tuz taşlarına dizilip en büyük ağabeyimin gelişini beklediler.
Bu durumu ona nasıl izah edeceklerini kara kara düşünürken obamızın başı çıkageldi. Önce yüzleri yere çivilenmiş, ellerini birbirine dolamış bu tedirgin akrabalarına bir anlam veremedi. Onun gelişiyle bütün sesler, “kirp” diye kesilmişti. Ağlayanlar, sızlayanlar, hasret giderenler sustular. Kimse, kendisinden çıkan bir sözle bu vahim durumu öğrenmesini istemiyordu. Çünkü himayesindeki insanların tümü ağabeyimin sevgisinin, merhametinin, hoşgörüsünün ve öfkesinin ne kadar derin olduğunu bilirlerdi. Gönlünün ferahlığını aksettiren bir sesle, “Sizleri; evinize, ailelerinize, akrabalarınıza kavuşturan Yaradan’a hamd sena olsun.” diyerek selamladı herkesi.
Hiç kimse ağzını, bir sözcük boyu bile açmadı. Başlarıyla gözleriyle selamına karşılık verdiler. Bu tavır, onun hoşuna gitmese de kurcalamadı.
“Haydi, beklemeyin, yorgunsunuz. Konağa geçin.” dedi. Daveti karşılık bulmadı. Kimse kımıldamadı yerinde.
“Fesuphanallah… Niçin bekliyorsunuz?”
Kafilenin başındaki ihtiyarlardan Maksut dayı, ağabeyimin ses tonunun değiştiğini görünce konuştu. Çekingenlikle “Geldik yeğenim, salimen geldik.” dedi ve boğuklaşan sesini düzeltmek için yutkundu birkaç kez. Devam etti sözlerine, “Lakin pek hayırlı haberlerle gelmedik.”
Ağabeyim, bu sözlere anlam yükleyemedi. Yüzündeki ışıltı azar azar geri çekildi. Biraz sonra kulağına çalınacak sözlerin merakıyla bakışları irileşip keskinleşti. Maksut dayı boynunu eğdi, dayanamadı, “Irmak geçit vermeyince Ayla Hatun’u geride bırakmak zorunda kaldık.” dedi mahcubiyetle. Bir an afallayan ağabeyimin ürkünç bir alevle doluşan gözleri alt üst oldu, dağların arasındaki buğulu boşluğa sabitledi bakışlarını. Sol elinin parmaklarıyla biçimli çenesini çekiştirdi birkaç kez. Kardeşinin hizasına gelince durdu. Beklenmeyen bir yumuşaklıkla “Nasıl oldu bu iş?” diye sordu.
Beti benzi küle dönmüş ortanca ağabeyim; bu ağır yükün, vebalin çıkmazında kıvranıyordu. Yaşananlar hakkında tek söz etmedi. İstemeden büyük bir cürüm işleyenlerin sonraki zamanlarda büründükleri ruh hallerini, buhranlarını yansıtıyordu duruşu. Hayıflanma eksik kalır, tüm benliği korkunç bir azap içindeydi. “Keşke, o ırmaktan sağ çıkmasaydım,” dedi kırık bir sesle “Atamsın, büyüğümsün. Diyeceğim şu ki sualine verecek cevabım yok. Yaşamın ısrarına kandım. Irmağı aşmaktan ürktüm. Bana olan güvenini boşa çıkardım. Bundan ötürü suçluyum. Beni ölüm paklar ancak. Razıyım, yapamadım. Bu ayıp yazgıma ağır…” Gerisini getiremedi, rengi tuhaflaştı. Öfkesinden ha ağladı ha ağlayacaktı herkesin gözü önünde. Kendine bu denli bilenmesi onda ölüm muadili bir hal yaratmıştı.
Akabinde, ihtiyarlardan biri hemen lafa girdi. Durumu yarım yamalak izah etti.
Ortaya konulan bu nedenler ağabeyime yeterli gelmediği gibi onu çığırından çıkardı. Konağın önündeki düzlüğü sert adımlarla döverek gezindi bu defa. Yüzünü kalabalığa çevirmeden, “Ne demek ırmak geçit vermedi, suyun bize hasımlık ettiği nereden görülmüş…” diyerek hışımla bağırdı alandakilere.
