Girdim içeri gözlerimle birini aradım aradığım yerde bulamayınca kimseyi, seslendim.

“Kimse yok mu? Caminin hocası nerede?”

Bir süre kimse bakmayınca kafamı caminin camından dışarı çevirdim, yola baktım, sonra gökyüzüne ve kaybolan güneşe. Güneş son ışıltısını da alıp uzaklaşıyordu yeryüzünden. Bu saatte kim ölür ki dedim içimden? Böyle güzel bir vakitte… Tam bir saat önce ölen annemin son bakışı geldi aklıma, güneşin solması gibiydi. Ben de batışını izledim annemin yaşamının. Hayat ne garip şeydi. Annem hiç yaşamamış gibi evde boylu boyunca yatıyor. Dünyaya bedenini bağışlamıştı sanki, ne faydasız bir bağış ama. Annemin cenaze namazıyla toprağa bağışlayacağı bedenini arayıp anlatmak istedim birilerine. İlk kız kardeşime sonra seneler evvel bizden kaçan babama anlatmalıydım. Önce inanmayacak sonra başlarına gelen şey için ağlayacaklardı. Çünkü bu ölüm annemin değil de onların başına gelmişti, öyle inanacaklardı. Ben de onların ağıtlarına eşlik etmek, rol kesmek mecburiyetinde kalacaktım. İşte bu sebeple anneme güzel bir cenaze töreni hazırlamaya karar vermiştim. Ertesi sabahsa herkesi öğlen gerçekleşecek olan cenaze namazına davet edecektim. Her şey istediğim gibi gitmiyordu tabii ki. Mesela caminin hocası bir türlü içerden gelmek bilmiyordu. İçerde namaz kıldığını tahmin ettiğim hocayı bir süre bekledikten sonra sesi gelmeye başladı. Sonra genç bir adam çıktı geldi, beklemiyordum doğrusu genç birini. Ellerimi, parmak aralarımdan sızan soğuk havayı engellemek adına önce ovuşturdum sonra iki elimin parmaklarımla birleşmesine izin verdim. Birleşen ellerim ısınmadı bir türlü. Ellerimle dışardaki musalla taşını gösterdim.

“Annem öldü” dedim.

Hoca, yüzüme birkaç saniye baktı.

“Allah rahmet eylesin kardeşim” dedi.

“Ne yapmam gerekir bilemedim” deyiverdim.

Bekleyecek bir yakınımın olup olmadığını sordu. Babamı ve kız kardeşimi söyledim. Annemin ölçülerini beş santimetrekarelik bir kâğıda yazdım ve bir ölü için gereken her şeyi söyledi hoca. Sabaha cenaze aracı gelip gassala gidermişiz, ardından da cenaze namazı için camiye. Oradan geçen bir amca “Cenazede ağlaması için birkaç adam da tutabilirsin kızım” dedi. Cami hocası tövbe estağfurullah çekti uzunca. “Bilmem ki” dedim. Düşündüm birkaç saniye annem bir Müslüman mıydı? Bir de ister miydi cenazesinde tanımadığı adamların ağlamasını. Ya annemin ruhu adamların cenazeden sonra mahalle kahvesinde kahkahalarını duyar da gece rüyama gelip beni kollarımdan çimdiklerse? Çok severdi oramı buramı çimdiklemeyi, son zamanlar bırakmıştı gerçi. Neyse neyse. Cami hocasının dediklerini not defterime yazdım, ağlayan adamları istemedim. “Allah razı olsun” dedim ve oradan çıktım.

Eve dönmeden önce acıktığımı fark ettim, bir porsiyon döner aldım ve eve doğru ilerledim. Ne garip şey ölmek, canının döner çekmemesi ve gözlerini açacak, bunları düşünecek takatinin olmayışı. İçeri girdim, önce annemin bedenini kontrol ettim, yerinden bir milim kıpırdamamıştı. Üzerine bıraktığım bıçak da bir ölü gibi hareketsizdi. Annem zaten bir ölüydü. Döneri aldım içeri girdim ve sessizliği poşet hışırtıları ve ağız şapırdatmalarımla doldurdum. Bir çay suyu koydum. Az koydum doğrusu, tek kişilik. Çayım demlenince koydum bir kupaya, annemin yanına gittim. Ne garip şey boşluğun içini dolduracak nefesi artık yoktu annemin. Annem her zaman derin nefesler alır verdiği nefes boyunca öğütler verirdi. E ben de uyardım öğütlerine. Ben biraz böyle biriydim, akışta olan şeylere dokunmaz, olduğu gibi kabullenişimle insanları sıkardım. Ama insanlar da gerçekten gariplerdi, çünkü hem isyan edenlerin seslerinin çok çıktığından bahsediyorlardı hem de benim gibileri onları rahatsız ederdi.

