“İki yol var önümüzde, biri mavi tüyden
biri som altından, sarp, zorlu
kimse sormuyor yokluğumuzu
kurtlandı derilerimize bastığımız tuz, güneş eridi
kargışlarla, alkışlarla geçiyor günler, ağıtlarla
komşunun gözü, komşunun ağılında
ayrı kazanlarda kaynıyor düğün aşı.”
Böyle diyor yolcuların biri,
yüzünde saat gibi işleyen bir yara
pencereden bakıyor,
ötede zembereği boşalmış bir parça deniz.
“Umursamaz olduk şu kimsesiz ay ışığını
testimizi dolduran, eşiklerimizi yıkayan o gümüş gölgeyi
niçin, nerede, nasıl diye soruyoruz birbirimize
oysa her şey neredeyse olağan, tekdüze, kendiliğinden
ama yine de bir şeyler arıyoruz her kıpırtıda
ağdalı sözler, kör inançlar oyalamıyor artık bizi.”
Böyle diyor öteki yolcu,
şahdamarı kısrak gibi eşeliyor boynunu
yüzünü dönüyor önceki yolcunun baktığı yere
ne gökyüzü ne deniz ne ay ışığı ne o yalınkat pencere…
Sadece o yara, kırık bir necef taşı.
Söküp alıyor yolcunun yüzünden
ovalayıp parlatıyor avcunda
şimdi o ışıtıyor odayı isli bir karpit lambası gibi.
Mustafa Köz
Söyle Sonsuzluğun Unuttuğunu’dan

Yüzümüzden alınan her bir yarayı sözle şiirle parlatan ozanlara selam olsun.