“Be hey vicdansızlar! Hangi akıl sizi karşıma çıkardı. Rezil rüsva olmayı, el âlemin gözünden düşmeyi bir kenara bıraktım haydi. Babamın mukaddes emaneti üvey annemizi; güçsüz, hasta bir kadını, yâd ellerde bırakmaya gönlünüz nasıl elverdi. Yaradan’dan ve kuldan utanmazlar! Hiç mi onurunuz yok…”
Ağabeyimin her bir sözü ağır bir kaya gibi dağılıyordu etrafa. Dikildiği yerde kıpraşmadan duran herhangi bir kişinin ağzından hasbelkader çıkacak bir laf onun sonunu getirirdi.
Bir elimle Almast halamın eteğine yapışmış iç çeke çeke ağlıyordum. Ailenin dirayetli ve sözü kıymetli kadını halam, ağabeyimi izlemekle yetindi. Onu yatıştırmak için bir kelam etmesini bekliyordu herkes. Ancak o, susmayı münasip gördü. Küçücük başımı bağrına basarak, “Ağlama yavrucuğum.” dedi. Bana moral olsun diye sesini, üzüntüsünden sıyırdı: “Annen köye dönmüştür muhtemelen. Birkaç güne kavuşursun ona. Babamın sülalesi laf getirir mi şanımıza.”
Zaten tek duam annemin aklıselim hareket edip köye dönmesiydi. Köyde ne yapar eder başının çaresine bakardı. Sonu felaket olan diğer ihtimalleri aklımdan uzak tutmaya çalışıyordum. Annem, beni bırakıp gider miydi hiç. Irmaktan uzak yürür, yoluna giderdi.
Büyük ağabeyim, dizginlemeyen öfkesini tüketinceye dek toprağa, havaya ve rüzgâra kustu içini. Irmağı aştığımız mevkiyi öğrenir öğrenmez at ahırından sorumlu çobana emretti. Üç ayağı sekili, ince, uzun boyunlu, Aşkar adındaki bal rengi küheylana gümüş eyer bağlandı, ağzına gem vuruldu alelacele. Filintasını, kamasını kuşandı. Amcamın, halalarımın ve diğer aksakallıların sözüne kulağını kapattı. Yola çıkarken Aras’a söz geçiremediğinden içten içe ötürü kızdığı, sitem ettiği kardeşine, “Keşke, naaşını bana getirselerdi de karşıma bu yüzü karalıkla çıkmasaydın.” dedi başını üç kez sallayarak, “Babamın emanetini almaya ben gideceğim, sakın ola kimse gelmesin ardımdan. Gözünün yaşına bakmam gelenin.”
Yerinde zor zapt edilen atını mahmuzladı. Güçlü toynaklarıyla sert toprağı yara yara dönenen Aşkar, şaha kalktı ve süzülerek gitti bulut yüklü boz dağlara doğru.
Akşamüstünün serin rüzgârıyla boylu söğütler salınırken öbek öbek gölgelenip esmerleşti bozkır. Kayalıklar kınlarına çekildi. Kuşlar, yuvalarına sığındı. Sular duruldu yatağında ve uğultusunu verdi gecenin tenhasına. Ay, kül rengi bulutların ortasından yaylanarak yürüdü. Köyün tedirgin, ağrılı, en uzun gecesi başladı. Ortaya bırakılan söze uyulmadı. Göze alındı başa gelecek olan.
Dayanamadılar kardeşlerin küçükleri, gül sıfatlı ikiz ağabeylerim Hasan ve Hüseyin. Yel kanatlı, güçlü, soylu atlarının terkisine azık dolu hurçları bağlayıp peşi sıra gittiler. Uğurunuz, erenlerin uğuru ola… denildi.
Aşırtmazlarda nal ve üzengi sesleri, kamçı şaklamaları, süvariler… Birbirine yaslanarak konuşan boylu söğütler, telli kavaklar, ulu çınarlar, akçaağaçlar; menekşeler, sümbüller, çakşır kümeleri, alıçlar, ardıçlar…
Tabiatın ritmi demlenirken uzaklardan bir yerden bir telek uçuşup geldi, yüreğimin ucuna kondu. Umut diyarında dolaşan bir rüzgâr ahu zarımı duymuştu. Kanım ılıdı, sesim açıldı birdenbire. Üşümüyordum artık. Annem, kimsesiz bırakmayacaktı beni. Uykuların istencine direnemedim. Düştüm düşler vahasına.