On sekiz yaşında bir ergenken bile yamuk burnuma takmıştı bütün akrabalar. Nedense ısrarla burnumu yaptırmam gerektiğini söylüyor bir de ben istemediğimi her söylediğimde kızıyorlardı bana. Sanki pişman olacağım şeylere bile şimdiden kendileri karar verebiliyordu, ne ilginç. Düşündükçe düşündüm, daldan dala atladım en son çayım bitti annemin yanına uzandım. Kollarını kafamın altına saçlarını burnumun ucundaki anlam veremediğim sızıya yaklaştırdım. Yoksa ağlayacak mıydım? Bilmiyorum ki nasıl ağlanır? Annemle ilk kez konuşmadan vakit geçirecektik. Ağlarsam kalkıp şaşkınlıkla karışık gözaltı morluklarının beni ne kadar çirkin gösterebileceği hakkında bir konuşma yapar mıydı acaba? Bilmiyorum, zaten belki de burnumdaki sızı camide beklerken üşüdüğüm içindir. Annemin buz gibi bedenini ellerimle ısıtmaya çalıştım. Nafile. Hatta o beni bedeniyle ölüm soğukluğuna çekiyordu sanki. Sonra daha fazla üşümemek için uzaklaştım ve koltuğa oturdum. Yüzüne baktım annemin. İlk defa yüzünün kıvrımlarını fark ediyordum. Kaşları çatık değilken bile alnındaki çizgiler öylece duruyormuş meğerse. Dişlerine bakmak istedim ama annemin ruhunun odada gezinme ihtimaline karşı yapmaktan vazgeçtim. Annemin sevdiği bir türkü söylemek istedim, sesimin bu denli kötü olmasını umursamadan başladım söylemeye. Ardından bir sigara yaktım, annem çok severdi bir türkü söyleyip sigarasını tüttürmeyi. Sonra yarım kalan çamaşırlarını katladım dolabına koydum. Nasılsa hâlâ bedeni buradaydı. Annem geceleri uyumadan önce kalın çoraplarını ve entarisini giymeyi çok severdi. Gittim dolaptan çıkardım, giydirdim annemi. Öyle zordu ki içinde ruhu olmayan bir bedeni giydirmek. Ağırlığı taşınamayacak kadar büyüktü. Gece lambasını yaktım, ışığını söndürdüm ve iyi geceler diledim.

Gecenin son saatleri yaklaşmıştı birkaç saat sonra kardeşimi ve babamı arayacaktım ve herkes bir anda bu cenazenin davetlisi olacaktı. Kimisi ağlayacak, kimisi bayılacaktı. Beni yadırgayanlar olacaktı. Ne bileyim belki ağlıyormuş gibi yapardım. Annemi son kez görmek isteyen teyzelerim başımın etini yiyecekti helvasıyla kavurmasıyla. Neyse ki bana acıyarak bakanlar da olacaktı. Onlar fena değil, en azından benden alacakları bir şey kalmadığına inanıyorlardı. Bunları düşünürken sabah oldu. Ben önce kız kardeşimi ardından babamı aradım. Yarım saat içinde telefonum sürekli çalmaya başladı evde daha önce hiç görmediğim bir kalabalık vardı. Herkes düşündüğüm gibiydi. Her şey planlanandan daha hızlı akıyordu. Gassal annemi yıkadı, bir tas su da ben döktüm annemin esmer bedenine. Hoca cenazesini kıldıktan sonra omuzlarda toprağa götürülen annemin sol ayağındaki ben, tırnaklarındaki yamukluk, kulağındaki yanık izi geldi aklıma birden. Acaba bedeninin ilk çürüyen kısmı neresi olacaktı? Toprak ilk nereyi alıp götürecekti? Annem tüm bu olanların bilincinde olabilseydi mutlaka internetten yaptığı araştırmalar sonucu bizlere anlatırdı baştan sona hepsini.

Sonunda geldik mezara. Kazdıkça kazdık, gücü kuvveti yerinde olan bütün erkekler toprağın karnını oydu durdu. Sonunda annemi yerleştirecek büyüklüğe gelen boşluk dualarla annemin bedeniyle dolduruldu. Herkese sonunda nereye gideceğini hatırlatana kadar toprak attılar annemin üzerine. Mezar toprakla dolunca ve annem kaybolunca herkes emin oldu sonunda nereye gideceğine, bense geldiğim yeri toprağın altına gömdüğümü düşündüm. Geldiğim bir yer kalmamıştı artık, çürüyordu ve sonunda kaybolacaktı.

Herkes sonunda dağıldı. Babam ve kardeşim birbirlerine tutunarak beni yalnız bıraktılar. Uzandım annemin mezarının yanına, sarıldım toprağa sıkıca. Burnum yine sızladı, galiba toz kaçtı dedim.

Düşünmedim başka bir şey.

Işıl Gülseren