Yazar: Pat Barker, Orijinal Adı: The Silence of the Girls, Türkçe Çeviri: Seda Çıngay Mellor, İthaki, 2020
Belagat ya da retorik, yani güzel konuşma ve yazma bilimi tarih boyunca insanları konuşarak ikna eden insanlarla anıldı. Platon, Devlet adlı eserinde Sofistlerin o dönemde toplantılarda, mahkemelerde, tiyatrolarda, orduda retoriği kullanarak gençleri bozduğunu, yanlış eğitimlerle gençleri peşlerinden sürüklediğini dile getirir. Antik Sofistler gençleri peşlerinde sürüklerken kadınlar, genç kızlar neredeydiler diye sormak geliyor içimden. Herhalde hanelerine ait avluda, ahırda, mutfakta, yatak odasında, kilerde ya da işlikte dokuma tezgâhının başındaydılar.
Antik dünyanın kadınları belki retoriği ile ünlenmiş sofistler olamadılar ancak hepten suskun da değillerdi. Aralarında “entelektüel” olanları da vardı. En ünlü kadın ozanlarından biri olan Sappho başta olmak üzere, Ege ve Batı Anadolu’da yetişmiş Lesboslu Gorgo ve Andromeda, Sappho’nun öğrencisi olduğu ileri sürülen Erinna, Miletos’lu lyrik kadın ozan Anaktoria ve ozan Aspasia, Samoslu kadın ozan Philainis ve Smyrnalı ozan Aristodama da bunlar arasındadır.
Atinalı devlet adamı, yasa koyucu Solon’a göre antik dönemde kadın, erdemli (iyi) ve erdemsiz (kötü) olarak belirleniyordu. Atina vatandaşının eşi olan (sözde) özgür kadın “erdemli”, bunun dışında kalan ve yoksulluk ya da kölelik nedeniyle fahişe olanlar ise “erdemsiz” kadındı.
Pat Barker’ın The Silence of the Girls, Çevirmen Seda Çıngay Mellor’un çevirisiyle Kızların Suskunluğu romanı antik dönemde geçiyor ve mitolojik ögeler barındırıyor olsa da, Birinci Dünya Savaşı’nı anlatan Regeneration ve diğer pek çok romanı gibi tarihi roman kategorisinde görülmektedir. Troyalı Kadınlar (The Women of Troy) ve Eve Dönüş (The Voyage Home) ile birlikte olan üçlemenin ikinci kitabı Kızların Suskunluğu. Tarihçilere göre her insan eylemi tarihe konu olamaz. Tarihçi insanın yiyip içmesiyle, uyumasıyla, sevişmesiyle ve böylece doğal arzuların doyurulmasıyla ilgilenmez. Bu arzuların gelenek ve ahlakça onaylandığı biçimiyle, içinde bulunduğu toplumsal adetlerle ilgilenirler. Tarihi roman yazarı ise tarihi bilgilerden yararlandığı gibi tarihsel olmayan insan eylemlerini de hayal dünyasında canlandırarak romanına aktarır. Kızların Suskunluğu tam da bunu yapmıştır.
Azra Erhat’a göre İlyada, Homeros adında Anadolu’lu bir ozanın milattan önce dokuzuncu yüzyıl sularında yarattığı bir destandır. Erhat Homeros’un İlyada’yı Troya savaşını kazanmış, atalarının kahramanlık destanları ile övünen, tekrar tekrar bunları dinlemekten bıkmayan Hellenler için anlattığını, ancak Troyalılar’ın Akhalar’dan çok daha insan, çok daha uygar olduğunu söyler.
Kızların Suskunluğu, Homeros’un İlyada’sını kaynak metin olarak kullanmış ancak onun epik dili yerine düz yazı ile yazılmıştır. Modern, realistik anlatıma sahip bir tarihi roman okuduğumuzu daha ilk satırlarda anlarız. Barker’ın hikâyesinin ayakları yere sağlam basar. Tanrılar hâlâ oradadır, Truva savaşlarının hikâyesini onlarsız anlatamazsınız ama Homeros’un Destanlarındaki kadar karışmazlar her işe. Apollon hâlâ bir veba gönderir, Akhilleus, ona ilahi olarak dövülmüş zırh getiren bir deniz tanrıçasının oğludur ve Hector’un vücudu, Akhilleus’un arabasının arkasına çekildikten sonra sihirli bir şekilde tazeliğe kavuşur.