Yüz kırk saat, altı gün… Her bir dakikası yıl ölçüsünde bu günler, parça parça iğe doladı iplerini. Dünya, rüzgârın eliyle üfledi esrarını. Katran karası bir gecenin sağrıları köpük tutmuş atların kişnemesiyle yırtıldığı yerinde uyanıp palas pandıras attım kendimi dışarıya. Bitkin, üzgün ve birkaç yaş daha yaşlanmış bir halde geri dönmüştü ağabeylerim. Annem yoktu yanlarında. Atların toynakları yara bere içindeydi. Dağ, taş, dere, tepe demeden koşmuşlardı.
Büyük ağabeyim, inzivaya çekildi bu gecenin ertesinde. Ailenin erkekleri sakallarını uzun süre kesmeyince umudum tarazlanmaya yüz tuttu kenarından. Muhayyilemde bütün yollar ölümle kesişti. İlendim ırmağa. Gene de ölümü konduramadım anneme. O günden sonra konaktaki yüzler gülmedi bir daha. Cenazesiz yastan ötürü toylar ertelendi. Ölenlerle yaşanıldığını, kayıplarla ölündüğünü gördüm harp mevsiminde.
Boz aygırın ayağı iyileşmedi. Süvarisinin içinden gelmedi parmak kalınlığında bir mavzer fişeğiyle onun incinmiş canını almaya. Yemyeşil çayırlara salındı. Özgür, sakat bir at olarak kaldı. Ortanca ağabeyim, o gün yaşananları onur meselesi yaptı. Hakir görüldüğünü, mimlendiğini düşünüyordu. Didişip durdu ruhuyla. Kırılan neşesini, şevkini bir daha tamir etmeye yeltenmedi hiçbir şeyle. Sesini içinin derinliklerine gömdü. Yüreği zırhtan o yiğidin kapılara sığmayan gövdesi gün gün küçüldü, çürüdü. Herkes gördü, duydu. Ancak ben bildim, anbean yaşadım o kocaman sessizlikte çekilen azabı.
Üstünde toprak olanlar mı ölüdür yalnızca? Dirilerin yittiği gömüt, suskunluk mu?
Annemin akıbetini öğrenmek için kapılar dinledim gizlice. Konağın bütün müdavimleri ağız birliği etmişçesine susuyorlardı. Kapısı, duvarı, serçesi, kırlangıcı, ocağı, beşerî… Bu ürkütücü sessizlik, derin bir ruhsuzluğa evirildi koskoca konakta. Biri çıkıp da “annen bu şekil öldü, ya da yaşıyor” desin istiyordum. Kimse bu hususta konuşmayınca içimde durmadan büyüyen gam topağıyla boğuluyordum günbegün. Kalabalığın içinde hiç kimseydim. Yüreğimin akarları kuruntularla irin kapmış; iştahsız, mecalsiz… Direnme gücümü yitirip yatağa düştüğümde bile çok fark edilmedim. Sayıklamalarım, duvar duvar dolaşıp tekrar döndü bana. Her vakit bir düş çemberinin içinde buldum kendimi. Kafamın içini üvezler ele geçirmişti sanki. Onları kovmak için kollarımı yüzüme tutuyordum durmadan. Gözlerim kıpış kıpıştı.
Karşı köye gelin gitmiş Almast halam ziyaretimize gelip gitmeseydi konağın bir köşesinde ölüp giderdim kuşkusuz. Bozkırın ortasında küçük bir mezara gömülür, unutulurdum üç gün sonra. Halam, ataerkil toplumun tahakkümcü yapısına rağmen erkek cemaatine söz geçiren has bir kadındı. Bütün çocukların üstüne titrerdi. Perişan halime fena bozuldu, köpürdü. Gelinlere ağzına geleni söyledi. Düzenli olarak yedirip içirdi beni. Annemin yaptığı gibi saçlarımı tarayıp ördü. Uzun, siyah beliklerimi omuzlarıma uzattı. El aynasını tuttu yüzüme “İşte böyle, halasının güzel kızı” diyerek gururumu okşadı. Ve dönüş zamanı, ağabeyimden izin alarak beni yanında götürdü.