Başlangıç cümleleri romanın kahramanlığı yüceltmeye niyeti olmadığını, asıl derdinin Antik Yunanların esir kampında, daha doğru bir deyişle “tecavüz kampında” geçen sessiz ve sanki hiç ilerlemiyormuş gibi gelen saatlerin, günlerin, ayların, yılların anlatılmak üzere olduğunu sezdirir. Anlatıcı Sappho gibi bir ozan değildir, ancak Briseis’in sertliğiyle yumruk yemiş gibi hissettiren ama aynı zamanda akılla yönetilen, ipek bir dokuma gibi özenle bezenen sözcükleri bizi derinden etkileyecektir.
Bir şair, bir cesaret timsali, yenilmez komutan ama aynı zamanda bir kasaptır Akhilleus; “Yüce Akhilleus. Zeki Akhilleus, ışıl ışıl Akhilleus, tanrılara benzeyen Akhilleus… Övgü dolu sıfatlar nasıl da üst üste yağıyor. Biz ondan bahsederken bu isimlerin hiçbirini kullanmazdık. “Kasap” derdik biz ona.” Homeros İlyada’da, Briseis ve kocaları, çocukları ölen diğer kadınların Yunanlar tarafından esir alındığında ne hissettikleri, askerleri nasıl tanımladıklarıyla ilgilenmiyordu. Parker’ın anlatıcısı Briseis ise annesi tanrıça, babası kral olan kudretli, yenilmez Akhilleus için ne düşündüğünü okuyucuya daha kitabın ilk satırlarında aktarır ve “o bir kasaptır” deyiverir.
Troya Savaşından önce Lyrnessos Şehri yağmalanmıştır, şehir tam anlamı ile kan gölüne döner. Erkekler kılıçtan geçirilir. Erkek çocuklara da acıma yoktur, ilerde baş belası olmamaları için yok edilmelidirler. Kadınlara tecavüz için sıraya girilmiştir. Sıralarını beklerken şarap içer zafer sarhoşu Yunan askerler. Akhilleus’un ganimeti esir Prenses Briseis anlatır bize roman boyunca olan biteni. “Saatler boyunca, halkımın kuşaklar boyu çok çalışarak kurduğu evleri ve zengin mabetleri soyup soğana çevirmelerini seyrettim. Üstelik bu işte o kadar iyiydiler, o kadar deneyimliydiler ki. Tıpkı çekirge sürüsünün ekin dolu tarlaya çökmesini seyretmek gibiydi.” Esir alınan kadınlar, genç kızlar soylu ya da köle oluşlarına göre değil, işe yararlılıklarına, genç ve sağlıklı oluşlarına göre bir komutanın emrinde ya da orta malı olarak sürdüreceklerdir yaşamlarını. Neredeyse çocuk yaştadırlar kadın dediğime bakmayın, on dört, on beş, en fazla on altı. Yağmalanan eşyalardan farksız, hatta yerine göre daha değersiz görülen esir kızların suskunluğuna, sözlerinin ne denli değersizleştirildiğine tanık oluruz. Kendi aralarında elbette konuşurlar, birbirlerine yardım ederler, birbirlerini yüreklendirirler. Ancak erkeklerin dünyasında ne ulu orta seslerinin çıkmasına izin verilir, ne de söyledikleri geçer akçedir.
Briseis yaşamaktan esaret altında olsa da vazgeçmez. Oysa kuzeni baskın sırasında, daha ilk saatlerde, sıkışıp kaldıkları yerde sonsuza kadar susmayı seçmiştir; “Anne tarafından kuzenim Arianna kolumu yakaladı, bakışlarıyla konuştu: Gel. Sonra korkuluğa tırmandı, askerler çatıya daldığı anda kendini aşağı attı. Çığlığı bıçakla kesilmiş gibi bir suskunluğa dönüştü.” Bu onurlu davranışın, Briseis’in bir cariye olarak daha sonra yaşayacağı “sefil” hayatla tezatı romanın daha en başında imlenir.