Yaz sıcakları ince iğnesiyle bozkırın sert tenini yoklamaya başlamıştı. Köse tepelerin kırmızı, gri toprağında yanık kokusunun her tarafa sirayet etmesi uzun sürmezdi. Cenup rüzgârı bitkileri ucundan kurutmaya başlamıştı. Irmaklar, dereler, pınarlar uslanmış, ağaçlar yaprak verme işini yavaşlatmıştı. Çayır biçiminin ertesiydi. Tütün sarısı bir yaz ile devam ediyordu bozkır. Sonrası Çürük Ay, Eyyam-ı Bahur dedikleri sıcaklar…
Bir gün halam elimden tutup beni köyün üst tarafındaki dik tepeye kurulmuş üç evlerden birine götürdü. Bize gösterdikleri hürmetten, sevgiden, incelikten mahcup olduk âdeta. Türlü türlü ikramlarda sonra tepenin meraklı çocuklarıyla haşır neşir oldum, daldım oyuna.
Epey koşturduk, düştük, dizlerimizi kanattık. Ellerimizin yumuşaklığında dikenler, kıymıklar toplandı. Aylar sonra ilk defa çocuk olduğumu hatırlamış, yorulmuştum adamakıllı.
Eve dönme vaktine yaklaşmışken beni içeriye çağırdılar. Bu ıssız tepede oğulları, iki gelini ve torunlarıyla birlikte yaşayan yaşı geçkin dul bir kadının huzuruna çıktık. Halam ile sıkı fıkı bir dostlukları olduğu konuşmalarından belli oluyordu. Yaşından ötürü sırtındaki kambur iyice belirginleşen bu kadın olduğundan daha kısa görünüyordu. Bembeyaz yüzünde garip bir canlılık vardı. Sanki bedenindeki organlar yaşıt değillerdi birbirleriyle. Hele ki ruhu, ona ömür biçmek imkânsızdı handiyse. Işıl ışıl parlayan çiğ mavi gözleri, kınalı saçı, alnındaki çiçek figürü, hızması… Görenleri büyüleyen, etkisi altına alan bir beşer sıfatı…
Eğri büğrü duvarları kil toprakla sıvanmış, tek penceresi gökyüzünün sonsuz maviliğine açılan kırlangıç tavanlı bir oda… Havası ağırdı. Bir yerlerden tütsü kokusu yayılıyordu galiba. Gölge boyu değiştiği için güneş çoktan terk etmişti odayı. Yaşlı kadın, kasavetinden esrarengizlik akan bu yerin ortasında serili beyaz tüylü keçi postuna geçti ve beni tam karşısına aldı. Dizlerimin üstüne oturmuş, kıpraşmadan bekliyordum. Halam, birkaç adım ötede duruma müdahil olmadan bizi izliyordu.
“Kızım,” dedi tok ve büyülü sesiyle, “Yüreğinin kapısını sonuna dek aç. Ruhunda zincirlenmiş duyguları, sözcükleri azad et. Sadece güneşin, mehtabın doğmasına izin versin gönlün.”
Söylenenleri pürdikkatle yerine getirmeye uğraşırken ben, sol kolçağını sıyırdı kolundan yaşlı kadın. İnce, mavi damarlı bileğini düzleştirdi ve sağ elinin avucunu sol dirseğinin bitiş noktasından parmak uçlarına yavaşça sürmeye başladı. Gözlerini kıstı. Dudakları kıpraştı yavaş yavaş. Bilmediğim bir dilden sözcükler döküldü dilinden. Sağ serçe parmağını diğer elinin orta parmağı ucuna koyup karışladı kolunu. Dirsekten parmak ucuna kadar git gel altı karış…
Her ne hikmetse geri dönüşte parmaklar eşitlenmiyordu. Tamı tamına üç kez gerçekleştirdi bu tuhaf döngüyü. Dilinin ucunda dönenip duran sözcükler bir yükseliyor bir alçalıyor, odanın tavanındaki eğri merteklere çarpıyor, geri düşüyordu. Kadının yüz ifadesine göre içerinin havası, kokusu değişiveriyordu. Yuvalarında devrilmiş gözbebeklerini avucundaki belirgin çizgilere odaklayınca etraf sakinledi. Şimdi sükûta bağlamıştı içinde dolandığı âlemi.
Sürgit çözülemeyecek bir dramın işaretlerini mi görüyordu? Yoksa noktaları birleştirerek bilinmezliklerin kapısını aralamaya çalışıyordu? Yaşlı kadın ayini bitirdiğinde bin yıllık bir geçmişten uyanıp gelenlerin ağır yükü sinmişti benzine onun.
Ufacık ellerini ürkerek öptüm. “Berhudar ol kızım.” dedi ve narin parmaklarını yüzüme, gözüme, saçlarıma sürdü. “Umudunu diri tut, seni ne kadar yorarsa yorsun. Bahtın ulu dağların karına benzesin. Apak ve temiz…”
Odadan çıktım. Benden sonra halam ile fısır fısır ne konuştular bilinmez. Dönüş yolunda halam çok durgun görünüyordu. Yüzü düşmüştü. Ona “Nene, falında kötü şeyler mi gördü?” diye sordum.
“Nereden çıkardın kızım.” diye yanıtladı. Sesi ağlamaklıydı. Toprağa bakarak yürüyordu. Ben de vazgeçtim, başka sual etmeye. Uzun süre konuşmadan yürüdük yan yana.
Kapıya vardığımızda yüzüme bakarak gülümsedi, “Sen üzülme kızım, annen ölmedi.” dedi, “İnanıyorum ki yolunu şaşırmıştır, günün birinde çıkar gelir. Umudumuz önce Yaradan’adır sonra yörede bizi sevip sayan herkese.”
“Yani, ırmak yutmadı mı annemi hâlâ?”
“Onu yüce Yaradan bilir ancak. Ağabeylerin o civarda bakılmadık delik bırakmadılar. Irmak yatağındaki dar boğazları, çalı çırpının içini, hattın bu tarafını fellik fellik arayıp taradılar. Ölmüş olsaydı cesedi veya kemikleri bulunurdu. Çevredeki dost, kirve, hısımların hepsi ayakta… Gözümüz kulağımız onlarda. Düşmanla işbirlikçilik yapanlara, muhbirlere bile haber salındı.”
Almast halamın sözleri yüreğime su serpmişti. O vakit, büyük bir inançla kurdum zembereğini yüreğimin. Ağrılarıma iyi gelecek bir söz nelere kadir olmazdı ki.
Annemin, eninde sonunda eve döneceğine dair bir umut fidesi büyütecektim ömrümün çengelinde. Amadeydim dehrin rüzgârlarına. Yaşamaktan ısrar edecek; bir yolcudan, bir dervişten, bir çocuktan muştu bekleyecektim. Gün olur, Aras utanırdı belki o günkü gazabından. Ahımı almıştı. Şahit olurdum belki yatağının kuruyup çoraklaştığına.
Günler art arda düştü takvimden. Kendime verdiğim sözlere bağlı kalmaya uğraşırken hakikatler ve rüyalar yumağı birbirine karışıp durdu muhayyilemde. Bazı anlar da bambaşka bir ruhun etkisinde kaldığımı duyumsuyordum. Yazgım bundan sonra nelerin yorgunluğunu taşıyacaktı bilinmez. Umut, hasret, yalnızlık, gam…
Buğday tarlalarındaki sap desteleri harman yerlerine taşınıyordu. Serçeler, saksağanlar, keklikler, tarla fareleri pür neşeliydi. Yollar, kağnılardan dökülen başaklarla doluydu çünkü. Kısırdı gök, apak bulut kümeleri aylakça dolaşıyordu sırtların doruğunda. Kuzu çobanları, ta Kağızman’dan komşu köye gelen çerçinin ikindi vakti bizim köye uğrayacağını söylediklerinde kalbim pır pır etmeye başladı. Ömrümün tozlu, sisli hücreleri yeniden uyanıverdi bir anda. Sanki hayırlı muştu, adım adım köye yaklaşıyordu. Beni çepeçevre saran bu hissiyatla öyle bir çalkalandım ki vaktin akmadığı, dünyanın ipinde boşalmış bir topaç gibi yan yattığı yanılgısına düştüm. Bendeki kımıltı, zamandaki donukluk… Tezatlar içinde bir ‘an’ın gölgesinde gördüğüm düş, bağlandığım umut… Çerçiyi beklerken zihnimde kendiliğinden uyanan alametler dizisiyle kaybolup gitmişim içimin derin boşluklarına. Farkına varmamışım. Çerçi köye çoktan gelmiş, çoluk çocuk onun etrafını sarmış.