Briseis Akhilleus’un ganimetidir ve artık onun yatağını paylaşacaktır. “Her şey çabucak olup bitti. Akhilleus öldürdüğü hızla düzüşüyordu ve benim için bu iki eylem aynı şeydi. O gece içimde bir şey öldü.” Briseis elli bin askerin köleleri ile sıkışıp kaldığı, talan edilen güzel yurduna karşı kıyısından baktığı kamp alanındaki yaşam mücadelesini, naif, ayrıntıcı ve şiirsel bir dille anlatmaktadır bize. Arada sert sözcüklerden de kaçınmaz. Vücuttan çıkan her türlü ifrazat açıkça yazılır. Agamemnon’un kölesi olduğunda, onun ağzında biriktirdiği balgamı Briseis’in ağzına nasıl boşalttığını içimiz kalkarak okuruz. Sürekli öldürülse de sayıları giderek artan ve daha sonra veba salgınına yol açan sıçanlarla dolu, sağlıksız bir yerdir kamp yeri. Ancak bu konuda kimse kafa yormaz, mevcut koşullar herkes tarafından kabullenilmiştir.
Akhilleus tarafından kocası, babası ve üç erkek kardeşi öldürülen Briseis için kamptaki yeni hayatında ne geçmiş vardır ne de gelecek, sadece sonsuz bir şekilde tekrarlanan şimdide yaşamaktadır. Bir kölenin herkesin gözünde olduğu kadar kendi gözünde de nesneye dönüştüğünü söyler ve akşamları seferden dönen askerlere içki sunma işine başta içerlese de bir süre sonra bu işi bir nesne gibi duygusuzca yapmaya başlar. Askerlere akşamları şarap servisi yaparken, barakaların arasından çok bunaldığı zamanlar denize doğru yürürken, bir zamanlar sarayda kocasının yanında olduğundan bile güvendedir Briseis. Çünkü der, bilirlerdi ki Akhilleus’un ganimetine el uzatanın sonu ölümdür.
Briseis yaşadığı kampın doğasının değişiminin farkındadır. Ağaçlar savaşın ilk yıllarında barakaların inşası ve gemilerin onarımı için kesilmiştir, kuşlar da gitmiştir. Issızlığın ortasında yalnızca bir akbaba süzülüyordu der üzüntüyle. Kamp alanında Briseis’in candan bulduğu Patroklos gibi bir adam daha vardır. Makhaon’u Akhilleus’a veba ile ilgili bilgi vermeye geldiği günden hatırlamaktadır. Daha sonra hastanede birlikte çalışırlar. “Orada durmuş ipi çeken parmaklarının hareketini seyrederken kampa geldiğimden beri ilk defa olmak üzere kendimi güvende hissettim. Neden bilmiyorum. Dikişlerini atmayı bitirdi, ter döken adamı cesaretinden ötürü tebrik etti ve diğer hastasına bakmak üzere koridorda ilerledi.” Briseis’in doğayı, insanı yok eden savaştan ve ne kadar hükmedici olsalar da savaşanlardan yana olmadığı, güçlü olana boyun eğmediği, güce tapmadığı çok açıktır. Nazik olan ve yaşatmaktan yana olan insanlara düşmanı olsalar bile sevgi duyar. Yorgun, tükenmiş halde saldırılardan dönen, vebadan acı içinde inleyerek ölen çocuk yaştaki askerlere acımakta, onlara merhamet duymaktadır.
Agamemnon’un kendi savaş ödülü Khryseis’in ailesine iade edilmesinden sonra Briseis’i Akhilleus’dan alma konusundaki ısrarı ganimet paylaşımı krizine yol açar. Bu esnada Akhilleus’un şeref, cesaret, sadakat, nam gibi onca büyük sözü arasında bir tek küçücük şey sözcüğüne takılır Briseis. O artık bir insan değil, bir şey, daha önce de belirttiğimiz gibi bir nesnedir. “Ganimet ona ait değil. Benim kazandığım bir şey söz konusu, onun değil.” Demektedir Agamemnon’a duyduğu öfkeyle Akhilleus.