Hamutu rengârenk boncuklarla süslü katırın sırtındaki semeri çözülmüş. İçleri al elmalar, armut, bastık, köme dolu heybe özenle yere indirilmiş. Bir ölçek arpa, buğday bilmem kaç kilo al elma; bir çuval yün, bir zembil yumurta bilmem kaç deste bastık edermiş. Bakıra çalan bozkırın geniş deltasını gölgelerle süsleyen bir ikindideydi dünya. Güneşin keskin, ısıran oklarını kıran yel efil efil geçiyordu kavruk yüzlerden, kavaklardan, söğütlerden, ırmakların kıyısından. Birkaç adım ötelerindeki bir tuz taşına oturup izledim olan biteni. Herkes mutlu mesut görünüyordu. Çocuklar, kadınlar, ihtiyarlar, yeniyetmeler… Uzun saçlarının, sakallarının akı çoğalmış çerçi ile göz göze geldik epey sonra. Yanına çağırdı beni ve etraftaki birkaç çocuğu. Yorgun argındı yüzü. Fakat iri, ela gözbebeklerinden hiç yaralanmamış bir yaşama sevinci balkıyordu.
Alnında biriken terleri boynuna doladığı puşinin kenarıyla sildi. Yerdeki çuvalda kalan son üç beş al elmayı bizlere birer birer dağıttı. Ve pılını pırtını toplayıp katırına yükledi, akşam karanlığı yetişmeden sessiz ve yumuşak adımlarla yola revan oldu.
Çocuklar, al elmaları sevinçle dişlerken ben bir kez daha yaslı yüreğimin şevlerinde devrilmiş umudumu kaldırmaya çalıştım. İçimde kaç kat büyümüş burukluğu kımıldatamadım yerinden. Avucumda tuttuğum al elmaya, Kağızman elmasına öylesine bakadurdum. Aras’ın her mevsim ses verdiği o bozkırda hayat bulan ağaçların kokusu yaslı ellerime, gözlerime, ruhuma ilişti. Bir düş vahasından kırpık bir gerçeğin ağzına düştüm. Muhayyilemde her dem tamamına erdi zannettim ancak annemden bir iz bulamadım gene.
Hasılıkelam annemin akıbetine dair bir muştuyu kimse getirmemişti Günler art arda dizildi mevsimin tekerinde. Toz, toprak ve çöl… Boşa dolanıp durdum arafımda. Kahırlandım, yalnızlığa iğne attım. Gönlümü, ahdimi tam bozmak üzereydim ki Züleyha Gelin yetişti. Bir rüya görmüştü içinde annem olan. Heyecanlanmıştım. İkicanlı kadınların gördükleri rüyalar yabana atılmamalı, anlattıklarına kıymet verilmeli, diyordu büyüklerimiz. Onun dizinin dibine oturup can kulağıyla dinlemeye koyuldum rüyasını.
Adını sanını bilmediği derin, berrak sular taşıyan bir ırmağın kenarında dolaşırken annemle rastlaşmış. Kumul yerleri; mor, beyaz zambaklarla bezeliymiş. Annem gepgençmiş. Taze, sade, kırışıksız yüzü ışıyormuş suda. Üstündeki kırmızı kadife entariyi, başına kuşak gibi sardığı çiçekli çevreyi hatırlamış Züleyha Gelin.
O an, zamanın gerisine düştüm. Anımsamak, ağrılı, harabe bir düş olur bazen. Annem, koca karınlı dünyanın bilinmezliklerinde yitip gittiği gün üstünde olanları hiç çıkarmamış demek ki. Libasını kefen saymış kendine.
Ah, hiçbir yere bırakamadığım yüküm, iyileşmeyen yaralarım! Sızılarıma aldırmadan son düğümünü bekledim rüyanın.
“Ne arıyorsun bu tenha yerlerde?” diye sormuş anneme.
Annem gülümseyerek bakmış pak yüzüne karnı burnunda gelinin “Beni bıraktıklarından beri bu ırmağın perisi oldum, haberin yok mu?” demiş şen bir kahkahayla, “Güzel bir oğlan bebek doğuracaksın.”