Briseis, Agamemnon’un yanından dokuma tezgâhlarına gönderildiğinde, veba salgını sırasında hasta bakım evlerinde çalışmaya başladığında, bu ortamların da zorluklarını, sağlıksız çalışma koşullarını okura aktarmış olur. “Kadınlar parlak gün ışığında bile soluk benizli görünürdü, ayrıca çoğu küçücük yün parçalarını solumaktan ötürü boğulurcasına öksürüyordu.”
Barker’ın romanının, kadınların kendilerini erkek egemen anlatılardan kurtarma mücadelesine dair çok net bir feminist mesaja sahip olduğunu belirtir The Guardian’dan Emily Wilson. “Romanda “hafta sonu Pazar” (antik çağda hafta sonları yoktu) ve sanki Barker’ın birinci dünya savaşı romanlarıyla aynı dönemdeymişiz gibi “yarım taç”a atıfta bulunulması gibi bazı anakronizmler var.” Der ve sonra şunları ekler: “Arkaik Yunan şehirlerinde herhangi bir kadın, hatta eski bir kraliçe bile Barker’ın Briseis’i kadar özgüvene sahip midir, o dönemdeki kadınlardan hiçbir söz günümüze ulaşmadığı için bilemeyiz, ancak Barker onları düşünceli, çeşitli, çok yönlü insanlar olarak resmetmekte kesinlikle haklıdır. Erkekler, yarattıkları savaşlar tarafından insanlıktan çıkarılıyor. Bu öncelikle savaşın kadınlara ne yaptığıyla ilgili bir kitap, ancak Barker erkeklere ne yaptığıyla da ilgileniyor.”
Pat Barker bir röportajında savaşa olan ilgisinin söylenmeyenlerden geldiğini belirtir. Çocukken, büyükbabasının çirkin bir süngü yarasıyla döndüğü Batı Cephesi deneyimi hakkında onu en çok etkileyen şey, bundan hiç bahsetmemesi olmuştur. Pat Barker, Kızların Suskunluğu romanını Yunan askerleri tarafından esir alınan yerel kadınların bakış açısından anlatır. Antik dünyadan günümüze savaşlarda kadınların bedenleri her zaman erkeklerin yürüttüğü çatışmaların ganimeti olarak görülmüştür. Savaşın sadece cephedeki kısa zaman dilimlerinden ibaret olmadığı, asıl cephe gerisinde, tecavüz kamplarında, dokuma tezgâhlarının başında, baraka altlarında, orta malı olarak kamp sokaklarında esaret altında yaşayan kadınların zamana yayılan mücadelesi anlatılmalı. Pat Barker Kızların Suskunluğu’nda bunu yapıyor, söylenmeyeni söylüyor.
Oya Kaya
- Kızların Suskunluğu, Pat Barker, İthaki Yayınları, Birinci Baskı, 2020 Haziran, İstanbul
- www.theguardian.com, 22 Ağustos 2018
- www.irishtimes.com, 01 Eylül 2018
- Pat Barker’ın Kızların Suskunluğu Eserinde Tarihsel Kurgu, dergipark.org.tr, 30.12.2021
- Platon’un Retorik Anlayışı, www.academia.edu, 2024
- Çağdaş Türk Romanı, TC. Anadolu Üniversitesi Yayını No: 2448, AOF Yayını No: 1420
- Tarih İncelemeleri Dergisi, 31/2, 2016, 648-651, Nuran Şahin, Antik Dönemde Anadolu’da Kadın

Çok güzel bir tanıtım yazısı olmuş. Okumayı düşündüğüm kitaplardandı. Elinize sağlık
Kitabı ben de geçen yıl okumuştum. Şimdi yazını okuyunca özenle altı çizilen yerleri senin yorumunla bir başka boyut kazandıran kadın tarihine tüm kadınlar göz atmalı diye düşünüyorum. Kalemine yüreğine alkış Oyacığım.
Çok teşekkür ederim, sevgilerimle.
Sevgilerimle Işıkcığım.
Çok güzel bir yazı olmuş, bayıldım. Tam da Aeneis okurken, kadın karakterlerin suskunluğu daha bir gözüme battı. Böyle daha çok kitap yazılmasını umuyorum.
Çok tesekkür ederim. Ben de çok beğendim kitabı ve dileklerinizi paylaşıyorum. Sevgilerimle.
Çok güzel tesbitler, keyifle okudum, tebrikler 👏
Çok teşekkür ederim.