Salına salına yürümüş, kaybolmuş ortalıktan. Güzel endamlı, akça pakça tenli başka başka periler çıkmış suyun duru yüzüne sonra.
Söylediklerine göre o ırmak, Aras isminde güzel bir kadınmış çok eski çağlarda. Zamanın büyülü kapılarından geçerken suya karışanlar, taşa dönüşenler, geceleri atların yelelerini örenler, bir firketenin esaretinde kalıp evlere bereket getirenler…
Bütün bunlar, yalnızca anlatılarda ruh bulan insanlar olamazdı. Bir yerde muhakkak yaşanmışlık, doğruluk ya da tezatlık vardı.
Nitekim annem de o kavme katılınca oranın ecelerinden biri olmuş. Irmağın dirençli, hırçın, soğuk sularına hükmetmeyi öğrenmiş diğer perilerden. Irmak da eskisi gibi değilmiş, uysallaşmış artık. En delimsirek zamanlarında bile onun hatırına geçit verirmiş seferilere, mazlumlara.
İşte böyle! Hakikat, kuş kadar canıma ağır gelince sığındığım hatıralar, düşler…
N’edeyim; çaresizlik, daima inanmayı seçtirir yaralı gönülle. Kimi umudu tazeledi, kimi rüyasını anlattı. Aklından geçenleri iyi kalpli bir hikâyenin uğuruna bırakanlar da oldu. Maksatları, sırf bir parça huzur bulayım, gamdan arınayım, müsterih olayım diye…
Her birimiz ayrı yerden yaslı, derbeder… Yazgılar karışık bir o kadar da benzerdi. O zaman, boyun eğdiğimiz gamı üleştirmek lüzumluydu.
Karşı kıyıda kalan annemi ölü saymaya varmıyordu yüreğim. Nitekim günler sonra Züleyha Gelin akça pakça bir oğul doğurdu. Demek ki hakikat ona ulaşmıştı. İnanmamak ne haddime? Bundan böyle rüyasının sıcaklığıyla ruhumun arazını sağaltacaktım. Al elmalar çiçek açtığında veyahut tozlu bir harman mevsimi bitiminde cesaretimi toplayıp ırmak yoluna düşer miydim, bilinmez. Mademki suyu cennet belleyen meçhul peri topluluğuna karışıp gitmişti annem. Bana da kabullenmek düşerdi.
Kayıp su perisinden, nehir kızından, ömrümün deltasından hüzünle ayrılan gün batımlarının mahsupçusu sayılacak naçizane bir an istiyordum yalnızca. Benim de rüyalarıma konuk olsa ne olurdu sanki? Ben, yaratanın abdalına, kimsesize, âcizine sitemi nedendi ki. Eğer bilseydim. Tanrı’m, al canımı artık! derdim.
Hayat; kalan bakiyesini sancıttığı damarda yineliyordu en çok. Aras’ın üç dal şeklinde akmaya devam ettiği o kıyıda bulanık sular irin irindi. Biliyordum ki çocukluğumun uçsuz bucaksız bozkırı, hiç yeşermeyecek, al elmaların damağımda bıraktığı burukluk yüreğimin taze kırığında bir ömür sürecekti. Köz, kül, kayıp zaman ve sonsuz bekleyiş…
Nihat Altun

“Aras Kıyısında Al Elmalar “ muhteşem bir öykü!
Bu öykünün önce ilk altı gününü, sonra da kalanını beğeni, endişe ve umutla okudum.
Öyküdeki o muhteşem betimlemeleri düşledim-gördüm-yaşadım. Oradaki iç okuma ile içsesler benimkilerle de buluşup örtüştü.
Teşekkürler sayın Nihat Altun!..
Sevgi ve saygıyla…
Emin Toprak
Çok teşekkür ederim, sağ olun Emin hocam. Öykümü kıymetlendirdiniz. Selamlar, hürmetler
😘👋
Kalemin keskin olsun kardeşim. Çok güzel bir öykü. Sonuna kadar tek nefeste okudum. Çok akıcı bir üslupla yazmışsın. Benzetmeler, betimlemeler Yaşar Kemal’i andırıyor. Tekrar tebrik ediyorum. Yolun ve bahtın açık olsun kardeşim.
Çok teşekkür ederim, sağ ol kıymetli hocam. Selamlar, hürmetler